Irak krizinin perde arkası...(6)

ABD Büyükelçisi Pearson, 30 Ocak 2003' te Başbakan Gül'ü ziyaret etti. Gemiler yola çıkıyordu. "Zaman azalıyor, kararınızı bekliyoruz," dedi.
Haber: Murat YETKİN / Arşivi

ABD Büyükelçisi Pearson, 30 Ocak 2003' te Başbakan Gül'ü ziyaret etti. Gemiler yola çıkıyordu. "Zaman azalıyor, kararınızı bekliyoruz," dedi. Gül, "Yarın MGK'da ele alacağız" yanıtını verdi. MGK bildirisinde Anayasa'nın 92'nci maddesinin işletilmesi konusunda hükümete tavsiyede bulunduğu açıkça ve ilk kez duyuruluyordu. Bunun adı Irak harekâtında ABD'ye kara desteği verilmesi için hükümetin önünün açılmasıydı.
Ne var ki 6 Şubat'ta Meclis yalnızca üs modernizasyonuna gelecek ABD askerlerine izin veren hükümet tezkeresini 193 ret oyuna karşı 308 oyla kabul etti. AK Parti grubu daha bu kadarında bile 53 fire vermişti.
İlişkiler daha ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Parris'in, "Telefonlarınıza çıkan olmaz" sözlerinde işaret edilen düzeye inmemişti; 24 saat geçmeden Bush'tan haber geldi. Daha önce kalıplarını aşarak iktidarda olmayan bir parti liderini, Erdoğan'ı kabul eden Bush, şimdi müzakereye geleceklerini saklamayan Türk Dışişleri ve Hazine bakanları Yakış ve Babacan'a randevu veriyordu. Heyet, 14 Şubat'ta Bush'la görüşmek üzere ABD seyahatine çıktı.
Powell evde tek başına
Yakış ve Babacan'ın, Bush'tan önceki önemli görüşmelerinden biri ABD Dışişleri Bakanı Powell ile gerçekleşti.
O günlerde basında, Türkiye'nin savaş zararlarına karşılık 92 milyar dolar istediği yazılıyordu. Oysa ortada bir derdini anlatamama sorunu vardı. 92 milyar dolar, talep edilen para değil, savaşın gelecek beş yılda yaratabileceği maliyetti. Yıllık ortalama zarar 18 milyar dolar olarak hesaplanıyordu. Savaş ve yıkıcı etkilerinin altı ay süreceği tahminiyle Ankara, aslında 9 milyar dolara göre hesaplar yapıyordu.
Yakış ve Babacan, Bush'la görüşmelerinden bir gün önce konuyu Powell ile konuşmaya karar verdi. Yakış saatine baktı; akşam 20.00'yi geçmişti. Saat uygunsuz olabilirdi, yine de önemine binaen Powell'ın ev telefonunu çevirmeye karar verdiler. Yakış Powell'a Bush görüşmesi öncesinde çözmeleri gereken bir sorun olduğunu söyledi.
Önce 92 milyar dolara açıklık getirdi. Türkiye'ye önerilen '2+2', yani 2 milyar askeri borç silinmesi ve 2 milyar ticari kredi, '2+4'e çıkarsa, Türkiye razı olurdu. Powell, "Bu mantıklı görünüyor" dedi. Yakış "Bir de," dedi, "yardımın iletilme mekanizmaları ve anlaşmadaki dil üzerine sorunlar var..." Powell, "Buyurun evime gelin" dedi.
ABD'nin Dışişleri Bakanı evde yalnızdı. Kapıyı kendisi açtı, konukların paltolarını tek tek aldı; yardımcısı Grossman ve Hazine Bakanı Taylor'ı da çağırmıştı. Yakış, Türkiye'nin tam destek verebileceğini belirterek, bunun 'mutabakat zabıtlarında yazıldığı şekliyle tam işbirliği' olarak kayda geçmesini istedi. Böylece muhtıralarda yazılanlar garantiye alınıyordu. Grossman itiraz etti; anlaşma niteliğe ilişkin olmalı, nicelikler belirtilmemeli, ihtiyaçlara göre ucu açık kalmalıydı.
Yakış, "Diyelim mutabakat zaptında 10 bin asker üzerinde anlaştık. Harekât başlayınca 200 bin asker geçirme ihtiyacı duydunuz. Bunu hangi ülke kabul eder?" diye sordu. Powell hak verdi. Grossman'a metinde bu yönde değişiklik yapılması talimatını verdi.
Anlaşma zemini sağlanmış gibiydi. Heyet büyükelçiliğe döndüğünde, "Bir çay, kahve bile vermediler" sözleri yayıldı. Olay Türk basınına "Bir bardak su bile vermediler" diye yansıdı. Doğrusu Powell'ın evinde yalnız olması ve bu yüzden ikramda bulunmamasıydı.
Heyet sonraki gün Bush'tan önce Güvenlik Danışmanı Rice'la görüştü. Rice açık konuştu: "Ayrıntılarda anlaşmak kolay. Ama karar vermeniz gerekiyor. Savaş gemilerimizin bir kısmı Akdeniz'e ulaştı. Bir kısmı da yolda. Gemilerin rotasını çevirmemiz için 18 Şubat tarihi bizim için önem taşıyor." Diplomatlar, Powell'la uzlaştıkları zeminin kaybolduğunu fark etti. Tahminleri, Grossman ve Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz'in devreye girerek metni eski haline getirdiğiydi.
'Teksaslı at tüccarları'
Yakış, Gül'ün mektubunu elden Bush'a iletti. Mektupta, "Sonuç almak için görüşmeler tamamlanmalı. Ancak adamlarınız bizi anlamıyor" diye yazıyordu. Bush sakin ama net konuşuyordu. Türkiye ABD'nin en yakın dost ve müttefiklerindendi. "Gemi ve askerlerimiz kararınızı bekliyor" dedi. Yardım konusundaysa, "Elimizden bu kadar geliyor. Hiçbir ülkeye bu kadarını vermedik" diye konuştu; zaten fazlasını vermek istese Kongre reddederdi.
Yakış, Başkan'ın "Bizden bu kadar," dediği miktar üzerine konuşmaya karar verdi: "2 milyarı askeri tedarik, 4 milyarı bağış olmak üzere 6 milyar dolar deniliyor. Bu nihai rakam mı?" diye sordu. Yanıt, "Evet" oldu. Yakış üsteledi: "Biz buraya pazarlık için gelmedik. ABD'ye yardımcı olmak istiyoruz ama, siz de bize yardımcı olun."
Bush güldü: "Memleketim Teksas'ta at tüccarları vardır. Bunlar söze, 'Ben at tüccarı değilim' diye başlar. Ama pazarlık bittiğinde bir bakarsınız, iç çamaşırlarınızla kalmışsınız. Sizinki de öyle olmasın. At pazarlığı yapmak kötü bir şey değil, yapılabilir. Ama verebileceğimiz miktarı söyledim." Yakış, "Niyetimiz at pazarlığı değil," diye yineledi. "Bu bizim için zor bir karar. Halk karşı. AB'den tepki var. Meclis'i ikna etmemiz, onun için de önce kendimizi ikna etmemiz gerekiyor."
Babacan, "Size yardımcı olmamız için bize yardımcı olun" dedi. Bush son sözü söyledi: "Dün Powell'la görüşmüşsünüz, söyledikleri geçerlidir."



Müzakereler kesilirken
Yakış, Beyaz Saray'dan çıkarken, "ABD tüm hazırlığını 18 Şubat 2003'e göre yapmış. Ama tarihin birkaç gün kayması mı önemli, tezkerenin reddi mi? Paket üzerinde anlaşınca tezkere Meclis'e gelir" diyordu. Ankara'ya döndüğünde oluşan manzara ise umut vermiyordu:
Amerikan heyeti, ABD'deki görüşmelerden haberdar değilmiş gibi davranıyordu. Hatta müzakere heyetindeki asker kökenliler, Powell'ın eski genelkurmay başkanı olmasına atfen, "O artık askeri bürokraside değil. Bizim adımıza söz veremez" diyorlardı. Durum 16 Şubat'ta Başbakanlık'taki koordinasyon toplantısında ele alındı.
Sonuç çıkmayınca Gül, 'Amerikan askerini Irak'a geçmesi amacıyla kabul, Türk askerini Irak'a gönderme ve hava sahası açmayı' içeren ikinci tezkereyi, 18 Şubat'ta Meclis'e göndermekten vazgeçti. Erdoğan'ın 19 Şubat'ta, "Sözlü taahhüt kabul etmeyiz. Kongre onayı gerekiyor," demesi ipleri iyice gerdi. Mutabakat muhtırası son halini almış, ancak imzalanmamıştı. Tezkere Meclis'ten geçince muhtıranın yürürlüğe girmeyebileceği y olunda endişeleri vardı. Ankara'daki ABD heyeti 20 Şubat'taki randevularına gelmedi. Müzakereler kesilmişti.
ABD'nin blöf yapmadığı belliydi: Körfez'deki asker sayısı 210 bine ulaşmıştı.
Türkiye üzerinden Irak'a girmesi beklenen 35 bin kadar askerin büyük kısmı ise Doğu Akdeniz'e ulaşmış, Ankara'nın kararını açık denizde bekliyordu.
O günlerde Ankara'yı rahatlatan tek gelişme, NATO'nun Patriot ve AWACS gönderme kararı oldu.
Manevra alanı daralıyordu. Gül, tezkereyi 24 Şubat pazartesi günü Bakanlar Kurulu'na getirmeye karar verdi


Şoktan sonraki baskılar
3 Mart öğle saatlerinde Türk ve dünya televizyonları Ankara'da herkesin kanını donduran görüntüler yayımlamaya başladı. Barzani liderliğindeki KDP'nin kontrolündeki Erbil şehrinde toplanan 50 bin gösterici "Kürdistan Türkiye'ye mezar olacak"
sloganıyla yürüyüşe geçmişlerdi. Dahası, gösterilerin dört ayrı yerinde Türk bayrakları yakılmıştı. Hareket kendiliğinden değildi. ABD'nin Irak'taki gizli servis ve askeri personeliyle irtibat içinde olan Barzani'nin KDP'si tarafından örgütlenmişti.
Türk bayrağının yakılma fotoğrafları 4 Mart günkü gazetelerin birinci sayfalarındaydı ve Erdoğan tezkerenin reddinden sonraki ilk AKP Grup toplantısına bu gerilimde girdi. "Gelişmelerin dışında kalmamamız gerek" sözü, toplantıdan en çok akılda kalan mesaj oldu. Gül ertesi gün Katar'ın başkenti Doha'da yapılacak İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) toplantıları için yolculuğa çıkmadan önce ABD Büyükelçisi Robert Pearson'la görüşmek istedi. Dışişleri danışmanı Gürcan Türkoğlu ABD Büyükelçiliği ile temas kurdu. Zaten Pearson da onu görmek istiyordu.
Gül, bu gösterilerin arkasında Amerikalıların, özellikle de Kürtlerle çalışmak isteyen CENTCOM ekibinin kışkırtmalarının bulunduğuna inandığını Pearson'a bu açıklıkta söylemedi.
Ama tepkisinden bu imayı anlamak mümkündü. Türk askeri bölgeye girmeye mi kışkırtılmak isteniyordu?
Pearson konuyu doğrudan tezkere oylamasına çekti. Tezkerenin geçmesi halinde yürürlüğe girecek olan mutabakat muhtırası Türkiye'nin endişelerine yanıt verecekti. Evet büyük şehirler dışında tutuluyordu ama Kuzey Irak'ın kontrolü, Türk komutan altındaki Türk birliklerine veriliyordu.
Pearson "Meclis kararına saygılıyız, ama..." diye yeni bir paragraf açtı ve devam etti. ABD, 1 Mart oylamasının henüz her şeyin sonu olmadığını düşünüyordu. Malzeme ve asker yüklü gemileri Kızıldeniz'i geçerek Arap Yarımadası etrafından Basra Körfezi'ne ulaştırmak, birkaç gün daha beklemekten hâlâ daha elverişsizdi. "Sizin yeni bir tezkere sunmanızı umuyoruz, bunu bekliyoruz," dedi Pearson. "Bu beklentimizin boşuna olup olmadığını söyler misiniz? Bu beklentiyi boşa çıkaracaksanız, bunu bilmek isteriz." Amerika, "Bizi oyalamayın, hayır diyecekseniz şimdi söyleyin," demek istiyordu.
Başbakan zorda
Gül zor durumdaydı. Bir yandan Genelkurmay'dan ve Dışişleri'nden gelen "Oyunun dışında kalıyoruz," uyarıları, diğer yandan iki gece önce aldıkları "Siirt seçimleri ardından bakarız" kararı, yanıt vermesini zorlaştırıyordu. Bir de Erbil olayları çıkmıştı. Pearson'a "Kuzey Irak'taki durum hakkındaki endişelerimiz giderilirse, tezkere yeniden düşünülebilir," diye yanıt verdi. Gül, ABD'ye özetle 'Kürtlere hâkim olmayı garanti ederseniz varız," diyordu. Büyükelçi bu durumu Washington'a ileteceğini söyledi. Dışişleri Bakanı Yakış görüşmeyi merak eden gazetecilere, "ABD' den bazı yanıtlar bekliyoruz," demekle yetindi.


Ve Meclis konuştu: Hayır
Bakanlar Kurulu 24 Şubat 2003'te, 6.5 saatlik toplantıdan sonra tezkereyi imzaya açtı. Ne var ki, hükümetten bakanlar, iktidar partisinden milletvekilleri ve kamuoyundan yükselen tepkiler ciddileşiyordu. CHP lideri Baykal da sert bir muhalefet yürütüyordu.
Tezkere Meclis'e yollanmıştı ama Erdoğan 25 Şubat'ta, 'Anlaşmaya varıldı mı' sorusuna, "Hayır," yanıtı veriyordu. Tezkerenin o gün oylanmayacağı belli olmuştu. O gün Erbil'den gelen haberler, Türk taleplerinin karşılanmadığını gösteriyordu. Irak operasyonunun teorisyenlerinden ABD Başkanı'nın Ortadoğu temsilcisi Khalilzad'ın Erbil'e gidip durumu kontrol altına almak istemesine rağmen, Kürt Meclisi 'Türk askeri gelirse karşı koyarız' açıklaması yapmıştı. Meclis kulisi bu haberle çalkalanıyordu.
Gerilim doruktaydı. Washington, 'önce Meclis izni, sonra mutabakat' derken, Ankara da 'Önce mutabakat, sonra izin' diye diretiyordu. Hükümet, Meclis'in başka türlü ikna edilemeyeceğini düşünüyordu.
Yeni tavsiye yok
Oylama MGK'nın ertesi günü, 1 Mart'ta yapılırsa, kamuoyu Türkiye'nin ABD yanında savaşa girmesinin sorumluluğunu (yasal gerçek öyle olsa da) yalnızca hükümete yıkmayacak, askerlerin onu zorladığını düşünecekti. Belki bu sürede tezkereye temel oluşturacak mutabakat muhtırasındaki pürüzler de giderilirdi. Evdeki hesap çarşıya uymadı. 28 Şubat'taki MGK bildirisinde hükümetin aradığı türden bir tek destek cümlesi yer almadı.
İktidar milletvekillerini etkileyen yalnızca grup içi gelişmeler değildi. Meclis, Irak savaşında ABD'ye verilecek desteği görüşmek için toplanırken, 1 kilometre ötede, Sıhhiye'de toplanan on binlerce kişi 'Savaşa hayır,' sloganları atıyordu. Miting yalnız sivil toplum örgütlerini değil, sıradan vatandaşı kapsayacak şekilde genişlemiş, Ankara'da eşine az rastlanır bir gösteriye dönüşmüştü. Kritik oturuma bu havada başlandı. Oylamaya 533 milletvekili katıldı. 264 kabul, 250 ret, 19 çekinser oy kullanıldı. Anayasa'nın 96'ncı ve Meclis İçtüzüğünün 146'ncı maddeleri, Meclis kararının katılanların salt çoğunluğuyla alınabileceğini öngörüyordu. 533 vekilin katıldığı oturumda salt çoğunluk 267 idi. Oysa hükümet tezkeresine verilen destek 264'te kalmış, yani 'karar oluşmamıştı.' Türkiye Büyük Millet Meclisi, hükümetin ABD'yle işbirliği kararına "Hayır," demişti.
Bunu muhalefetteki CHP'yle birlikte 'hayır oyu kullanan' 100 AK Partili sağlamıştı.


Fırtına sonrası iktidar partisi
AK Parti kurmayları beklenmeyen sonuç karşısında 1 Mart o akşamı olağanüstü toplandı. Toplantıya Başbakan Gül'ün yanı sıra, Erdoğan, Yakış, Savunma Bakanı Gönül, Babacan, Başbakan Yardımcıları Şahin, Yalçınbayır ve Şener ile Adalet Bakanı Çiçek katıldı.
Gül de, Erdoğan da 1 Mart akşamı Meclis'i açık tutarak yeni bir tezkere oylamasına gitmeyi hem küçültücü ve yanlış, hem de riskli bulmuşlardı. Soru, Genel Kurul'un yeniden açılacağı 4 Mart'ta günü yeni bir tezkerenin getirilip getirilmeyeceğiydi. Erdoğan tepkiliydi. Ne de olsa hem şubat başındaki üs modernizasyonu tezkeresinde, hem de asker tezkeresinde milletvekilleri önünde otoritesini ortaya koyan o olmuştu.
9 Mart seçimi
Üç gün arayla ikinci bir risk almak, hem de 9 Mart'ta Siirt'te yapılacak telafi seçimiyle başbakanlığa bu kadar yaklaşmışken otoritesini ikinci kez zedeletmek akıl kârı görünmüyordu. Birkaç gün beklenebilirdi. Kararın ertesi sabah toplanacak MKYK'yla da paylaşılmasına, ancak yeni bir tezkere fikrinin 9 Mart seçimi ardından gündeme alınmasına fiilen o gece karar verildi.
Ancak o gece orada bulunanların bir kısmını şaşırtan bir gelişme daha yaşandı. Toplantının daha başlarında Zapsu, Erdoğan'ın bilgisi dahilinde Washington'ı, Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz'i aradı. Özellikle Dışişleri yetkililerinin şaşkınlık dolu bakışları altında Wolfowitz'e
"Merak etmemesini, tezkerenin yakında yeniden Meclis'e gönderileceğini ve bu defa geçeceğini sandığını" söyledi. Zapsu daha sonra New York Times'la konuştu. İki gün sonraki gazetede yayımlanacak demecini verdi: Erdoğan ABD için risk almış ve prestij kaybına uğramıştı. Bir yenilgi daha yaşayamazdı.
O nedenle Siirt seçimleri beklenmeliydi. Bu arada Türkiye'nin, hükümetin elinde Meclis'e yeni bir tezkere sunabilecek kadar yeni malzeme olmalıydı. Açıklama en azından ABD yönetiminin ertesi gün "Siyasi iradeye saygılıyız," açıklamaları yapmasını sağlayacaktı.
--------------------
YARIN: Ağır kriz günleri