Kemalistler kolay marjinalize olmaz

Kemalistler kolay marjinalize olmaz
Kemalistler kolay marjinalize olmaz
Cumhuriyet Bayramı olaylarının ardından Doç. Aksu Bora'yla bu 'çarpışma'yı konuştuk. Aksu, "Kemalistler çaptan düşmüş olabilir ama marjinalize etmek o kadar kolay değil" görüşünde.
Haber: EZGİ BAŞARAN / Arşivi

Neden Geçen hafta başında Cumhuriyet Bayramı kutlamasının tatsız, şiddetli ve acıklı bir hal almasından sonra çeşitli katmanlarda tartışmaya başladık. “Demek ki bu rejim artık bizi bölüyor”, “AK Parti laiklere göz açtırmayacak”, “Kutuplaşmada dönüm noktası’, ‘Kemalistler sokağa inmedi, marjinalleşti...” Bu ve benzeri birçok fikir ve yorum ortaya atıldı. Hepsini, sosyal antropoloji, sosyoloji ve kadın çalışmaları alanında müthiş zihin açıcı makale ve kitaplar üreten Hacettepe Üniversitesi Iletişim Fakültesi öğretim üyesi Doç. Aksu Bora’ya sordum.

AK Parti gibi bir parti hangi saikle Cumhuriyet Bayramı kutlamasının sokakta yapılmasını engeller?

Her şeyden önce, muhafazakâr bir sağcı parti olarak nizam dışı, kontrol dışına çıkma ihtimali olan her türlü harekete refleksleri bu. Biber gazı sıktıkları ilk grup değildi Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak isteyenler, biliyorsunuz. Ikincisi, Kemalistler-dindarlar kutuplaşmasını sürdürmeyi isterler, çünkü şimdiye kadar bu kutuplaşmadan çok yararlandılar, bundan sonra da yararlanmayı düşünüyorlardır herhalde. Üçüncüsü, kendi seçmenleri olduğunu düşündükleri geniş kitlelerin bu kutlama girişimini bir nifak olarak görme ihtimalini hesaba katmışlardır… Yoksa anti- AKP bir cephe oluşmasından korktukları yok görüldüğü kadarıyla. Sonu gelmez bir rövanş hırsını da katalım isterseniz buna.

Bu çarpışmayı bir dönüm noktası olarak görenler var. Haklılar mı?

Sanmam. Kemalistler, ulusalcılar diye özetlenen gruplar içinde daha evvel de böyle çarpışmaların tarafı olanlar var. Ama Atatürkçü teyzelerin, amcaların da polis şiddetine maruz kalmasında bir yenilik yok değil. Baskının yaygınlaşmasının, olağanlaşmasının bir yeni basamağı olabilir elbette ama dönüm noktasından çok bir devamlılık görüyorum. Polis şiddetinin devamlılığı, sokağı kontrol etme ve hizaya sokma arzusunun devamlılığı.

AK Parti ve CHP’nin tabanı artık çok zıt ve uzlaşamaz bir halde mi?
 
Kemik seçmenleri zaten oldum olası zıt ve uzlaşmazdır. Asıl şu ünlü kararsızlara bakmak lazım. Hâlâ bu iki kutup arasında gidip gelebilecek geniş bir seçmen grubu var gibi geliyor bana ve onlar hayat tarzı mücadelesinden çok, hatta Kürt meselesinden bile çok, ekonomiye bakıyorlar. Öyle karar veriyorlar. Çeşitli katmanlarda, çeşitli biçimlerde ciddi bir rant dağıtımı var. Ihaleden işe adam yerleştirmeye kadar, geniş bir ağ. Bunun bir parçası olmak ya da olabileceğini ummak, insanların siyasi tercihlerini belirliyor.

Rant yeni bir şey mi? 

Hayır, her zaman vardı ama AKP iktidarında daha önce görmediğimiz çapta ve şiddette oldu. Bir de parti örgütlenmesi ile iç içe geçen cemaat örgütlenmelerini düşününce, bu ağ kurma işinin nasıl sistematik ve kapsayıcı olduğunu tahmin edebiliriz. Tayyip Erdoğan Diyarbakır’daki bir konuşmasında sezaryen yapan doktorları kastederek “Bunların derdi money” demişti ya, işte, bunların da derdi money!

Peki Türkiye’de bugün AK Parti neyi, CHP neyi temsil ediyor?

AKP kocaman harflerle iktidarı temsil ediyor. Muhafazakârlığın, erkeklerin, Türklerin iktidarı. Ve kapitalizmin en modern partisi. CHP sanırım her şeyden önce anti-AKP’liliği temsil ediyor. Ayrıca AKP’nin yerinden ettiği eski elitleri ve tabii Alevileri temsil ediyor. 70- 80’lerdeki çizgilerine dönmekle, ulusalcı ve muhafazakâr bir Kemalizm arasında sallanıp duruyorlar.

Kemalizmin size göre tarifi nedir?

Kemalizm, vesayetçi otoriter modernizmin adıdır. Ama o kadar ‘bol’ bir kavram ki, içine ne koysanız alıyor gibi de bir durum var. Aslına bakarsanız, tarifin kendisi bir politik mücadele konusu. Tek parti döneminde bile Kemalizmin ‘aslında’ ne olduğu hakkında kitaplar yazılıyordu. Bütün askeri darbeler, milleti Kemalizmle endoktrine etmeyi hedeflediler ve Kemalizmden anladıkları şey tam olarak aynı değildi. Bugün de siyasi kutuplaşmanın anahtar kavramı gibi görünüyor ama Kemalizm’e bu kadar fazla şey yüklemenin çok sakıncası var. Son on yılın siyasal gündemini bir Kemalizm-anti-Kemalizm mücadelesi olarak gördüğünüzde, AKP ile yerine geçtiği otoriter vesayetçi sistem arasındaki sürekliliği görmek zorlaşıyor.

Nasıl yani? 

AKP’nin kendine dair hikâyesinin esası bu değil miydi: “Hani fakir ama gururlu bir genç vardı…” Oysa sermayenin el değiştirmesi, sınıfsal yapıların dönüşümü gibi başka değişimler ışığında baktığımızda, fakir ama gururlu gencin hikâyesinin sadece ideolojik olmadığını, daha çok, merkeze yerleşme mücadelesi olduğunu anlayabiliriz. Nitekim bütün bu dönüşümün içinde bana sorarsanız en az değişen fasıl, siyasal iktidarla ilgili fasıldır. Bu hikâye bir Kemalizm hikâyesi değildir, CHP hangi akla hizmet anlamak zor ama bunu öyle okumakta ısrar ediyor; oysa bu zaten AKP’nin hikâyesi ve kahramanı da o.

Kemalizm- Kemalistler marjinalize edilebilir mi? 

O biraz zor. Azınlıkta olmak marjinalleşmek anlamına gelmez. Kemalizmin ‘has’ temsilcileri olduklarını düşünenler çaptan düşebilirler ama Kemalizmin kendisi söz konusuysa, bu o kadar kolay değil. Devletin harcı karılırken egemen olan bir düşünceden, bir tavırdan söz ediyoruz. Vesayetçi otoriterlik bugün marjinal midir Türkiye’de? Tersine. Demin de dediğim gibi, bu memlekette her şey değişirken değişmeyen bir şey varsa, o da siyasal iktidarın kullanılma biçimidir. Bu arada, marjinal lafının böyle hakaretamiz biçimde savrulmasını da rahatsız edici buluyorum. Velev ki marjinal olsun, ölsün mü yani!

Kemalistler marjinal bir azınlık olmayı nasıl karşılar peki? 

Kemalistler söz konusu olduğunda ancak siyasi marjinallikten söz edebiliriz bence. Ne sosyal ne de kültürel olarak marjinalleşeceklerini düşünmüyorum. Ama kendilerini kenara itilmiş hissediyor olabilirler. Örneğin üniversitede başörtüsü yasaklarının savunulma biçimi ve şiddeti, böyle bir saldırı altında olma duygusuyla ilişkiliydi. Merkezin nasıl bir yer olduğu, oraya kimlerin kabul edilebileceği hakkındaki bütün zımni anlaşmaların sorgulanması anlamına geldi başörtülü kızların üniversiteye gitmesi. Eve gelen temizlikçi için kabul edilebilir olan başörtüsünü elitliğin sembolü üniversitede görmek, çok sarsıcıydı. Bir sınır ihlali algıladılar orada, sınırlar bir kez ihlal edildi mi, güvenli hiçbir yer kalmaz. Sembollerin bu kadar güçlü etkiler yaratabilmesi de başka bir tuhaflık tabii. Belki Kemalizmin kendisini kurma biçimi böyle olduğundandır…

Laiklerin zihin dünyası son 10 yılda ne tür değişimler geçirdi?
 
Tek yönlü bir değişimden söz edilebilir mi emin değilim. Paranoyak koşullanmaları artanlar, iyice içine kapanıp algısı düşenler, sadece hınç üretenler de var. Bunlar genellikle kendilerini devletin sahibi sayanlardı, artık sayamıyorlar. Bu tabii önemli bir değişim. Buna karşılık İslami harekete uzun süre daha hoşgörülü yaklaşmışken şimdi demokrasi meselelerinden ötürü giderek tepki gösterenler de var. Onlar kendilerini devletin sahibi falan saymıyorlardı, çok fazla bir şey kaybetmiş sayılmazlar! Kuru laiklik müdafaasıyla politika yapılamayacağını fark edenler oluyor, az değil. Öte yandan inanmayanların hakkını savunmanın ciddi bir iş haline geleceğini görüyoruz, yeni farkına varılan ve o kadar laiklik lafına rağmen çok zayıf kalınan bir durum. Inanç özgürlüğü o kadar uzun zaman ‘şeriatçıların’ savunduğu bir şey oldu ki, inanmama ya da farklı inançlara sahip olmanın da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği unutuldu.

Yaşam tarzında siyaset görünümlü ahlakçılık
Şu anda Türkiye’de ‘yaşam tarzı mücadelesi’ vermeyi gerektirecek bir durum var mı?

AKP iktidarıyla birlikte, bir tür muhafazakâr yaşam tarzının sembolleriyle, hikâyeleriyle, karakterleriyle, giderek daha güçlü biçimde pompalandığını söyleyebiliriz ama nasıl bir riya toplumunda yaşadığımızı unutmamalıyız: Bir yerde nelerin, nasıl yaşandığını anlamanın tek yolu oradakilerin kendileri hakkında anlattıklarına bakmak değildir. “Biz ne harika, ne büyük bir aileyiz” hikâyesine inanan kim var bilmiyorum zaten. Üçüncü sayfa haberlerine, adliye koridorlarına, sığınma evlerine bakmalı. Oralara baktığınızda, pek de muhafazakâr bir yaşam tarzı görmüyorsunuz.

Yani?

Yaşam tarzı siyasetinin özgürleştirici olacağını düşünmüyorum. Tersine berbat bir ahlakçılığın içinde yeşerebileceği sıcak bir çamur gibi geliyor bana. Hele de kendisini karşısına konumlandırdığı ‘yaşam tarzı’nın sarıp sarmalayıcılığı ile rekabet şansı yokken. Üstelik ‘yaşam tarzları kapışıyor’ siyasetinin kadınlara neler yaptığını görürken… Her durumda zararlı biz kadınlar oluyoruz, çünkü yaşam tarzları erkeklerin değil bizim bedenlerimize kazınmış anlaşılan! Bir kez ‘doğru yaşam’ hakkında konuşmaya başladığınızda, gerisi gelir. “Başkalarına karışmam, onlar da bana karışmasın” gibi bir şey yoktur aslında; ‘yeterince uzakta’kilere tahammül edebilirsiniz belki, mesela evinize temizliğe gelen kadına. Ama fazla yakına geldiğinde, üniversiteye, sizin kendiniz gibilerle paylaşacağınızı düşündüğünüz elitlik konumuna, işin rengi değişir. O yüzden, istediği kadar özgürleşme vaadi içersin, herhangi bir yaşam tarzı siyasetin konusu olduğunda, yapılan şey siyaset görünümlü ahlakçılıktır. Yaşam tarzlarının değil ama kişisel hak ve özgürlüklerin savunulmasından yanayım.