En çalkantılı 10 yıla giriyoruz!..

Prof. Dr. Eser Karakaş: Türkiye 3 Ekim sonrası Avrupa yorgunluğu yaşayacak. Çevre deyince TÜSİAD, çalışma deyince sendikalar ayaklanacak.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

NEDEN? Eser Karakaş
Türkiye bütün geleceğini değiştirecek bir dönemeçten geçti. Avrupa Birliği'nden tam üyelik için müzakere tarihi alındı. 29 dosyalı müzakere süreci, 3 Ekim 2005'te başlayacak. Bu tarihin alınmasıyla ilgili pazarlıklarda Türk kamuoyu en fazla Kıbrıs konusunu konuştu. Halbuki Türkiye'de yaşayan 70 milyon insanın geleceğini, hayatını en az etkileyecek konu Kıbrıs'tı. Çünkü Türkiye, Avrupa Birliği'nin standartlarına ulaşmaya çalışırken, yüzlerce yıllık alışkanlıklarını, toplumsal ilişkilerini, çarpıklıklarını düzeltmek zorunda kalacak. Eskiye göre şekillenmiş milyonlarca hayat bu süreçte acı çekecek. Türkiye bu sancılı süreçte yaşanacak dramları ve acıları önceden görmek ve bunları en aza indirecek önlemleri şimdiden almak zorunda. Tabii bunun için de bu konuları tartışmak ve düşünce üretmek mecburiyetinde. Türkiye'nin önümüzdeki on yılda neler yaşayacağını, henüz gündeme girmemiş ama çok yakında bütün gündemi kaplayacak olan konuları, Avrupa Birliği'nin çok uzun yıllar savunucusu olan, Türkiye' nin en açık fikirli ve demokrat akademisyenleri arasında yer alan Bahçeşehir Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve AB Bölümü Başkanı Profesör Eser Karakaş ile konuştuk.

Avrupa Birliği'yle görüşmeler sonucu elde edilen netice bir başarı mı yoksa sevincimiz biraz abartılı mı, ne dersiniz?
Bu kesinlikle çok büyük bir başarı.
Avrupalıların bizi çok fazla istemedikleri anlaşıldı. Neden bizimle görüşmeyi ve tam üyeliğin yolunu açmayı kabul ettiler?
Hukuki sürecin devamıdır bu. AB, bizim sandığımızdan çok daha hukuka bağlı bir kurum. 1963'ten beri süregelen taahhütlerinden çok fazla sapamazlar. Nitekim 2002 zirvesinde Türkiye'ye söz verdiler. 2004'te de İlerleme Raporu'nu olumlu çıkarttılar. Türkiye'yi istemeselerdi, uygulamalara bakıp raporu olumsuz çıkarabilirlerdi. Ayrıca Avrupa homojen değil. İki Avrupa var. 'Kale Avrupa', 'agresif Avrupa'. Kale Avrupa, kendini surlarla çevreleyen, Ortadoğu ve Orta Asya'da ihtiraslı olmayan, derinlemesine bütünleşmiş homojen bir Avrupa arzuluyor.
Bizi agresif Avrupa mı istiyor?
Evet. Amerika'yla dünyada rekabet etmek isteyen, gözü Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya'da olan agresiv Avrupa, Türkiyeli bir AB'nin daha güçlü olacağını düşünüyor. Avrupa'da işte bu iki Avrupa kavga ediyor ve agresiv Avrupa mücadeleyi önde götürüyor.
Biz, müstakbel ortaklarımızdan olan Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımayı kabul etmiyoruz. Birbirini tanımayan iki ülke olarak birlikte yaşamayı nasıl becereceğiz?
AB, Türkiye'yle 29 dosyalı bir müzakere süreci başlatacak. Her dosyanın açılıp kapanması için, Kıbrıs da dahil 25 üyenin oybirliği gerekecek. Yani müzakere sürecinde 58 kere Kıbrıs'ın onayına ihtiyacımız olacak. Kıbrıs herhalde ilk birkaç dosyada bir şey demeyecek. Zira Kıbrıs veto hakkını tek başına kullanamaz. Ama Türkiye ısrarla tanımamayı sürdürürse, Yunanistan'ın desteğini alarak vetoyu bir aşamada muhakkak gündeme getirir. Önümüzdeki dört, beş yılda biz Kıbrıs meselesini mutlaka Annan Planı'na benzer bir çerçevede çözeceğiz. Türkiye için böyle bir çözüm, Kıbrıs'ı tanımaktan daha az maliyetli olacak.
AB'nin tam üyesi olarak kozları elinde tutan Kıbrıslı Rumlar böyle bir çözüme niye razı olacak?
Razı olacaklar çünkü bu sorunu çözmemek, Türkiye'nin AB sürecini bloke etmek demektir. Bölgede Türkiye'yle artık daha barışık yaşamak isteyen Yunanistan Türkiye'nin bloke edilmesine yanaşmayabilir. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin, Yunanistan'ın iradesi dışında bir şey yapması ise mümkün değildir. Ayrıca 17 Aralık'ta AB, Türkiye'yi içine alma iradesini gösterdi. Bu irade sürerse, Avrupalı, Türkiye'nin AB yürüyüşünü Kıbrı yüzünden durdurmaz. Kıbrıs'a bu çözümü mutlaka yaptırırlar.
Hayatımızda yeni bir safha başladı. Şimdi ne olacak?
Türkiye yıllardır çözemediği bir dizi sorunu üç yılda en azından kâğıt üzerinde çözdü. Şimdi Türkiye'deki bu değişimin ivmesinin çok daha artacağı bir döneme giriyoruz. MGK Genel Sekreteri'nin asker olma zorunluluğunun kaldırılması demokratikleşme için çok önemliydi ama bu sokaktaki insanın hayatına hemen doğrudan yansımadı. 3 Ekim'de başlayacak 29 dosyalı müzakere süreci ise herkesin hayatını ilgilendirecek. Kopenhag Siyasi Kriterleri'nin yerine getirilmesine, kendi aralarında ayin yapan 50 bin kişilik küçük bir grup muhalefet etmişti. Köşe başlarını tuttuklarından sesleri çok çıktı, ama bunların toplumda ciddi kökleri yoktu. 29 dosyalı müzakere sürecinde ise Türkiye'de ilk kez AB'ye karşı örgütlü bir toplumsal muhalefet olacak.
İlk muhalefet hangi konuda ortaya çıkacak sizce?
Her konuda çıkacak. Çünkü her şey değişecek Türkiye'de. 29 dosyanın hepsi de insanların günlük yaşamını ilgilendiriyor. Yerleşik çıkarları ve alışkanlıkları değiştirecek bu süreç. Mesela tarım dosyasıyla Türkiye bir duvardan diğer duvara vuracak. Önümüzdeki oniki yıl içinde on milyona yakın insan tarımdan çıkacak. Ortalama eğitimleri iki yılla sınırlı yurttaşlarımız bunlar. Tarımdaki kadınların üçte birinin okuma yazması da yok. Bunlara nasıl eğitim vereceğiz ve iş bulacağız? Açılacak bir dosya da rekabet hukukuyla ilgili mesela. Bizim Rekabet Kanunu bugüne dek devlet yardımlarına hiç dokunmadı. Devlet yardımları şimdi bu dosyayla gündeme geldiğinde, Türk sanayi ve hizmetler sektörü ciddi etkilenecek. Bütün bunlar bugün kimsenin öngörmediği ölçüde Türkiye'yi zorlayacak, sarsacak. AKP, Kemal Derviş zamanında çıkarılan İhale Kanunu'nda geri adımlar atmıştı. Çünkü İhale Kanunu, Türkiye'deki sistemin Aşil topuğudur. Bu ülkede AKP dahil her siyasi partiyi müteahhitler finanse eder. Bu İhale Kanunu da tekrar yapılacak. Çevre dosyasına gelince, bugün TÜSİAD AB'yi destekliyor ama ...
Çevre dosyası açıldığında AB'yi desteklemeyecek mi peki?
TÜSİAD'ın içinde de AB karşıtları çıkacak. Çünkü çevre dosyasının açılması, sanayinin maliyetlerinin çok artması demek. Biz toprağı, havayı, suyu bugüne dek istediğimiz gibi biraz kirlettik. Şimdi çevre için yeni yatırımlar zorunlu olacak ve kavga başlayacak. Çalışma yaşamıyla da ilgili dosya açılacak. Burada da sendikalar ayaklanacak. Çünkü sendikaların krallıkları sona erecek, sendika ağaları karşı çıkacak.
İlk hangi dosya açılacak?
Müzakerelere en hazır olduğumuz dosyadan başlanacak. Sermayenin serbest dolaşımı, Gümrük Birliği gibi çok sayıda dosyada, yeni AB üyelerinin çoğundan daha hazırız. Ama tarım, çevre, rekabet hukuku gibi çok geri olduğumuz beş, altı kritik dosya var ki, buralarda çok canımız yanacak. Şu anda, evet mi hayır mı diye sorduğunuzda, belli çekinceleri olsa da toplumun yüzde 80'i AB'ye evet diyor Dosyalar açıldıkça, 3 Ekim 2005'ten itibaren Türkiye'de yavaş yavaş bir Avrupa yorgunluğu yaşanmaya başlayacak. AB'ye evet diyenlerin oranı bir dönem yüzde 50'nin altına inecek. İnsanlar, 'Biz AB'ye refah için girdik. Ama AB benim hayatımı zorlamaya başladı' diye kızacak. İspanyollar müzakere sürecinde kaç defa masadan kalkma noktasına geldi. Ama biz sadece tarım dosyasında, bu krizlerin çok daha ağırını yaşayacağız. Avrupa yorgunluğu AB'ye desteği aşağıya çektikçe, AB'ye karşı olanlar, hazmedemedikleri Kopenhag Siyasi Kriterleri'ni tekrar gündeme getirecekler. Şu kesin ki, Türkiye son yüzyılın en çalkantılı on yılına giriyor.
En büyük çalkantı tarımda yaşanacak dediniz. Köylülerimiz bu yeni değişimi kabul edebilecek mi?
Çok zorlanacaklar. Türkiye'de bir anti toprak reformu olacak. Avrupa'daki ortalama tarım işletmesi bizdekinden beş kat büyük. Bizim küçük işletmelerle AB'nin ortak tarım politikasına uyum göstermek, rantabıl olmak mümkün değil. Dolayısıyla araziler bütünleşecek. Şu an 24 milyon insanın yaşadığı tarımda toplam 8.2 milyon kişi çalışıyor ve bunun 7 milyonu ücretsiz aile işçisi statüsünde bulunuyor. AB ülkelerinde hiç bu kadar küçülmüş toprak yok. Bu küçük toprak sahiplerinin nasıl birleştirileceğini Türkiye'de kimse bilmiyor. Bunun tek çözümü insanlar topraklarından kopacak. Bu çok acı bir şey! Türkiye on beş yıl içinde tarımdaki istihdamını 3.5, 4 milyona indirecek. Yani aileleriyle birlikte 10 milyonluk bir nüfus tarımdan çıkacak. Bugünün teknolojisinde, şehirde bunlar nasıl ayakta kalacak? Nasıl iş bulacaklar? Nasıl eğitilecekler? Türkiye tarihinin en büyük sancısını yaşayacak. Türkiye'de hâlâ Kıbrıs meselesinin konuşulmasına illet oluyorum. Türkiye artık gerçek sorunlarını konuşmalı.
Bir başka büyük soruna gelelim. Adalet sistemimizi Avrupalılaştırabilecek miyiz? Hukukçularımızın pek yeterli olmadığı, evrensel hukuku içselleştiremediği artık bir gerçek. Bugün sahip olduğumuz hukukçu kadrolar Avrupa standardına uyum gösterebilecek mi?
Hukuk eğitiminde radikal değişiklik şart. Rekabet, insan hakları ve Avrupa hukuku dersleri zorunlu olmalı. Hukuk mezunları mutlaka çok iyi dil bilmeli. Çünkü hâkimler bundan sonra karar verirken Adalet Divanı'nın kararlarına uyacak. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatını da bilecekler. Bu tercümeyle olacak bir şey değil. İçtihat her gün oluyor. Mevcut hukukçu kadrolarımız AB'ye uyumda çok zorlanacak. Bunlar, hem dil bilmedikleri için dünyaya kapalılar, hem de ulus- devlet ideolojisiyle yoğrulmuş kişiler.
Ordumuz bu yeni hayata, demokrasiye, siyasetten çekilmesi gerektiği gerçeğine alışabilecek mi?
O da alışacak ama müzakereler başlar başlamaz Türkiye'deki sivil-asker ilişkisi Hollanda seviyesine gelmeyecek. Bazı sancılar yaşanacak ve bunlar müzakere aksatmaya kadar gidebilecek. Bir Genelkurmay Başkanı'nın çıkıp sivilleri test ediyoruz gibi bir ifadesi, müzakerelerin durmasına neden olabilir. Her Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök gibi açık fikirli, öngörülü olmayabilir. Bu geçiş döneminde Özkök gibi bir Genelkurmay Başkanı'na sahip olmak çok büyük bir avantajdı.
Kürt sorunu bu yeni hayatta nasıl bir biçim alacak?
AB, ulus-devleti ve milliyetçi ideolojiyi aşma çabasıyken, bizde Kürtlerin siyasal kesimi MHP çizgisini aratacak bir milliyetçiliğe geliyorlar. Önümüzdeki dönemde, milliyetçi Kürt hareketi en az milliyetçi Türk hareketi kadar bir sorun olacak. AB'nin kastettiği azınlık kavramı bir eşitlik kavramıdır. Bütün bireylerin her açıdan eşit olmasıdır. Kürtler eşitliği savunmak yerine farklılığı savunmayı sürdürüyor. 1923'te Lozan'la Rumlara tanıdığımız hakların bir bölümünün kendilerine de tanınmasını istiyor gibiler. Kürt milliyetçiliği önümüzde ciddi bir sıkıntı olacak.
Bundan sonra Türkiye diğer Avrupa ülkeleri gibi ciddi bir gözetim altında olacak, yöneticiler keyfi hareketler yapamayacak. Buna karşı ne tür tepkiler yaşanacak?
Bu sürecin bir bölümünü sabote etmek isteyecekler. Kızıltepe'de 12 yaşındaki bir çocuğun on üç kurşunla öldürülmesinin bu konjonktüre denk gelmesi çok rastlantısal değil bence. Bu provokasyonlar bazen öldürme bazen Ermeni meselesi biçiminde, bazen de Kürt bildirisi şeklinde tezahür edebilir. Kürt bildirisinin altında bir mantık yoktu. Haklı olarak Türkiye'de insanların iyimserliğini bozdu. Önemli olan bunları halka açıkça anlatmaktır.
Bütün Avrupalı ülkelerde mafya var ama bildiğim kadarıyla hiçbirinde devletle iç içe bir mafya yok. Türkiye, devletin mafyayla işbirliğine alışmış kadrolarını ve mafyayı sahneden çekebilecek mi?
Türkiye'deki mafya, İtalya, Amerika veya Fransa'daki mafyadan çok farklıdır. Bizdeki yolsuzluk ve mafya denen şeyin yüzde 90'ı legaldir. Yani kamu yönetiminin düzenlemeleriyle oluşur. Bu kapalı ekonominin sonucudur. Her türlü mafyanın altından bir kamu bankasının çıkması tesadüf değil. İtalya ve Fransa'daki mafya ise illegaldir. Kadın, eroin ticareti yapar. AB normları ve rekabetçi düzenle, önce Türkiye'deki mekanizma kalkacak, sonra kadrolar sahneden çekilecek. Bizde de geriye, illegal iş yapan gerçek bir mafya kalacak.
AB'ye toplumsal muhalefetin artacağı bir süreçte siyasi irade AB konusunda nasıl güçlü olabilecek?
Gelecek seçimleri de alırsa, AKP'nin önünde daha 8 yıl var. Bu sekiz yıl müzakere sürecinin özünü belirler. AKP, AB'yle ilişkiler koparsa, kendisine bu ülkede siyaset yaptırılmayacağı gerçeğini çok iyi gördü. Erdoğan'ın AB sürecine başka hiçbir sivilin sarılmadığı kadar güçlü sarılmasının altında survival yani yaşama içgüdüsü yatıyor. Bu bir takiye değil. AB dışında kalmış bir Türkiye'de Baykal, Ağar, Bahçeli ve hatta Erbakan çok rahat siyaset yapar, ama Erdoğan'a siyaset yaptırmazlar. Erdoğan AB sürecinin aksamaması için elinden gelen siyasi iradeyi koyacak.
AKP'liler AB sürecinden memnun mu? Biz bu değişimleri yaşarken, Türkiye'yi Avrupa'ya yaklaştıran ve imza atarak tarihe geçen Başbakan Erdoğan'ı, halk, bir 'kahraman' olarak mı yoksa 'hayatını zorlaştıran bir lider' olarak mı görecek?
Şu anda AKP ve Erdoğan hiç olmadığı kadar güçlü. Kendi tabanına tarımda, balıkçılıkta, rekabette, devlet yardımlarında sıkıntılar yaratırken, onları türban, YÖK gibi konularda memnun edecek. Bugüne kadar parlamenter çoğunluğunun izin verdiği ama siyasi gücün izin vermediği YÖK Kanunu gibi bir dizi yasayı çıkaracak.
Peki Türkiye attığı imzanın ekonomik olarak karşılığını nasıl alacak? Zenginleşecek miyiz?
AB'nin Türkiye'ye vereceği büyük bir parasal destek yok. Türkiye AB sayesinde politik istikrar kazanacak. Politik istikrar ekonomik istikrarı getirecek ve ülkeye yabancı sermaye girecek. Türkiye attığı imzanın karşılığını daha hızlı büyüyerek alacak. 1994-2001'de üç defa çok küçüldü Türkiye. Artık böyle büyük krizler yaşamayacak. Her yıl daha zenginleşerek, 2015'te tam üye olduğunda fert başına milli gelir 15 bin doları bulacak. Türkiye'ye on yılda 30 milyar dolarlık yabancı sermaye gelebilir. Cumhuriyet boyunca gelen yabancı sermaye stoku ise 18 milyar dolardır. Ama 17 Aralık'taki kararla ilgili benim bir tek kuşkum var. Türkiye konusunda yapılan tartışmalar, metindeki müzakere sürecinin ucu açık ibaresi, Türkiye'yle ilgili belirsizliğin korunduğu imajını veriyor ki, bu belirsizlik yabancı sermayeyi olumsuz etkileyebilir.
Peki bundan sonra Türkiye'de hayat genel olarak nasıl olacak?
Daha güzel olacak. Yıllarca dünyadan kopuk şeyler tartıştık. Her 30 Ağustos'ta bir Genelkurmay Başkanı'nın demecini tartıştık. Bunlar artık geride kalacak. Bizim de konularımız artık dünyayla ve çağla uyumlu olacak.