İsrail'e söyleyin...

İsrail'e söyleyin...
İsrail'e söyleyin...
Geçmişte Filistinlilerle birlikte İsraillilere de sözünü dinletebilen Türkiye, bugün 'İsrail'e söyleyin' diye başlayan cümlelerle 'Gazze'lilerin derdine derman arıyor.
Haber: DENİZ ZEYREK - deniz.zeyrek@radikal.com.tr / Arşivi

1994’ten beri Türk dış politikasını yakından takip ediyorum. Gözlemlediğim kadarıyla ekonomi , askeri güç gibi evrensel dinamikler dışında üç önemli dinamiği vardı Türkiye’nin dış politikasının.
İlki saldırgan olmayışı; ikincisi düşman taraflarla kurduğu iyi ilişkiler ve jeopolitik konumu sayesinde arabuluculuk, kolaylaştırıcılık gibi roller üstlenebilmesi; üçüncüsü ise batıdan, yani AB, NATO, OECD gibi uluslararası ittifakların içinde ve yanında yer alması. En büyük sorunu ise statükoculuğuydu. Bu genel çerçeve bir yılda üç-beş bakan değişikliğinin olduğu yıllarda da tek parti iktidarlarında da böyleydi.
Merhum İsmail Cem’in bu 3 dinamiği kullanma biçimi, Türk dış politikasının sıçrama yaptığı ilk dönemdi. AK Parti iktidarının ilk 5 yılında da ekonominin, dolayısıyla da ordunun güçlenmesi, sivil siyasetin statükoyla hesaplaşması (Kıbrıs sorununa bakışın değişmesi, Ermenistan ile normalleşme girişimi, komşularla iyi ilişkiler kurma arayışı vs.) bu üç dinamiği daha da güçlendirdi. “Komşularla sıfır sorun” söylemi, barışçıl dış politika markasına dönüştü. Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül önderliğindeki (Ahmet Davutoğlu’nun da ‘akıl hocası’ olduğu) diplomasi ekibi, taraflarla kurduğu iyi ilişkiler sayesinde Suriye ve İsrail, Irak’taki Şii ve Sunni gruplar, Suriye ve Suudi Arabistan, Bosna ve Sırbistan gibi Ortadoğu’dan Afrika’dan Balkanlara çok fazla sorunlu bölgede arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık faaliyetlerinde büyük mesafe kat etti. Aynı dönemde Türkiye’nin AB üyelik sürecindeki olumlu gelişmeler; Afganistan, Libya, Bosna gibi ülkelerde, NATO ve AB’nin barış operasyonlarına verilen aktif destek, müttefiklerin Türkiye’ye güvenini ve ilgisini artırdı. İran’ın nükleer çalışmalarından, İsrail-Filistin sorununa dek birçok uluslararası krizde, Batılı müttefikler, Türkiye’nin devreye girmesini istedi. Gül Cumhurbaşkanı olduktan sonra Ali Babacan’ın döneminde çok parlak işlere imza atılmasa da Türkiye’nin çizgisi devam etti.

Hiçbir şey eskisi gibi değil
Ahmet Davutoğlu’nun dümene geçmesiyle diplomasi otomobilinin hızı ve menzilinin başdöndürücü şekilde arttığını söylemek yanlış olmaz. Ülkenin 300 beygirlik Ferrari’ye benzetildiği açıklamalar da Davutoğlu’nun özel uçağıyla bir hafta içinde 5 ülkeye uğradığı turları da aynı günlere denk gelir.
Ancak, hız ve menzil limitleri aşıldıkça, otomobil de teklemeye başladı. Hepsini tek tek yazıp canınızı sıkmak istemem. Hiçbir şeyin, ‘eski günlerdeki’ (2007’deki) gibi olmadığını anlamak için birkaç örnek vermek şart: Ermenistan ile normalleşme yalan oldu. Bir dönem İsrail ve Suriye’yi aynı masaya oturtup barıştırma kapasitesi olan Türkiye, iki ülke ile de ‘düşmanlıktan bir önceki aşama’ya geçti. Uğruna BM Güvenlik Konseyi’nde farklı oy kullanıp müttefiklerini karşısına aldığı İran, Türkiye üzerinden gizli gizli silah gönderdiği Suriye ile bir olup Türkiye’ye ve dünyaya meydan okumayı sürdürdü. Irak’ın yeni Şii yönetiminden gelen tehditleri yazmaya bile gerek yok. Bu örnekleri Türkiye’nin diplomasi ekibine hatırlatınca, “sorumlusu biz değiliz” yanıtını alıyorsunuz. Onlara göre Türkiye’nin ilkelerinde, vizyonunda stratejisinde, niyetinde, değişen birşey yok. Değişen, Ermenistan, İran, Irak, Suriye ve İsrail yönetimleri.
Velev ki öyle, yaşanan bütün krizlerin kaynağı ve sorumlusu komşular olsun. Peki ya sonuç?
Geçmişte Filistinlilere de İsraillilere de sözünü dinletebilen, iki taraf arasındaki gerilimleri düşürme konusunda bütün dünyanın aracı olarak devreye sokmak istediği Türkiye, bugün ABD’nin, Mısır’ın kapısını çalıyor ve telefonun ucunda “İsrail’e söyleyin” diye başlayan cümlelerle ‘Gazze’lilerin derdine ‘hariçten’ derman arıyor.

OBAMA RANDEVU VERMİYOR
ABD seçimlerinin üzerinden 11 gün geçti. Sandy kasırgası yüzünden yeterince sıkıntıda olan Barack Obama, seçimin hemen arkasından eski CIA Başkanı David Petreaus’un merkezinde olduğu bir krizle boğuşmaya başladı. Bu da yetmez gibi, daha kabinesini kuramadan İsrail Gazze’yi kuşattı. Obama’nın bu kadar işin içinde konuk ağırlaması zor görünüyor, ama Başbakan Erdoğan’ın da bir Washington ziyareti için nabız yokladığı konuşuluyor.
Erdoğan’ın konuşmak isteyeceği çok konu olabilir. Ancak Obama için durum farklı. ABD kaynaklarına göre, son yüz yüze görüşmeden bugüne, yeniden bir araya gelmeyi gerektirecek bir gelişme yok. Türkiye’nin talep ve görüşleri aynı, ABD’nin de bunları karşılama konusunda bir adım öteye gitmesi söz konusu değil. Aksine, seçim sonrası Kongre’nin siyasi tablosu Türkiye aleyhine değişmiş. İsrail’le ilişkiler ile insan hakları ve özgürlükler karnesindeki manzara Kongre’nin Türkiye’ye bakışını belirliyor. Bir taraftan ABD’ye güvenmeyip, diğer taraftan ‘ PKK ’ye karşı daha fazla işbirliği’ talebi ABD güvenlik bürokrasisinin tepkisini çekiyor. ‘Yükselen yıldız’, Mısır Cumhurbaşkanı Mursi’yi de unutmamalı. Erdoğan’ın bölgedeki rolü ile birlikte, Obama’nın gönlünü de çalmış durumda.