'Hakan Fidan daire değiştirdi'

'Hakan Fidan daire değiştirdi'
'Hakan Fidan daire değiştirdi'
MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın görevinden istifa ederek milletvekili aday adayı olmasını değerlendiren gazeteci Levent Gültekin, Fidan'ın artık 'Erdoğan dairesi'nden çıktığını söyledi. Gültekin'e göre artık tek dava Erdoğan'ın ömür boyu iktidarda kalması.

RADİKAL - Hakan Fidan’ın MİT başkanlığından istifa ederek milletvekilliği için aday olmasını AKP'yi iyi bilen gazetecilerden Levent Gültekin, 'daire değişikliği' yorumunu yaptı. Gültekin'e göre Fidan, 'Recep Tayyip Erdoğan dairesi'nden 'AK Parti Dairesi'ne geçti. Bunun sebebi ise çözüm süreci ya da Suriye ile ilişkiler olabilir.

Gültekin'in Evrensel gazetesinden Serpil İlgün'ün sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

İstifa danışıklı dövüş mü? Fidan’ın Erdoğan’a rağmen istifa etmesi, AKP içinde ayrışmalar olduğu anlamına mı geliyor?
Ayrışmanın temelinde başkanlık sistemi mi var? AKP milletvekilliği için yapılan adaylık başvuruları, AKP’nin “yeni Türkiye’nin yeni kadroları” iddiası bakımından nasıl bir veri veriyor?
Yanıtlar için AKP’yi iyi bilen bir isimle, gazeteci Levent Gültekin’le konuştuk. Uzun yıllar İslamcı medya içinde çalışan, Gerçek Hayat , Yeni Şafak, Star ve Cine 5’te üst düzey yöneticilik görevlerinde bulunan Gültekin, gazeteciler.com sitesinde yazdığı köşe yazılarında, bir dönem dava arkadaşlığı yaptığı iktidarı sert sözlerle eleştiriyor. AKP içinde Fidan nedeniyle değil, Erdoğan’ın otoriterleşmesine duyulan tepki üzerinden bir ayrışma olduğunu belirten Gültekin, 7 Haziran’ın AKP’nin varlık yokluk seçimi olacağını söylüyor.

Hakan Fidan’ın istifasıyla başlayan tartışmaları nasıl değerlendirdiğinizle başlayalım. Sizce Erdoğan’a rağmen istifa mümkün mü? Ve Erdoğan’ın yaptığı açıklama, sizce de ‘danışıklı dövüş’ ihtimalini ekarte mi etmiş oldu?
Dediğiniz gibi Fidan’ın MİT başkanlığından istifasının ardından herkesin aklına bir danışıklı dövüş ihtimali geldi. Fakat Erdoğan’ın yapmış olduğu açıklamalar bunun bir danışıklı dövüş olmadığını gösterdi.
Çünkü kendi arkadaşını harcayan, değersizleştiren bir söylem kullandı. “Benim de gönlüm yoktu ama madem öyle, hayırlı olsun” cümlesiyle yetinmiş olsaydı, “Burada bir şey var” diyebilirdik. Fakat kendini çok bağlayıcı cümleler etti. Bence şu yaşanıyor; AK Parti’de, Erdoğan’a “ama efendim şöyle yapsak daha iyi olmaz mı” diyen herkes bir şekilde kopmak durumunda kalıyor. Çünkü Tayyip Bey’in yeni benimsemiş olduğu siyaset üslubunda “ama”ya yer yok. Hedefe kilitlenmişlik var. 'Kamuoyu ne der?' endişesine kapılmadan yol yürümeyi benimsiyor Erdoğan. Hem partideki, hem kendisine yakın medyadaki tüm yapılandırmasını da buna göre yapıyor. Tahmin ediyorum ki Hakan Fidan, bu tarzla bir uyuşmazlık yaşadı. Bir anlamda, “Benim endişelerimin, yorumlarımın anlamı yoksa her şey sizin dediğiniz politika çerçevesinde gidecekse bana gerek yok, benim yerime herhangi biri de olabilir, siz zaten burayı yönetiyorsunuz” demek anlamına da gelir.

Gerek Fidan gerekse Fidan’ı aday yapan Davutoğlu, Erdoğan’ın “ama”lara tahammül etmediğini bilerek ve kabul ederek bugünkü pozisyonlarına gelmediler mi? Kendisine ‘emanetçi’, ‘yardımcı’ yakıştırmaları yapılan Davutoğlu için ne değişti?
Davutoğlu ile Tayyip Bey arasında baştan bir daire çizildiği kanaatinde değilim. Yani Tayyip Bey şöyle dememiştir Davutoğlu’na; “Ben şunları yapacağım. Sen de şunları şunları yapacaksın...” Çok daha yuvarlak kelimelerle etkinliğini sürdürmek istediğini söylemiştir, ama asıl amacının zaten başkanlık sistemine gitmek olduğunu söylemiştir. Davutoğlu da “Tabii ki siz bizim doğal liderimizsiniz, biz sizin göstereceğiniz istikametlerin dışına çıkmayız. Zaten aynı düşünüyoruz” tarzı bir şey söylemiştir ama “Bürokratları da ben atarım, milletvekili listelerini ben hazırlarım”a girmemişlerdir tahmin etmiyorum.

Yani asıl kriz Erdoğan ve Davutoğlu arasında mı yaşanıyor? Fidan krizi, bunun görünür olmasını mı sağladı?
Bence Fidan konusu bir kriz değil. Hakan Fidan, Tayyip Bey’in etrafından ilk ayrılan kişi değil. En son ayrılan o oldu. Yani ayrışma yaşadıkları çok açık. Partinin tabanından gelen birçok isim bugün yok. Abdullah Gül gitti, yine medyada Star gazetesinde yaşanan görevden almaları hatırlayın. Erdoğan’ın etrafında eski “mahallesinden” getirdiği, beraber yürüdüğü doğru düzgün kimse kalmadı. Kalanlara bakın, bambaşka alanlardan gelip onun davasına sıkı sıkıya bağlanmış olanlar. Erdoğan bir anlamda “devşirme”lerle yoluna devam ediyor.

Davutoğlu buna mı müdahale ediyor?
“Davutoğlu, bir operasyon çekiyor” değil bence. İktidar çevresine yakın arkadaşlardan aldığım bilgilerle şunu söyleyebilirim; Hakan Fidan, bu otoriter yapıyı, bu tarzı artık taşıyamaz hale geldi. Ve gitti Davutoğlu’na dedi ki, “Ben buradan ayrılmak istiyorum, bana destek ol.” Bu tip pozisyonlarda olan insanlar, sadece MİT makamını kast etmiyorum, böyle bir dava üzerinden birliktelik kurmuş insanlar, kolay kolay kapıyı vurup gitmezler. Bir yumuşak geçiş ararlar. Hakan Fidan meselesinde de öyle olduğunu tahmin ediyorum. Hakan Fidan, “Yürütemiyorum, sahip çıkın, ben de buraya geleyim” dedi. Yani kırmadan, dökmeden bir geçiş yapmak istediler fakat Cumhurbaşkanı o kırmadan dökmeden geçişe müsaade etmedi, az da olsa kırıp döktü.

Fidan’ın istifası ve başbakanlıktan bakanlığa kadar çeşitli pozisyonlarda isminin geçmesi, sözünü ettiğiniz yumuşak geçişe uyuyor mu peki?
Bence uyuyor. Hakan Fidan’ın MİT’teki pozisyonu güçlü bir pozisyon. Yumuşak geçiş, böyle bir pozisyondan daha aşağı bir makama geçmektir. O da bakanlıktır. Böylece AK Parti dairesinin içinde kalmış oluyor ama Tayyip Erdoğan’ın doğrudan etkin olduğu dairenin de dışına çıkmış oluyor.

Yani iki daire mi oluştu AKP’de?
Evet. Biri AK Parti dairesi, biri de Tayyip Erdoğan dairesi. Erdoğan’ın danışman kadrosunun meselelere bakışı daha sert, daha otoriter. Bir de AK Parti dairesi var. Onlar ellerinden geldiği kadar cumhurbaşkanlığı kadrosuyla mesafe koyup, kavgaya girişmeden meseleleri yürütmeye çalışıyorlar. Hakan Fidan, bu daireden çıkmış oldu.

“Erdoğan, itirazına rağmen Fidan’ın istifasını sineye çekmek zorunda kaldı, çünkü sırlarını ifşa etmesinden çekindi” yorumları yapıldı. Sizce Erdoğan’ın böyle bir çekincesi olabilir mi?
Benim tanıdığım Tayyip Erdoğan kimseye sır vermez. Oğlu dâhil olmak üzere... Sır dediği, devlet işleridir. Bunlar çözüm süreci olabilir, Suriye ile ilişkiler olabilir vs Hakan Fidan çıkıp da “Çözüm sürecinde şöyle yaptık, Suriye meselesinde şunu yaptık” diye bir sır ifşa edecek adam değil. Zaten öyle adamları MİT gibi kurumların başına koymazlar. “Sır küpü”nü, belirlediği politikanın arka planını paylaştığı adam anlamında söylüyordur. İkincisi, Hakan Fidan mı Tayyip Erdoğan’a daha yakındı ve sır küpüydü, Abudullah Gül mü? Ben tereddütsüz Abdullah Gül derim. 20 yıllık geçmişleri olan Abdullah Gül’ü siyaseten devre dışı bıraktı. Geçmişteki Tayyip Bey’i sorsanız, vefadır derdim. Fakat bu, Gezi’den sonra değişti. Gezi’den sonra Tayyip Bey’in tarzı, “Herkes harcanabilir ama herkes.” “Ama efendim şöyle yapsak daha iyi olmaz mı” diyen herkes bir şekilde dışlanıyor.

Erdoğan, Fidan çıkışıyla aslında Davutoğlu’nu ‘güçlü Başbakan’ göstermek istedi yorumları var...
Başbakan güçsüz görünüyormuş, üstüne gidiyorlarmış... Tayyip Bey, asla bu tür inceliklerle uğraşacak biri değil. Öyle bir derdi olsa mitinglere çıkmaz, her gün çıkıp her konuda konuşmaz. Daha geri plana kayar ki, Başbakan o boşluğu doldursun.

AYRIŞMA VAR AMA BAŞKANLIK SİSTEMİNDE DEĞİL ERDOĞAN’IN TARZINDA
Tüm bu tartışmaların merkezinde başkanlık sistemi mi var? Davutoğlu’nun başkanlık sistemine ilişkin fazla yorum yapmaktan kaçınması; yine gerek Beşir Atalay gerek Bülent Arınç’ın ‘bizim için bir aciliyet söz konusu değil’ demeleri, başkanlık konusunda parti içinde bir ayrışma olduğu şeklinde okunabilir mi?
Bir ayrışma var ama o başkanlık sistemi ayrışması değil.

Nedir?
Erdoğan tarzı, AK Parti’nin önemli bir kısmını (bakanlar, milletvekilleri, il başkanları, belediye başkanları dahil olmak üzere) nefes alamaz hale getirdi. Bundan dolayı bir ayrışma var. O nedenle diyorum ya, “ama” diyenler bir tarafa, “gözümüzü kararttık yürüyeceğiz” diyenler bir tarafa ayrıldı. Ayrışma bu... Otoriter ve tartışmasız, duraksız bir politika izlemek isteyen yapı, aynı zamanda başkanlık da istiyor. “Ama” diyenler son iki yılda bir şey fark ettiler; Tayyip Bey’in hiçbir kontrolü yok, aldı başını gidiyor, ona bir de başkanlık verirsek bırakalım Türkiye’yi biz de nefes alamaz hale geleceğiz. Bu AK Parti içinde çok konuşulan bir şey. O yüzden milletvekili listelerini Tayyip Erdoğan yaparsa bu ayrışmanın daha da derinleşeceğini, partide, medyada Tayyip Erdoğan’a katıksız biat edenlerin daha fazla ağırlaşacağını, Davutoğlu’nun da burada bir tercihle baş başa kalacağını düşünüyorum.

Nasıl bir tercih?
Şu; Erdoğan’la anlaşarak mı gideceğiz yoksa Erdoğan’a “Yeter, siz Cumhurbaşkanısınız, bu hareketin de liderisiniz, başımızın üstünde yeriniz var, saygısızlık da etmeyiz ama bırakın işimize bakalım” mı diyecek? Onu seçim listeleri yapılırken göreceğiz.

Erdoğan’ın ‘yapının en temel taşı, partiyi bir arada tutan kişi’ olduğu analizinden hareket edersek, o taş çekildiğinde yapı dağılmaz mı? Dolayısıyla tam da seçim öncesinde ‘ama’ diyenler böylesi bir ayrışmayı göze alabilir mi?
Kırk katır mı, kırk satır mı? Bence o noktadalar şu anda. Yani ya Erdoğan’ın bütün dediklerini yapacaklar ve onun belirlediği profildeki isimler milletvekili olacak ki onlar milletvekili olduğunda zaten AK Parti diye bir şey kalmayacak. Dolayısıyla, bu seçim aslında AK Parti’nin varlık seçimidir. AK Parti kalacak mı kalmayacak mı, biz onu göreceğiz 7 Haziran’da. Ya seçim öncesi, seçim listeleri yapılırken Erdoğan’la bir tartışma yaşayıp ve bir risk alıp partinin yaşamasını sağlayacaklar ya da Erdoğan’a boyun eğecekler. Çünkü Erdoğan’la tartışmanın sonucunu kestiremeyebilirler, Erdoğan hepsini dağıtabilir, o kadar güçlü olduğunu düşünüyorum.

EN TEMEL DEĞERLERİ YOK EDİP, HANGİ DEĞERLERLE MEDENİYET KURACAKSIN?
AKP’nin seçim stratejisini kutsal mücadele, kutsal dava üzerine kuracağı söyleniyor. AKP cephesi bunu, “bir parantez kapanacak ve yeni bir düzen kurulacak” şeklinde formüle ediyor. Başkanlık sistemi bu yeni düzene giydirilecek elbisenin adı mıdır?
Önce şunu söyleyeyim; AK Parti’de vücut bulmuş 40 yıllık İslamcılık emeğinin vardığı nokta, bariz bir başarısızlık. Başarısız olmuş, gönüllerdeki yerini kaybetmiş, kendi toplumuyla, kendi insanlarıyla bir diyalog kurmayı başaramamış bir hareketin o bahsetmiş olduğu medeniyeti, büyük Türkiye projesini hayata geçirme şansı sıfır. Teknik olarak da mümkün değil. Çünkü sizin tarzınız, sizin politikanız toplumun zaten bütün enerjisini çekip emiyor. Enerjiyi yok ettiğinizde neyle, hangi medeniyeti kuracaksınız? İkincisi, medeniyet diye övdüğünüz o projenin en temel değerleri birer birer yok edilmiş. Mesela “dürüst ol” der, dürüstlük yok; “adam kayırma” der, o yok; “şatafattan uzak dur” der, yok; “başkasının hakkını yeme” der, yok. Davanın en temel sacayaklarını terk etmişsin. Hangi değerlerle, hangi insan kalitesiyle, hangi verilerle bir medeniyet kurma peşindesin ki?
Hepimiz biliyoruz ki artık tek bir dava var; o da Tayyip Erdoğan’ın ömür boyu iktidarda kalmasını sağlayacak mekanizmanın kurulması. Buna kutsallık elbisesi giydiriyorlar ki, dindarlığı önemseyen kesimler nezdinde daha kolay kabul görsün. Bizim gibi bilgiyle, düşünceyle hareket etmeyen toplumlarda hamasetin, duygunun, meydan okumanın çok büyük karşılığı vardır. Dolayısıyla kutsal dava, tamamen Tayyip Erdoğan’ın tek söz sahibi olduğu ve ömür boyu sahip olduğu bir mekanizmayı inşa etmek için giydirilmiş elbisenin adı. Başkanlık sistemi şu anda bütün bu iktidar, yargı, kuvvetler ayrılığı gibi tartışmalar yaşanmadan, Erdoğan’ın kafasındakini rahat bir şekilde sürdürdüğü sistemin adıdır.

Yaşanan bu dönüşüm, taban açısından neden bir sorgulamaya yol açmıyor?
Topluma öncülük etmesi gereken aydın kesimidir. Toplumlar onlara bakarlar, onlara göre tavır belirlerler. İslami camiada asıl felaket olan AK Parti’nin tutumu, değişimi değil. İktidar tabii ki şaşabilir, güç sarhoşu olabilir, kontrolden çıkabilir. Bütün ideolojilerde bunlar olabilir. İslamcıların en büyük felaketi, İslamcıların aydın, entelektüel sınıfının oluşmadığının ortaya çıkması. Oluşmamış meğer. Var olanlar başka bir şeymiş... Dolayısıyla, bütün bu aydın diye benimsemiş oldukları insanların hepsini iktidarın yanında gördükleri için, taban bir ideoloji sorgulamasına giremiyor. Bu çok dramatik...

O dramatik tablo neden kaynaklanıyor peki? Hangi saikle iktidar arkasında hizalanılıyor?

Şöyle; İslamcı aydın yazar gazeteci entelektüel, edebiyatçı, sinemacı, roman yazarı, köşe yazarı, bunların hiçbiri yaptıkları işin karşılığını alamadılar Türkiye’de. İslamcı bir roman yazarının yazdığı kitaplar satmadı, çok iyi bir hikaye yazarının kitapları elden ele dolaşmadı. Çok mu kötüydüler, hayır. Mesela Mustafa Kutlu, çok değerli bir hikâyecidir. Fakat Türkiye’de bir şey “olmadı”. Olmamaları biraz da mahallelerinde de kıymetlerinin bilinmemesiyle ilgili. Çünkü mahallenin de o taraklarda bezi yok. İslamcılığı götürüp yoksulluğun ve varoşun üzerine bina ettiler. İslamcılık Türkiye’de aynı zamanda zenginlerin, okumuş insanların, şehirlilerin arasında rağbet görmüş bir ideoloji halini almadı. Fakat o varoş, o yoksul insanlar, bunları kalkındıracak kadar müşteri de olamadı. Öyle olmadığı için bu insanlar bir maişet, bir gelir, bir statü elde edemediler. Şimdi iktidar var, imkanlar var, söz sahibi, otorite pozisyonundalar. Yani çok iyi hikâye ile, çok iyi filmle, çok iyi mimariyle, çok iyi müzikle elde edemedikleri gücü, söz sahibi olmayı şimdi iktidar gücüyle elde etmişler. Bu çok kolay kaybedilecek bir pozisyon değil. Şu anda İslamcı aydınların, kanaat önderlerinin var olabilmeleri için bir yoksulluğu, bir de yalnızlığı göze alması gerekiyor. Bu ikisini göze almadan tutum alma şansları sıfır.

İktidara eleştiriler ‘kendi mahallesinden’ de geliyor. Yusuf Kaplan, Ali Bulaç ve örneğin son dönemde Akit gazetesinden eleştirilerini ağırlaştıran Faruk Köse. Fakat bu eleştiriler ağırlıkla İslam’a zarar vermek, İslami yapıları bitirmek üzerine. Bu eleştirileri sözünü ettiğiniz ‘aydın eleştirisi’ kapsamında görmüyor musunuz?
Görmüyorum. Çünkü İsmet Özel’in çok güzel bir sözü vardır. “Trene binip, yürüyen trenin içinde ters istikamete koşmanın kimseye faydası yok” der. O yüzden “ama abi” falan gibi gerekçelendirmelerin utanmazlık olduğunu düşünüyorum. Hem inemiyorsun trenden, hem de insanlara “bak ben bu tarafa koşuyorum” diye numara çekiyorsun.

TAYYİP BEY’İN AVAM BİR DİLLE ANLATTIĞINI DAVUTOĞLU AĞDALI SÖYLÜYOR
Veriler şu anda zayıf ama yine de gerek bürokrasideki istifalara, gerekse dışarıdan milletvekili aday adaylığını açıklayan isimlere bakınca, hem bu kapışma hem de ‘yeni Türkiye’nin yeni kadroları’ iddiası için ne söylersiniz?
Davutoğlu kendi listesini yapma çabasında bence. Erdoğan’ın elindeki kartları bilmiyorum ama aday olanlara bakınca diyorum ki, bu kadar adamı istifa ettirdiğine göre Davutoğlu bir hesap içinde, kendi listesinde diretecek. Bu diretmenin karşılığı ne olacak göreceğiz. Erdoğan’ın Hakan Fidan çıkışı, o listenin önünü kesmeye dönük bir çıkış da olabilir.

Adaylara bakınca sizce, daha muhafazakar vs. bir profil mi ağırlıkta yoksa yenilikçi, daha demokratlar mı?
Şu anda ne yazık ki muhafazakâr camiada daha yenilikçi, daha demokrat bir damar kalmadı. Tayyip Erdoğan herkesi kendine benzetti. Şu anda “Ben AK Parti’den milletvekili olmak istiyorum” diyen herkes “Sizin sürdürmeye çalıştığınız işi en iyi ben yaparım” demek için aday oluyorlar. İçlerinde yok mudur düzgün insan? Vardır, ama ne kadar seçilecek, ne kadar etkin olur? Buna imkân olmadığını biliyoruz. Ben hafif demokratlık besleyen insanların da o otoriter yapının içine girdiklerinde onu kaybedeceklerini düşünüyorum. Şöyle bir şey olsaydı, Ahmet Davutoğlu, kişisel olarak demokrat bir insan olsaydı ve öyle bir mekanizma kursaydı, umutlanabilirdik. Fakat Davutoğlu, Tayyip Bey’in daha avam bir dille anlatmaya çalıştığı büyük Türkiye projesini, büyük medeniyet felsefesini Davutoğlu biraz daha okumuş adam diliyle, ağdalı söylüyor. Aradaki fark budur. O yüzden Davutoğlu demokrat bir kişilik sergileyemediği için, gelecek bazı milletvekillerinin demokrat tutumu benimsemelerinin hiçbir kıymeti yok.

SUSTUKÇA HER BİRİ ÇÖP POZİSYONUNA GELECEK
Bir de üç dönem kuralı nedeniyle yeniden milletvekili olamayacak Beşir Atalay, Bekir Bozdağ, Bülent Arınç, Ali Babacan gibi ağır toplar var. Ağır topların çekiliyor olması, Davutoğlu için mi, Erdoğan için mi avantaj mı olacak?
Bence Erdoğan için avantaj. Çünkü Davutoğlu ancak Bülent Arınç, Mehmet Ali Şahin, bir miktar Beşir Atalay gibi isimlerin vereceği psikolojik ve sözlü destekle Erdoğan karşısında bir güç kazanabilirdi. O yüzden bu 73 kişinin önemli bir kısmının gitmeden bu gidişata bir şekil vermeleri gerekiyordu ama vermediler. Çünkü son güne kadar belki bir değişiklik olur, bize yeniden bir yol açılır diye beklediler. Hala da bekliyorlar. Bir kısmı da “milletvekili olmasak bile partide genel başkan yardımcılığı gibi görevler verilir” diye sesini çıkarmıyor. Ama şunu bilmiyorlar, sustukça her biri çöp pozisyonuna gelecek. Geliyorlar da zaten. Abdullah Gül’ün başına gelenlere bakın. Eğer Gül zamanında farklı bir pozisyon takınmış olsaydı bugün bu durumda olmayacaktı.

Bülent Arınç geçtiğimiz hafta toplumdaki kutuplaşmaya değinerek, ‘Kediyi çok sıkıştırırsanız yüzünüzü cırmalar’ dedi. Arınç’ın şu günlerde bu lafı etmesi dediğiniz çıkışı karşılıyor mu?
Arınç, gelgitleri fazla olan bir siyasetçi. Gelenekten geliyor, 40 yıllık geçmişi var. Bir taraftan iktidar gücünü hissediyor, bir taraftan geleneğin ve bu geleneğin önemsediği değerlerin törpülendiğinin farkında. İkisi arasında sıkışmışlık yaşıyor. Tayyip Erdoğan tabanı dönüştürdü. Eski taban yok. İki buçuk yıl önce yazdığım bir yazıda “Tayyip Erdoğan önce kendisi Vakit gazetesine benzedi, sonra AK Parti tabanını o çizgiye taşıdı” demiştim. O çizginin en bariz özelliği “ya bizdensin, ya onlardan.” Ortası yoktur. Bu çizgideki, gözü ötekiyle kavgadan başka bir şey görmeyen tabana laf anlatmak çok riskli ve zordur Arınç pozisyonundaki adamlar için. Anında “davaya ihanet etti, sattı” pozisyonuna çıkarırlar ve ahir ömründe o damgayla yaşar. Bunun korkusu da var. Fakat bir taraftan bir ruh taşıyor, vicdan taşıyor, geleneğin 40 yıldır savunduğu değerlerin aldığı tahribat var. Böyle yalpalanıyor ama altı ay sonra biz Arınç diye birini hatırlamayacağız. Bitmiş olacak.

‘SEÇMEN NE DER’ ENDİŞESİ BİTTİ

Soma’da 301 madenci öldüğünde, Egemen Bağış ‘bakara-makara’ dediğinde ya da Roboski’de AKP tabanından görünür bir itiraz gelmemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
AK Parti’ye oy verenlerin de, muhalefete oy verenlerin de büyük kısmı mecburiyetten veriyor. Soma, Roboski, Ermenek, 17 Aralık, bütün bunlar olmadan önce seçmen AK Parti’ye büyük bir şevkle oy veriyordu. Fakat tüm bu olaylardan sonra mecburiyetten verir durumuna geldiler. En azından önemli bir kısmı... Bir anlamda bu yaşananlar “lanet olsun ne yapalım başka seçeneğimiz yok”a getirdi. Bu az bir şey değil. Fakat bütünüyle kopacakları bir şey yok. Çünkü bir taraftan 17 Aralık var, ama bir taraftan daha dört ay önce İstanbul Büyükşehir Başkanlığına Sarıgül’ü aday yapmış bir CHP var alternatif olarak. CHP kalkıp “Ben gelirsem asla yolsuzluk yapmayacağım” diyecek durumda değil.

Peki ya aydınlar, gazeteciler? Gerçekçi bir tutum alabiliyorlar mı? Bir tavır gösterebiliyorlar mı? Mesela kaç tanesi riskli cümle kuruyor? Kendi arkadaşının gazeteden gönderildiğini gördüğü halde “Acaba bana sıra gelir mi” diye beklediler. Bunca baskıya ve sansüre rağmen istifa etmiş tek bir gazetecinin olmamasını neyle açıklayacağız?
Türkiye’de iyi bir şey yapmak isteyenler birbirleriyle bir halka oluşturmuyorlar. El halkasından bahsetmiyorum, ruhi bir halkadan bahsediyorum. Yazımızı yazıyoruz, televizyona çıkıyoruz iki cümle ediyoruz, vicdanen rahatlıyoruz. Ama yetmiyor. Yetmediğini görüyoruz.

Ne yapmalı?
Muhalefetin durumu ortada, CHP bir şey üretmiyor, teklif götürdüğü isimlere bakın. CHP sağa açılmayı dört tane sağcıyı milletvekili adaylığı listesine koymak zannediyor. Türkiye için yeni bir “biz” tanımı oluşturamıyorlar. Öyle bir biz oluşturalım ki, o bizim içine İslamcı girsin, Alevi girsin, Kürt girsin, aynı zamanda Türklük hassasiyeti olan adam da orda kendine yer bulsun. 21. yüzyıldayız, ideolojik fanatizmle hareket edemeyiz. Yepyeni toplumsal yapılanmalar oluşuyor. Muhalefetin ülkede her kesime kendini rahat ettirecek bir politik dile geçmesi gerek. Sadece bu da yetmez; somut verilerle herkesin eşit ve özgür olmasını sağlayacaklarına toplumu ikna etmeleri gerek. Bunu yapmanın önünde ciddi bir engel yok. Ama olmuyor.
Sol kesimin, ulusalcı kesimin bir şeyi anlaması gerekiyor. Eski kelimelerle topluma seslerini duyuramazlar. Kullandıkları sloganlar, sembolleştirdikleri kelimeler muhafazakâr tabanda o kadar irrite edici ki, bu iş sadece Tayyip Erdoğan’ın işine yarıyor. Eski yıpratılmış, kirletilmiş kelimelerle Erdoğan’la baş edeceklerini sanıyorlar. Yapmak istediklerini, projelerini bambaşka kelimelerle gidip AK Parti seçmenine anlatsalar, o seçmen “bunun bizim başımız üzerinde yeri var” diyecektir.

İç Güvenlik Paketi, Erdoğan’a söz söylemeyi iyice güçleştirecek…
Tamam da, AK Parti, Cumhurbaşkanı niçin bu kadar otoriter bir zemine kaydı? Çünkü “seçmen ne der” endişesi bitti. Bu olmadığı için her şeyi yapabiliyor. Önemli olan iktidara seçmen ne der endişesini ortadan kaldıracak zemin bırakmamak. O yüzden diyorum ki, Türkiye’nin başına gelen felaketlerin en az yarısının sorumlusu muhalefettir. Güvenlik paketini eski yöntemle engelleyemezsin. Demokratik ama yepyeni bir yöntem bulman gerekiyor. Oturup konuşulsa bir sürü yöntem bulunur. Ama enerji yok.

Seçmen ne der korkusunun kalmamasına, metal işçilerinin grevinin yasaklanması da dâhil mi?
Her şey dâhil... Seçmen ne der endişesi kalmayınca diktatör de olur, ülkenin tek sahibi de olur. Sandıkta sonucun değişeceği ihtimaliniz yoksa herkes diktatör olur. Bu durum sadece Erdoğan için geçerli değil.

BEKLENTİM YOK, KORKUM DA YOK

Bugünkü yazınızda “Türkiye’nin içine düştüğü bu girdaptan çıkmasının kısa vadede yolu, AKP’nin yeniden özgürlükçü demokrat, eşitlikçi politikalara geri dönmesi” diyorsunuz. Bu mümkün olabilir mi? Ek olarak, Roboski, Soma, 17 Aralık… Bütün bunlar olmamış gibi sürebilir mi?
Yüzde 45-50’lik bloklaşmış bir yapı var. Ve bu yapıyı dağıtacak, zayıflatacak bir muhalefet yok. O çağrı hem AK Parti seçmenine hem de AK Parti içinde durumdan çok rahatsız olan –ki konuşuyorum, aralarında üst düzey kademeler de var- onlara cesaret versin, çıkıp seslerini yükseltsinler diye. Tabanın farkına varılmasına çalışıyorum gücümün yettiği oranda. Ki belki bir kırılma olur. AK Parti içinde böyle bir grup çıksa, partiyi yeniden pırıl pırıl bir zemine taşıyabilir. En azından muhalefet kendini tamamlayana kadar. Ama bir umudum yok. Umutsuzluğun umudu o!

Etyen Mahçupyan, “Bugün Erdoğan gerçekten de otoriter bir tarz sergilemekte ise bilimsel olarak söylenebilecek şey bugünkü koşullara adaptasyon açısından ona en doğal gelen tarzın bu olduğudur” dedi ve çok eleştiri aldı. Siz ne diyeceksiniz bu Erdoğan tahliline?
Etyen Mahçupyan’a şunu söylememiz gerekiyor: Eğer günün şartlarına göre insanların işlediği kusurları, kabahatleri hoş göreceksek, “1915’de yaşananlar günün şartları gereğiydi” diyenleri de hoş görecek mi? “Türkiye’nin o günün şartlarında Ermenileri katletmesi gerekiyormuş demek ki.” Böyle mi diyeceğiz?

Uzunca süredir, yükselip güçlenmesi için mücadele ettiğiniz dava arkadaşlarınızı eleştiren yazılar yazıyorsunuz. Bunların çoğu da sert eleştiriler. İktidar eleştirisi yapanların başına neler geldiği malum. Siz endişe etmiyor musunuz?
Evet, “Hiç mi korkmuyorsun” diye çok soruyorlar. Diyorum ki “Korkmam mı lazım?” Her yazımdan, her televizyon programından sonra bu tepkilerle karşılaşıyorum. “Sen kafayı mı yedin, korkmuyor musun?” Diyorum ki, ben hakaret etmiyorum, iftira atmıyorum niye korkayım ki? Beklentisi olmayan insanın korkusu da olmaz. Ne yapabilir, en fazla iftira atıp içeri atabilir. Devletle bir işim yok, gizli saklı işim yok, hatta hiç işim yok. Evimde oturup kitap okuyorum. Telefonum açık. “Acaba bir iş kapabilir miyim, ihale kapar mıyım” gibi dertlerim de yok. Bugüne kadar onların iktidarından tek çöp bile almadım. Acaba bir gazeteye atlayıp, bir köşe kapabilir miyim, böyle beklentilerim de yok. Beklenti olmayınca korkunuz da olmuyor. Sanırım insanlar bu korku havasını birbirlerine bulaştırıyorlar. Aslında beklentisi olan insanların korkusu herkese bulaşıyor.