Derviş'ten sol için iddialı hedef

Marks'la başlıyor
Derviş'in CHP yönetimine sunduğu raporun girişi, sosyal demokrasinin kökenlerinin Marks ve Engels'e uzandığına dikkat çekerek başlıyor. Berlin Duvarı'nın 1989'da yıkılışıyla merkeziyetçi modeller, sadece sosyalizm değil, 'vahşi kapitalizm' de çöktü. Duvarı, özgürlükçü sosyal demokrasi yıktı.
'Halka yakın durmalı'
Avrupalı sosyal demokratlar 1980'lerde büyük reform atılımları gerçekleştirdi. Bugün değişimin hızı yeni bir soluk gerektiriyor. İkinci dalga reform atılımı gündemde. Yeni koşullar ve sağ güçler arasında savunmaya çekilmek yanlış. Yeni çözümler üretilirken sürekli halka çok yakın durmak şart.
Haber: KEMAL DERVİŞ / Arşivi
YUSUF IŞIK / Arşivi

GİRİŞ
İnsanlığın yakın tarihteki gelişme sürecinde önemli bir yer tutmuş ve birçok temel alandaki ilerlemeye öncülük etmiş olan sosyal demokrasi, bugüne kadar tartışılarak, eleştirilerek, değişimlerle zenginleştirilerek gelişti. Bu gelişme tarzı sosyal demokrasinin niteliklerinden biri ve ilerici özünün bir gereğidir. Bu tartışma, eleştiri ve değişimler dünyadaki gelişmelerle bağlantılı olarak dönem dönem daha yoğun bir hal almaktadır. Sosyal demokrasi bir süredir, iktidarda olduğu ülkeler dahil hemen hemen tüm dünyada yine kapsamlı bir tartışma, değerlendirme, değişim ve yenilenme ihtiyacı ve süreci ile karşı karşıyadır. Bu değişim ve yenilenme süreci sosyal demokrasinin, bütün toplumun çıkarını ve gelişme ufkunu öne koyan özünden kopmadan, ortaya çıkan değişikliklerin ve yeni ihtiyaçların gerektirdiği açılımları gerçekleştirmesine, bu doğrultudaki güçlük ve tıkanıklıkları aşmasına yöneliktir. Bu öze uygun farklı yaklaşımlardan yararlanmak ve bu doğrultuda yeterince kapsayıcı olmakla ilgilidir. Hedefi itibarıyla bu süreç -Avrupa Sosyalistleri Partisi'nin (PES) küreselleşme konusunda 2004 Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde yayımladığı 'Avrupa 2004-Geleceği Değiştirmek' başlıklı siyasi bildirgede (2) de vurgulandığı gibi "Geri çevrilemez nitelikte temel bir olgu haline gelmiş bulunan, fırsatların yanı sıra tehlikeler de getiren, yönetimsiz bırakıldığı takdirde demokratik ulus devletler ve bütün dünya için yıkıcı etkilere yol açacak olan küreselleşme sürecinin insanlığın ilerlemesini sağlayacak şekilde dönüştürülmesine odaklıdır."
Türkiye'de sosyal demokratların, sosyal demokrasinin bu değişim ve yenilenme sürecine yeterince katılması ve bu sürece ivme kazandıran katkılar yapması, öncelikle ülkemiz açısından büyük bir ihtiyaçtır. Bu uğraş, gerek dünyadaki gelişme ve koşulların, gerekse ülkemizin bugünkü özgül koşullarının yeterince doğru ve sağlıklı bir biçimde değerlendirilmesi, Türkiye'nin çıkarlarının gerektirdiği daha etkin çağdaş sosyal demokrat politikaların oluşturulması ve bunların geniş kitleleri sürükleyerek hayata geçirilmesi açısından gereklidir. Bugün Türkiye'de çağdaş sosyal demokrasinin değişim ve yenilenme süreci için çaba harcamak aynı zamanda Türkiye'nin Atatürk'ün işaret ettiği en ileri çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak perspektifinde ihtiyaç duyduğu çözümlere katkıda bulunmaktır. Bu tartışma metni bu amaçla hazırlanmıştır.
Bu noktadan hareketle, tartışma amaçlı bu taslak metinde hedefimiz çağdaş sosyal demokrasinin gelişme eğilimlerini, akımlarını, sorunlarını ve getirdiği çözümleri ortaya koymak ve dünyadaki ve Türkiye'deki gelişmesini
irdelemektir. Önce dünyada bu çerçevede ortaya çıkan eğilimlere yönelecek, sonra dünyada yaşanan ekonomilerin uluslararasılaşması ve küreselleşme süreçleri çerçevesinde ülkemizde ortaya konan yaklaşım ve tepkiler bağlamında sosyal demokrasinin, CHP'nin ve Türkiye'deki tüm demokratik solun konumunu ve yanıt aradığı, aramak zorunda olduğu ana sorunları ele alacağız.
Tartışma metninin özlü bir metin boyutlarını aşmaması için de, bu çerçevede ele alınabilecek sorunların tümüne yer vermeyecek, daha çok ana eğilimleri ve can alıcı nitelikteki sorunların bir bölümünü gündeme getirmekle yetineceğiz.
(

  • ) Bu taslak metin, CHP Bilim Yönetim Kültür Platformu çerçevesinde aralarında bazı milletvekillerimizin, bazı aydınlarımızın ve CHP Bilim Yönetim Kültür Platformu Koordinatörleri Bülend Kırmacı ve Zuhal Arnaz Tataroğlu'nun da bulunduğu bir grubun gerçekleştirdiği tartışmalarda ortaya konan değerli görüşlerin katkısından yararlanılarak hazırlanmıştır. Metindeki görüşlerin sorumluluğu yazarlarına aittir.


    Reform dalgası kendini dayatıyor
    Çağdaş Sosyal Demokrasi ve Türkiye
    BÖLÜM 1:
    1.1. Kısa Tarihçe
    1.1.1. Marksist Köken-Sosyalist

    Düşünce Tarzı
    Batı'nın en büyük birkaç sosyal demokrat partisinden biri olan Alman Sosyal Demokrat Partisi'nin (SPD) Berlin'deki merkezinin girişinde birer Marks ve Engels büstü görülür. Türkiye açısından bu ilginç bir durumdur; Türkiye'de sosyal demokrat bir partinin genel merkezinde Marks ve Engels büstlerinin bulunması beklenmez. Bu fark dikkat çekicidir.
    Bugünün Avrupa sosyal demokrasisi ve bu bağlamda Alman sosyal demokrasisi, artık Marksist bir akım değildir ama Marksist kökenden geldiği de doğrudur. Diğer bir deyişle, sosyal demokrasi başlangıç aşamasında Marks'ın damgasını vurduğu sol akımdan kaynaklandı, o akımın bir boyutu oldu, o gelenekten geldi. Her ne kadar çok büyük evrimler geçirmiş, köklü değişimlere uğramış olsa da, evrensel sosyalist düşünce tarzı sosyal demokrasinin temel boyutlarının en köklüsüdür.
    Gelişmiş ülkelerde, özellikle Avrupa'da, XX. yüzyıl tarihi birçok bakımdan Marksizmin, sosyalizmin ve sosyal demokrasinin tarihleriyle özdeştir. Bu tarihler ulusal ve uluslararası boyutlarda büyük mücadeleler, düşünsel alanda yoğun tartışmalar, ayrışmalar, dönüşümler, evrimler, birleşmeler, zaman zaman yaşanan büyük zorluklarla doludur. Bu metinde bunların ayrıntısına girmeyecek, XIX. yüzyıl sonları ve XX. yüzyıl başlarına dönmeyeceğiz. Ama daha yakın tarihe ilişkin birkaç gelişme çizgisini özetlemekte yarar bulunmaktadır.
    1.1.2. İki Kutuplu Dünyada Refah Devletini Oluşturmak
    İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki tarihe baktığımızda, iki kutuplu bir dünyada, Batı'da piyasa ekonomisinin hâkim olduğunu, genelde göreli olarak istikrarlı sayılan bir gelişme ve sosyal demokratların özellikle 80'li yıllarda ve 90'lı yılların başlarında birçok Avrupa ülkesinde iktidarda bulunduğu bir dönem yaşandığını görüyoruz. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin başında, özellikle İngiltere'de İşçi Partisi'nin ve İskandinav ülkelerindeki sosyal demokrat partilerin şekillendirmeye başladıkları refah devleti uygulamaları etkili olmuştur. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'da ise, ekonomide merkezi planlamayı ve devlet mülkiyetini esas kabul eden merkeziyetçi bir sosyalizm modeli vardı. XX. yüzyılın son 30-40 yılı, bu iki model arasında sert bir çekişmeyle geçti. Bugünün gençliği bu süreci yaşamadı. Fakat özellikle 60'lı yıllarda üniversitede olanlar bunu yaşadı; 68 kuşağı o yarışmanın deneyimleriyle dünyayı algıladı.
    1.1.3. Berlin Duvarı'nın Çöküşü
    Berlin Duvarı'nın 1989 yılında, bir süredir genelde çok belirgin bir şekilde hissedilmeden etkili olan süreçlerin yol açtığı gelişmeler sonucu yıkılmasıyla, dünya büyük bir değişim dönemine girdi. Sağcı politikacılar ve sağ ideologlar, bunu 'sosyalizmin kapitalizm karşısında yenilgisi' olarak tanımladılar. Batı'da muhafazakâr politikacıların öne çıkardığı görüş şuydu: "Sovyet Rusya çöktü, merkeziyetçi sosyalist model refahı, ekonomik büyümeyi yaratamadı; bu sistem kapitalizmin başarısı karşısında kendini koruyamayarak yıkıldı."
    Bize göre bu çok yanlış ve eksik bir değerlendirmedir. Elbette, merkeziyetçi Sovyet modelinde yaşamsal eksikler vardı. Bu eksiklerin en önemli kaynağı da özgürlük eksikliğiydi. Özgürlük eksikliğinin yol açtığı tartışma eksikliği ile bilimsel yöntemi ekonomik ve sosyal konulara uygulama eksikliği, ekonomide çok büyük hataların yapılmasına yol açtı. Merkezi planlamayla yönetilen ülkelerde çok büyük özverilere, 30 yıl süreyle milli gelirin yüzde 40'ının yatırıma ayrılmasına rağmen, istenilen kalitede bir büyüme ve refaha ulaşılamamıştı.
    Ancak, merkeziyetçi modelin çöküşünü vurgularken şunu da görmeliyiz. Bütün XX. yüzyılı kapsayan süreç içinde 'vahşi' kapitalizm de aynen merkeziyetçi komünist model gibi çöktü. Bu çöküş, ani bir çöküş olmamış, zaman içinde gelişmiş, örneğin Amerika ve Japonya'da biraz daha az olmakla birlikte, özellikle Avrupa'da, sosyalistlerin, sosyal demokratların, soldaki sendikaların ve toplum örgütlerinin önerileri ve politikaları kabul edilerek sisteme dahil edilmiştir. Bugün Avrupa'da ortanın sağındaki partiler de temelde geçmişte sosyal demokratların oluşturduğu politikaları uygulamaktadır.
    Demokratik sosyalizm modeli
    Sosyal demokratların savunduğu ana fikir, sosyal devlet kavramına dayanan toplumsal modeldir. Bu model uyarınca piyasanın tek başına ekonomik ve sosyal sorunları çözemeyeceğine inanıyoruz. Batı'da demokratik sosyalizm, mutlaka piyasayı düzenleyen, denetleyen, sermaye karşısında bu işlevleri yerine getiren bir kamu gücünün olmasını savunan bir ideoloji oldu. Doğu'daki sosyalizmle arasındaki fark, ekonomide piyasa mekanizmasını ve özel mülkiyeti kabul ediyor olmasıydı. Demokratik sosyalizme göre özel mülkiyet, özel girişim olacak, piyasa işleyecek, işletmeler ve kişiler arasında yarışma olacaktı. Diğer taraftan da güçlü bir devlet piyasayı düzenleyecek, denetleyecek, vergilendirecek, sosyal konularda kamu gücünü kullanacak, sosyal dengesizlikleri düzeltmeye çalışacaktı. Böylece kapitalizmin dengeli gelir dağılımını ve sosyal adaleti sağlamaktaki eksiklikleriyle piyasa tökezlemesine bağlı aksamalarını tamamlayacak, zorunlu durum ve alanlarda faaliyet gösterecek şekilde var olan kamu işletmelerinde etkinlik sağlamayı amaçlayacaktı. Bütün bunlar sonucunda da salt "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" diyenden farklı bir model ortaya çıkacaktı. Gelişmiş ülkelerde hayata geçen bu gelişmeler gelişmekte olan ülkelerde daha geç gerçekleşmeye başladı ama aynı çizgideki gelişmeleri daha düşük gelirli ülkelerde de izleyebiliyoruz.
    Bu yüzyılın başlarındaki -1910 yılındaki rakamlara baktığımız zaman bugün OECD'ye üye olan ülkelerde devlet harcamalarının milli gelire oranının o dönemde yüzde 10 düzeyinde olduğunu görüyoruz. O günkü kapitalist modelde devlet harcamalarının milli gelir içindeki payı yalnızca yüzde 10'du. Bugün bu oran OECD ülkelerinde yüzde 50-55 düzeyine varmaktadır. Bu büyük bir değişikliktir. XXI. yüzyılın evrimi içinde devletin toplam harcamalardaki payı yüzde yüzde 50-55'e çıkmıştır.
    Sosyal devletin başarısı
    Yüzyıl önce Batı'da sosyal demokratların getirdiği politikalar henüz yoktu. Yaşlılara destek, herkesi kapsayan emeklilik gibi haklar bulunmuyordu. Parasız temel eğitim, en azından bursla güvence altına alınan eğitim hakkı, herkese açık üniversite, herkese ulaşması gereken sağlık hizmetleri, çocukların çalışmasını yasaklayan yasalar, işsizlik sigortası ve tam istihdam hedefine yönelik makroekonomik politikalar; XX. yüzyılın başındaki kapitalist modelde varolmayan hak ve uygulamalardı. Bunların tümü sosyal demokrat partilerin, sivil toplumun ve sendikaların mücadelesi sayesinde piyasa modeline dahil edilmiştir. Bizim görüşümüze göre piyasa ekonomisi modeli, sosyal refah devleti ile bütünleştiği ölçüde başarılı olabildi. Batı Avrupa'daki sosyal piyasa modeli, bu nedenle Doğu'daki merkeziyetçi, devletçi sosyalist modelden daha başarılı bir performans sağlayabildi. Dolayısıyla, Berlin Duvarı'nın yıkılışını kapitalizmin zaferi olarak nitelendirmek son derece yanlış bir değerlendirmedir. Berlin Duvarı'nın yıkılışı ve aşırı merkeziyetçi, devletçi totaliter modelin yok olması, öncelikle sosyal demokrasinin özgürlükçü demokrasi ile sosyal adaleti bir arada yaşatıp geliştirebilmesinin bir sonucu olmuştur. Bu 'sentez'in bütün dünyada kabul edilmesi 'tarihin sonu' mudur? Berlin Duvarı yıkılınca, Fukuyama, şu tezle ortaya çıktı: "Artık tarih bitti, sağ-sol çatışması tarihe karıştı, büyük ideolojilerin çatışması yok oldu, artık dünya tek tip liberal demokrat sosyal bir modelde birleşti." Fukuyama'ya göre tarih ancak şu anlamda devam edecek: "Her gün yeni olaylar yaşanacak, her gün teknoloji ilerleyecek, pratikte yaşamı etkileyen birtakım değişiklikler olacak, ama eski tarih, yani o büyük çatışmaların, ideolojik çatışmaların tarihi bitti". Aşağıda anlattıklarımız çerçevesinde bu tezin geçersiz olduğunu ortaya koymaya çalışıyoruz.
    1.2. Sosyal Demokrasinin İki Sorunu
    Avrupa'da son 10 yılın olaylarına ve siyasal gelişmelerine baktığımızda sosyal demokratların bir bakıma yeni sayılabilecek sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını ve bir süredir bu sorunları aşmak için çok büyük çabalar harcadıklarını görüyoruz. 1990'lı yılların başlarında, iki-üç ülke dışında bütün Avrupa'da sosyalist ve sosyal demokrat partilerin seçim kazandığı bir ortam vardı, şimdi ise bu partilerin seçim kazanmış olduğu ülkelerin oranı azaldı. Son, yani Mart 2004'teki İspanya ve Fransa seçimleri sosyalist ve sosyal demokrat partilerin kaybettikleri mesafeleri yeniden kazanabileceklerinin işaretlerini vermiştir ama karşılaştıkları sorunlar ortadan kalkmamıştır. Bu çerçevede dünyadaki değişimin boyutları nelerdir, çağdaş sosyal demokrasi hangi sorunlarla karşı karşıyadır? Bu sorunlara nasıl yaklaşmaktadır, bunlara ilişkin ne gibi yeni eğilimleri benimsemektedir?
    Bu sorunları iki ana sorun kümesi ve bu alanlardaki gelişmeler çerçevesinde ele almadan önce Avrupa'daki sosyalist ve sosyal demokrat partilerin son dönemde seçimlerde neden gerilemiş oldukları üzerinde kısaca durmak yararlı olacaktır. Bu gerileme bir ölçüde Avrupa'daki sosyal demokrat partilerin karşılaştıkları güçlüklerin boyutunu yansıtmaktadır. Her siyasi hareket kuşkusuz belirli bir dönem sonra, özellikle belirli bir iktidar döneminden sonra gerilemelerle karşılaşır. Bunun ötesinde Avrupa'daki sosyalist ve sosyal demokrat partilerin karşılaştıkları güçlüklerin belirli bir ortak yönü de bulunmaktadır. Çağdaş sosyal demokrasinin genel gelişme sürecini de ilgilendiren bu ortak yön hızla değişen koşullar karşısında yenilenmenin, yeni çözümler üretmenin ve bunları halka, seçmenlere anlatmanın hızı, kapsamı, boyutları ve etkinliğiyle ilgilidir. XXI. yüzyılın gerçeklerinin çok iyi algılanmasına, ortaya çıkan dönüşümün artık eski yaklaşım ve yapılara dayalı çözümleri geçersiz kıldığının yeterince anlaşılmasına ihtiyaç bulunmaktadır.
    Kuşkusuz, bu kolay bir iş değildir. Örneğin göç konusunda, kamuoyunun önemlice bir bölümü -muhafazakâr sağ partilerin söylemlerinin de etkisiyle tutucu, ayırımcı bir tutum benimsemektedir. Oysa Avrupa ülkelerinin önemli bir bölümünde yeni işgücüne ihtiyaç bulunmaktadır. Bu durumda göç konusunda bu işgücü ihtiyacını da vurgulayarak göçün yönetilmesi gereği üzerinde durmak ve bunu kamuoyuna yeterince iyi anlatmak daha yüksek bir destek de sağlayacak bir tutum olacaktır.
    Yeni sorunlar çözüm bekliyor
    Diğer taraftan aşağıda daha geniş şekilde değinildiği üzere vergiden tarıma kadar birçok alanda artık ulus devlet çerçevesiyle sınırlı kalarak alınan kararların çoğu etkisiz kalmaya mahkûmdur. Bu gerçeğin yeterince kavranması ve gerektirdiği adımların atılması, AB'nin mevcut uluslarüstü yapılarına rağmen birçok alanda hâlâ güçtür. Küresel bilgi ekonomisinin hızlı gelişme sürecinde istihdam gibi alanlarda da güç kararları gündeme getiren durumlar belirmektedir. Bütün bu durumlarda XXI. yüzyılın uç veren ve belirginleşen eğilimlerinin gerektirdiği yaratıcı, özgün, yeni çözümleri
    üretmeye, gerçeklere karşı yapay çözümlere yönelmemeye, bunun için kapsamlı ve sürekli yenilenmelere ihtiyaç bulunmaktadır.
    Avrupa sosyalist ve sosyal demokrat partileri özellikle 1980'lerin ortalarından itibaren gerekli reformlar doğrultusunda önemli adımlar atmışlar, birçok alanda önemli dönüşümler ve siyasi alana da yansıyan başarılar sağlamışlardır. Bununla birlikte bugün değişimin hızı ve boyutları daha dinamik bir süreç, yeni bir soluk gerektirmektedir. Bir tür ikinci dalga reform atılımı gereği gündeme yerleşmektedir. Yarım kalan reform adımları ve bu alandaki kararsızlık çoğu kez hem desteğin yitirilmesine hem de reform girişiminin sağlayacağı yarardan yoksun kalınmasına yol açmaktadır. Yeni gerçeklerin tam algılanması, gerektirdikleri çözümlerin katılımcı bir biçimde üretilip halka anlatılması ve bunun halka sürekli olarak çok yakın durarak yapılması gerekmektedir. Halkın çekindiği belirsizlik durumu ve bunun yol açtığı destek kaybı bu şekilde aşılabilir.
    Hücum zamanı
    Çağdaş sosyal demokrasinin toplumsal yarara odaklanmak ve dayanışma gibi temel ilkelerinin gerektirdiği çözümler yeni koşullarda yeniden üretilmeli, daha karmaşık yapıların ve güçlerin şekillendirdiği küresel bilgi ekonomisi ve yeni politik süreç ve özlemlere göre tasarımlanmalıdır. Avrupa sosyalist ve sosyal demokrat partilerinin çoğunda ve bunların oluşturduğu Avrupa odaklı platformlarda bu doğrultuda kapsamlı bir düşünsel çaba harcanmaktadır. Bu arayışın sağlayacağı 'yenilenme ve çözüm üretme' gücüyle çağdaş sosyal demokrasinin bir süre sonra siyasi alanda tekrar sürükleyici konuma gelecek güce kavuşması mümkündür. Bunun için yeni koşulların yarattığı etkiler ve sağ güçlerin adımları karşısında savunmaya çekilmek yerine şimdiden, çağdaş sosyal demokrasinin özündeki değerlerin niteliği nedeniyle XXI. yüzyılın sorunlarını çözmek bakımından en elverişli güç olduğunu ortaya koyarak atılım yapıp hücuma geçmesine ihtiyaç vardır. Aşağıda çağdaş sosyal demokrasinin bugünkü sorun alanları şu iki ana küme altında ele alınacaktır:
    (i) Sosyal refah devleti ve devletin boyutları,
    (ii) Küreselleşme.


    Kemal Derviş
    1949 yılında İstanbul'da doğan Kemal Deviş, London School of Economics'ten mezun oldu. Princeton Üniversitesi'nde doktora yaptı. Bülent Ecevit'in 1973-1976 yıllarında ekonomi ve uluslararası ilişkilerden sorumlu danışmanlığını yapan Derviş, 1978'de Dünya Bankası'na girdi. 1986'da Dünya Bankası'nın Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi'nden sorumlu başekonomistliği görevine atandı. 1987'den 1991'e kadar Orta Avrupa Departmanı'nda, direktör olarak görev yapan Derviş, Kuzey Afrika Departmanı'nda da çalıştı. Son olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölümü'nden
    sorumlu başkan yardımcılığı görevine getirildi. 2001'deki ekonomik krizin ardından, Türkiye'ye dönerek aktif siyasi hayata katıldı.
    Yusuf Işık
    Yusuf Işık 1948 yılında Paris'te doğdu. London Scholl of Economics'i bitirdikten sonra Birmingam Üniversitesi'nde yüksek lisans yaptı. Petrol-İş Sendikası'nda Eğitim Araştırma Müdürü olarak çalıştı. Esda şirketinde Araştırma Müdürlüğü, DPT'de Uzman ve Stratejik Araştırmalar Dairesi Başkanı olarak görev yaptı. 1991 yılında kurulan Sosyalist Birlik Partisi'nin (SBP) kurucuları arasında yer alan Yusuf Işık memuriyet görevine atanınca partiden ayrılmak zorunda kaldı. 2002 Nisan'da Devlet Bakanlığı görevine getirilen Kemal Derviş'in yakında yer aldı ve bakan danışmanı olarak çalıştı. 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra milletvekili olarak TBMM'ye giren Derviş'in danışmanlığını üstlendi. Işık halen bu görevi yürütüyor.
    -----------------
    YARIN: Yeni politikalara ulus devlet çerçevesi dar geliyor