Kemal Derviş siyasete değil ekonomiye aday

Kemal Derviş siyasete değil ekonomiye aday
Kemal Derviş siyasete değil ekonomiye aday
2001 ekonomik krizinin ardından dışarıdan atandığı kabinede ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı yapan Kemal Derviş, 7 Haziran seçimleri öncesinde CHP'ye verdiği taahhüdü tekrarladı: Eğer sosyal demokrat bir programı oluşturacak hükümet kurulabilirse görev alırım.

RADİKAL - Ekonomiden Sorumlu eski Devlet Bakanı ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanı Kemal Derviş, “Siyasetin sert üslubunu, kırıcılığını sevmiyorum. Hatta çok üzülüyorum. Ben siyasete dönmedim. Aday değilim. Ama Türkiye'nin müthiş bir potansiyeli, dinamiği, insan enerjisi var. Geleceği çok iyi olabilir. Yaşım ilerlemesine rağmen, bu ülkeye bir katkıda bulunabilirsem bunu yapmak istiyorum. Dünyada 60 ülkede çalıştım. Uluslararası ilişkilerde tecrübem var. Ailemin çoğu burada… Partide de güçlü bir kadro var. Eğer hakikaten sosyal demokrat programı oluşturabilecek bir hükümet kurulursa sözüm tam: Ekonomiye yön verecek bir görevi kabul ederim” dedi.

CHP’nin Kürt meselesi hakkındaki politikalarıyla ilgili de konuşan Derviş, “Bence CHP anadil serbestisinde olsun, Kürt kimliği konusunda olsun, şiddet içermeyen her türlü görüşe saygı göstermeli ve farklı görüşlerin de özgürlüğünü savunan gerçek bir ilerici sosyal demokrat parti olmalıdır. Türkiye'de bunu umut eden geniş bir kitle var. Ve Kılıçdaroğlu başkanlığında çok ciddi adımlar atılıyor” diye konuştu.

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’ın Kemal Derviş’le yaptığı söyleşi şöyle:

- 1973, CHP'nin tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bugün de parti önemli bir dönüşüm yaşıyor. Sizce 73 çapında bir değişim mi bugünkü de?

Çok önemli bir değişim, ama çok geç kaldı. Dediğiniz gibi 73'de Ecevit’le bunun başlangıcını yaşadık. Sonra Erdal İnönü zamanında da buna yaklaşan bir anlayış yükseldi. Fakat tam kendini anlatamadı, başaramadı.

- Neden Yunanistan’da, İspanya’da sol iktidara yürürken, Türkiye’de yerinde sayıyor?

Deniliyor ki, “Avrupa’da sosyal demokrasi, sendikalara, işçi sınıfına dayalı bir harekettir. Hiçbiri ulus devlet kurucusu değildir. CHP ise ulus devletin kurulmasına öncülük ettiği için, ulusalcılığa dayalı bir kökeni var. Bu iki kökenin uyum sağlaması zor”.

Ama ben biraz daha geriye gittiğimiz zaman ortak bir köken olduğu kanaatindeyim. O köken de aydınlanma... Yani bilime, insana dayalı felsefe... Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatına, düşüncelerine baktığımız zaman, aydınlanma çağıyla uyumunu görüyoruz. Belki 30’ların dünya koşullarında zorunlu olarak katı ulusalcı bir Kemalizm yükseldi. Fakat esasen Osmanlı ve Türkiye aydınlanmasının Fransa'daki, Almanya'daki, İngiltere'deki aydınlanmayla ciddi entelektüel bağları olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla hem sosyal demokrat, hem Kemalist olmak mümkün ve gerekli.

KÜRTLERLE ESAS ÇELİŞKİ

- Neden bir uyuşmazlık yaşandı bugüne kadar?

Çünkü ulus devlet çok zor kuruldu Türkiye'de… Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda nüfusun önemli bir bölümü göçmendi. Böyle çok kökenli bir topluluktan bir ulus devlet çıkartıldı. Ve bu ulus devlet herkese eşit haklar vermek istedi. Ancak gayrimüslimler ya da Kürtler konusunda bu, tam gerçekleşemedi. Bu yüzden CHP'deki ulusalcılıkla, Kürtlerin demokratik hakları ve sosyal demokrat yaklaşımın çelişkisi ortaya çıktı. Kemalizmle sosyal demokrat felsefenin çelişmesinden çok, Türkiye bir ulus devlet kurarken önemli bir aidiyeti olan ve bu aidiyeti koruyan kalabalık Kürt nüfusun, o ulus devlette gerçek yerini bulamaması çelişkisi söz konusuydu. Esas sürtüşme noktası orada...

ERDAL BEY BAŞARABİLSEYDİ

- Erdal İnönü’nün SHP’si bu çelişkiye bir çözüm arayışıydı; değil mi?

Evet. 20 yıl önce Kürtler, Erdal Bey’in isteği doğrultusunda, o zamanki orta sol şemsiye altında toplanabilse ve demokratik bir Kürt hareketi oluşabilse, Türk sosyal demokrasisi de onu taşıyabilseydi, çok daha güzel günler yaşayacaktık. Ama bu olmadı. Bazı güçlü ülkelerin bunu istememesi de önemli rol oynadı.

Şimdi bu kaynaşma bence ilk kez, ama farklı bir yapıda oluyor. HDP kuvvetli bir parti. “Kürt partisi” demiyorum çünkü kendileri de demiyor artık. Ama HDP'nin “Türkiye partisi” olması müthiş olumlu bir gelişme.

CHP'nin de herkesten daha fazla özgürlükçü olması gerekir. Ben daha 2003’te  türbanlı kızların üniversiteye gidebilmesini savundum. O zaman CHP’de azınlıktaydım. CHP 20 yıl sonra bu noktaya geldi.

Bence CHP anadil serbestisinde olsun, Kürt kimliği konusunda olsun, şiddet içermeyen her türlü görüşe saygı göstermeli ve farklı görüşlerin de özgürlüğünü savunan gerçek bir ilerici sosyal demokrat parti olmalıdır. Türkiye'de bunu umut eden geniş bir kitle var. Ve Kılıçdaroğlu başkanlığında çok ciddi adımlar atılıyor.


- Bu adımlar toplumdan karşılığını alıyor mu sizce?

Toplumun güvenmesi biraz zaman alıyor tabii...  Şunu görmeliyiz: Aidiyet siyaseti CHP’nin lehine değil; ister din aidiyeti, ister etnik aidiyet olsun… Ama uzlaşma, sosyal demokrasinin lehine olur. CHP'nin herkesi kucaklaması lazım. Biz, sosyal demokrasiyi, barışı ve eşitlikçi bir devleti savunuyoruz. Piyasaya da yakınız. Ancak piyasanın herkesin lehine işlemesi için denetlenip düzenlenmesi lazım. Bunu yapacak olan kurumlar da siyasal değil, teknik ve özerk olmalı. Özel girişimciler birbiriyle yarışacak, bu yarışın enerjisi ve girişimcilikle toplum ilerleyecek ve bu herkese yararlı olacak.

- İş çevreleri, uluslararası çevreler de CHP’ye mesafeli... Sizce bu yeni strateji bu güvensizliği gidermeye yeter mi?

Geçmişte CHP ekonomik alanda bazen çok muhafazakar kaldı.. Atatürk döneminde özel sektöre dayanmak mümkün değildi; ister istemez kalkınma, devlet sektörü ile ilerledi. Sonra savaş oldu. Savaşta büyümek zordu. Dünya harabe haline gelmişti. Türkiye bunlardan korunuyordu. Ondan sonra CHP kimse zorlamadan demokrasiye geçti. İşçilere haklar verildi. İsmet Paşa da hiçbir zaman özel sektör düşmanı değildi, devlet tarafından zengin yaratma politikası gütmedi.

Ama sonraları CHP, Boğaz köprüsü, renkli televizyon gibi bazı büyük projelere karşı çıktı ki, ben bunu yanlış bulmuştum.

Bugün de büyük havalimanları önemli, demir yolları çok önemli... 3. havaalanı gerekli Türkiye'ye... Ama bunu doğayı tahrip etmeden, en doğru yere, özel çıkarların karışmadığı şekilde, bölgede yaşayan halkın çıkarlarına uygun olarak, ihtiyaçları doğrultusunda kurmak lazım. 'Yok olmaz' demek yetmiyor.

YENİ PROJE TÜRKİYE'Yİ UÇURUR

- CHP'nin “Merkez Türkiye” projesine katkınız oldu mu?

Projenin ayrıntısında katkım olmadı, ama genel strateji olarak kendine duvar koyup ardına saklanan, küreselleşmeden çekinen, bir Türkiye yerine, küreselleşmeden payını alan bir Türkiye olmayı savundum hep...

CHP bir ara kimlik, aidiyet siyaseti yaptı. Hiç yapmaması gerekirdi. Aslında CHP'nin ekonomi alanında siyaset yapması,  çoğu dar gelirli, orta gelirli milletin temsilcisi olması, onların ihtiyaçlarını gözetmesi lazımdı. Ben hep bunu önerdim. Ama CHP, yıllarca Cumhuriyet, laiklik söylemini gerçek sosyal demokrat bir toplum anlayışıyla birleştiremedi.

Şimdi bence bu kampanyayla aşıyor. Ve bence yanıtını da almaya başlıyor. Tabii dar bir zaman… İnsanlar fikirlerini 5-6 haftada değiştirmiyor. Ama olumlu tepki olduğu da belli bence... Türk insanının işe, istihdama, eğitime, sağlığa ihtiyacı var. Bir de bu küresel dünyada yer edinmeye... Bu proje o bakımdan önemli.

Bizim Rusya gibi, İran gibi doğal kaynaklara dayalı bir ekonomimiz yok. Eğer yönetilebilirse uygun bir coğrafyamız var. Köprü vaziyetindeyiz. Türkiye bunu kullanabilirse, enerjide, suda, doğalgazda, turizmde Afrika'dan Almanya'ya, Rusya ve Çin'den Fas’a İspanya'ya kadar giden bölgeyi birbirine bağlayan bir alt yapı kurulup Avrasya ve Afrika bölgesinin önemli bir bölgesi olabilirse, uçar.


- Ekonominin, sizin 2001’de attığınız temeller üzerine bu zamana kadar geldiği, AKP'nin ilk dönemki mali başarısının buna bağlı olduğu hep söylendi. Fakat son yıllarda bir tıkanma görüyoruz. İşsizlik, enflasyon, büyüme hedeflerde ciddi şaşmalar var. Nereye doğru gidiyor sizce?

Ekonominin sağlığı da insan sağlığı gibidir. Bir insan kalp hastalığı geçirdiğinde hastaneye kaldırılır. Yatağa yatırırsınız, ameliyat olur. Sonra bir dinlenme evresi olur. Ardından spor yapmaya başlar.

Hastalık döneminin ekonomik siyasetiyle, sonrasının siyaseti aynı olmaz. Hastaya antibiyotik veriyorsanız, “ Hayat boyu antibiyotik al” denmez.

- Hasta nerede tıkanmaya başladı?

Ciddi adımlar atmıştık. Kurumlar özerkleştirildi, güçlü bir Merkez Bankası inşa edildi. Reformlar yapıldı. 2002'den 2007'ye kadar bu yolda devam edildi. Ciddi bir devlet yapısı ve olumlu bir demokratik tablo vardı. Türkiye Batı’da güven yarattı. Ben de çok mutluydum. 2005'te BM Kalkınma Teşkilatı’nın başına geldim. CHP’liydim ama Türkiye'yi övmek mutluluk veriyordu.

2007'de hafif bir tükenme sezildi. Yapısal reformlara ihtiyaç vardı. Yapılmadı.

Sonra 2009 krizi ile Türkiye tökezledi. Krizden nispeten iyi çıktı. Ancak özel borçlanmaya geçiş oldu. Hane halkı da borçlandı. Merkez Bankası'nın enflasyon hedefleri hiç tutmadı.

2011'den sonra tamamen bozulma başladı. Torba yasalar, İhale Kanunu’nun onlarca kez değişmesi, Merkez Bankası'nın hükümetle açık açık çekişmesi ve güvenin azalması... Kutuplaşma, bizi bu günlere getirdi.

- Bugün durum ne?

Büyüme artık yüzde 7 değil, yüzde 2,5 civarında. Bu sene seçim ekonomisiyle birlikte belki yüzde 3’ü bulur. Ancak üretim yapımız, yüzde 2'ye işaret ediyor. Petrol fiyatları düşmeseydi daha da kötü olacaktı. Kimse yatırım yapmıyor;  ne içeride ne de dışarıda teknoloji, istihdam getiren yatırım var. Kısa vadeli para oyunları var. Bunun da temel nedeni güvensizlik...

Türkiye, dünyanın en düşük tasarruf oranına sahip ülke… Yüzde 3-4'ü çok aşan cari açık demek, ekonomik geleceğimizi dışarı bağlamak demektir. Çok milliyetçi geçinenler, bazen buna aldırmıyorlar. Ben dışarıya fazla bağımlı bir yapıyı olumlu bulmuyorum. Esas yatırım gücümüzü içeride yaratmamız lazım. Bu da iç tasarruf yoluyla olur. Bu göstergede şu anda dünya sonuncusuyuz.

- Seçim sonrası gelecek iktidarı ne bekliyor?

Önümüzde 2001 türü bir kriz yok. Ama sıfır büyüme tehlikesi var. Özel borçlanma daha da artarsa kriz de gelebilir tabii. Yüzde 2,5-3 büyüme ve artan işsiz nüfusla dünya yarışında Türkiye nasıl kendini gösterebilir? 2023'de nasıl 10. sıraya varacak? Çok ciddi önlemlere, iç barışa ve güvene ihtiyacımız var. İyi yetişmiş gençler, geleceğin Türkiye'de olacağına inanacak. İsteyen Türkçe, isteyen Kürtçe konuşacak. Ancak böyle bir barış ortamında büyüme mümkün…

- Bu projelere kaynak yaratmak kolay mı?

Emekliye ikramiye, asgari ücret artışı gibi kalemler tasarruf önlemleriyle rahat finanse edilebilir. Esas büyük projeler için yeni kaynak lazım. Statik muhasebe hesabından, dinamik muhasebe hesabına geçmek lazım. Türkiye yüzde 2 büyümeyle giderse bu projelere kaynak olmaz. Kaynak yaratmak için büyüme oranı en az yüzde 5'e çıkmalıdır. Sadece asgari ücretin değil, bütün ücretlerin yükselmesi lazım. Özel girişimcinin, karlı ve rahat şekilde yatırım yapabilmesi lazım. Aslında formül çok basit: Güvenin tasarrufa, tasarrufun yatırıma, yatırımın da üretime ve istihdama yol açması lazım. Mantık zinciri budur. Sosyal barış da buna bağlı.

- Seçim dönemi geldiniz. Sizin siyasi taahhüdünüz ne?

Siyasetin sert üslubunu, kırıcılığını sevmiyorum. Hatta çok üzülüyorum. Ben siyasete dönmedim. Aday değilim. Ama Türkiye'nin müthiş bir potansiyeli, dinamiği, insan enerjisi var. Geleceği çok iyi olabilir. Yaşım ilerlemesine rağmen, bu ülkeye bir katkıda bulunabilirsem bunu yapmak istiyorum. Dünyada 60 ülkede çalıştım. Uluslararası ilişkilerde tecrübem var. Ailemin çoğu burada… Partide de güçlü bir kadro var. Eğer hakikaten sosyal demokrat programı oluşturabilecek bir hükümet kurulursa sözüm tam: Ekonomiye yön verecek bir görevi kabul ederim.

'SİYASET YUMUŞARSA TÜRKİYE UÇAR'

- Ekonomiyi düzeltecek bir plan var mı aklınızda?

Ekonomist olarak bunu söylerken üzülüyorum ama işin asıl çözümü siyasette... Siyaset yumuşasa, ulusal bir dayanışma, güven ortamı yaratılabilse Türkiye uçar. Vatandaş seçimde bu “Biz uzlaşma isteyenleri destekliyoruz” mesajı göndermeli...

Üniversitedeki görevim nedeniyle partizan gibi konuşamam. CHP'de de bir yetkim yok. Her parti tek başına kazanmak ister elbette... CHP kendine yüzde 35 hedefi koydu. Bence yüzde 30’a yakın bir sonuç başarıdır. Ama şu anda Türkiye'de eksik olan şey, uzlaşma kültürü... Bu seçimde iki şey çok önemli:

1) Bundan sonraki hükümetin koalisyon olması. Almanya'ya bakın Hristiyan demokratlarla sosyal demokratlar anlaşma imzaladılar. Birbirlerine girmeden idare ediyorlar. Örnek almamız lazım. Uzlaşma, koalisyonla çok daha rahat olur.

2) HDP'nin Kürt kimliğini, şiddete başvurmadan, demokratik yoldan savunan yaklaşımının Meclis’e taşınması... Eğer taşınmazsa, Türkiye demokrasisi için ciddi sıkıntılar çıkar. Ben CHP'liyim ama HDP'nin Meclis’te olması hepimiz için, barış için son derece önemli.

Derviş’in gözüyle liderler

Selahattin Demirtaş

HDP Genel Başkanı’nın yaklaşımını çok olumlu görüyorum. “Tabanca yerine su tabancası” demesi mesela, sempatik.

Devlet Bahçeli

Devlet Bahçeli ile hükümette birlikteydik. Çok anlaşmazlığımız oldu. Ama bir kere bile saygın olmayan bir davranışını hatırlamıyorum. Bir kere bile ülke geleceğini ve çıkarını düşünmeden hareket ettiğini görmedim. Çok da desteğini gördüm. Benim gençliğimdeki sokaklara dökülen, şiddet kullanan ülkücüler yerine o mücadeleyi hukuk içinde, demokrasi içinde yürütmeye gayret ediyor diye görüyorum.

Abdullah Gül

Abdullah Bey’i, Birleşmiş Milletler’de gözledim. Katıldığı konferanslarda Afrikalılar, Amerikalılar, Avrupalılar, Japonlar tarafından saygı gören bir Dışişleri Bakanı’ydı. Dünyaca takdir edilen bir cumhurbaşkanı da oldu. Uzlaşmacı ve dünyayı çok iyi bilen bir kişiliktir.

Ahmet Davutoğlu

Sayın Davutoğlu, benim çalıştığım araştırma kurumuna geldiği zaman çok hoş davrandı, çalışmalarımdan dolayı teşekkür etti. Benim ve ekibimin iyi çalışma yaptığını söyledi. Şimdi krizi ben yaratmışım gibi konuşuyor. Bu da üzüyor beni... Ama siyasetin özünde bu var.

Ali Babacan

Doğruya doğru diyen, saygın biridir. Ama son zamanlarda onun da söylemine seçim kampanyasının partizanlığı sinmiş gibi görünüyor.