@hakki_ozdal

Liderler cumhurbaşkanı olduktan sonra partileri seçimde ne yaptı?

Liderler cumhurbaşkanı olduktan sonra partileri seçimde ne yaptı?
Liderler cumhurbaşkanı olduktan sonra partileri seçimde ne yaptı?
1980 sonrasının üç cumhurbaşkanı, Özal, Demirel ve Erdoğan, iktidar partilerinin başında ve başbakanken bu göreve geldiler. Üçünün de gerek cumhurbaşkanı seçilme süreçlerinde gerekse partilerinin kendilerinden sonraki ilk seçim sınavına girme koşullarında ortak yanlar var. Özal ve Demirel Köşk'e çıktıktan sonra, iktidarda olan partileri eridi. Peki AKP aynı akıbeti yaşayacak mı?
Haber: HAKKI ÖZDAL - hakki.ozdal@radikal.com.tr / Arşivi

RADİKAL – Türkiye tarihinin en kritik ve sonuçları bakımından en önemli seçimlerinden bir olarak gösterilen 7 Haziran seçimlerine yaklaşık 1 hafta kaldı. Türkiye siyasi tarihi bu seçimi elbette çok önemli bir yere yerleştirecek. Ama 7 Haziran Genel seçimi, onu hem yaşayanlar hem de gelecek kuşaklar açısından, iki önemli detayla hatırlanacak daha çok. Bunlardan biri, kuşkusuz, HDP ve onun toplumla en çok temas eden yüzü olan Selahattin Demirtaş…

Bu seçimin bir başka ‘akılda kalacak’ yanıysa, Anayasa gereği partiler üstü ve tarafsız bir pozisyonda olması gereken Cumhurbaşkanlığı makamının, bizzat sahaya inerek seçim ‘yarışı’na katılması olacak. Son olarak 28 Mayıs 2015 günü, seçime sadece 10 gün kalmışken, açıkça bir partinin adaylarını işaret edip, “Biz öyle adaylar göstermedik” demesi kayda geçti. 7 Haziran bu yanıyla da çok konuşulacak ileride.

Erdoğan, partisinin başından ayrılarak cumhurbaşkanı olan ilk siyasetçi değil. Yakın tarihte parti lideri ve başbakanken Köşk’e çıkan iki isim daha var: ANAP lideri Turgut Özal ve DYP lideri Süleyman Demirel… Onlar da partilerinden ayrıldıktan sonra seçim sınavlarına tanıklık ettiler. Özal, Demirel ve Erdoğan’ın siyasal süreçlerinde çarpıcı benzerlikler var.

Tarih tekerrür etmese de benzer koşullarda birbirine yakın sonuçlar doğurabilir düşüncesiyle, bu üç siyasetçi Köşk’e/Saray’a çıktıktan sonra partilerinin gösterdikleri sandık performanslarına göz attık. Üçünün seçimlere müdahil olma yöntem ve düzeyleri arasındaki farkları ihmal edip, genel koşulların benzerliği ve sandıktan çıkan sayısal görünümü dikkate aldık. Ortaya çarpıcı sonuçlar çıktı. Buyurun birlikte bakalım…

İKTİDAR YÜRÜYÜŞÜ: ‘VESAYET’E KARŞI ‘PROTEST’ DURUŞ

Türk sağının ‘karizmatik’ kabul edilen bu üç ismi, kendilerini iktidara taşıyan süreçte, birbirine benzer şekilde bir ‘sistemle hesaplaşma’ görüntüsü vermişler, statükonun yaşadığı tıkanıklıklardan güç almışlardı.

Özal, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra yapılan ilk genel seçimde (6 Kasım 1983) oyların yüzde 45’ini alan ANAP ile tek başına iktidar oldu. 12 Eylül’ün tüm halkın tepkisini çeken uygulamalarına, boğucu ‘askeri vesayet’e karşı ‘sivil’ bir siyasetçi; ‘devletçi yapıyla mücadele eden’ bir liberal; Türkiye’yi batıyla her anlamda bütünleştirecek bir ‘reformcu’ olarak gösteriliyordu. 1987’deki seçimde oyları yüzde 36’ya düşmesine rağmen vekil sayısı 212’den 292’ye çıktı ve iktidarı güçlendi. 1983’ten, cumhurbaşkanı seçildiği 1989’a dek başbakandı.

Demirel, 20 Ekim 1991’deki genel seçimden yüzde 27 oyla birinci parti olarak çıkan DYP’nin genel başkanıydı. 12 Eylül’ün yıllar süren siyasi yasaklarının gadrine uğramıştı ve iktidardaki ANAP’ın da desteklediği bu yasaklara karşı ‘sivil siyasete dönüş’ün simgelerinden biri olarak gösterilmişti. ANAP’ın giderek antidemokratikleşen uygulamalarının yarattığı ortamda, ‘daha fazla demokrasi’ vaat ederek SHP ile kurdukları koalisyon hükümetinin başbakanı oldu. Özal’ın ölümünün ardından Cumhurbaşkanlığına seçildiği 1993’e dek bu görevde kaldı.

Erdoğan, 3 Kasım 2002’deki genel seçimde oyların yüzde 34’üyle parlamentodaki koltukların yüzde 67’sini kazanan AKP ’nin lideriydi. 28 Şubat (1997) müdahalesi sırasında İstanbul’un Refah Partili Belediye Başkanı’ydı ve ‘şiir okuduğu için’ cezaevine gönderilmiş, dönemin ‘mağdurları’ için bir simge olmuştu. ‘Milli Görüş gömleğini çıkardığını’ söyleyerek, ‘daha fazla demokrasi’, AB ile tam entegrasyon ve her alanda reform vaatleriyle ‘askeri vesayete karşı sivil siyaset’in temsilcisi olarak görüldü. 2007 ve 2011 seçimlerini de -oylarını artırarak- kazandı. 2003’ten cumhurbaşkanı seçildiği 2014’e kadar başbakanlık yaptı.

EKONOMİ

Üçü de ekonomik kalkınma, büyüme, genişleme gibi vaatlerde bulunarak geniş seçmen desteği sağladılar.

Özal, liberal ekonomi, uluslararası sisteme tam entegrasyon ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (bugünkü AB) üyelik yönündeki hedef ve vaatleriyle güç topladı.

Demirel, ANAP döneminin yıpranmış, enflasyonla ezilmiş alt ve orta sınıflarına “iki anahtar” (ev ve araba) sözü vererek iktidara geldi. Klasik bir sağcı olarak büyüme ve kalkınma vaatlerini eksik etmedi.

Erdoğan, 2001 büyük krizi sonrası başlatılan yapısal dönüşüm programındaki, finansal istikrar ve bütçe disipliniyle düşük enflasyon ve büyümeyi hedefleyen reformların rüzgarını arkasına aldı. Özelleştirmeler ve yabancı sermaye girişlerinin yarattığı nakit bolluğuyla kamu yatırımlarını artırdı ve iktidarının ilk döneminde yüksek bir büyüme oranı yakalandı.

KÜRT SORUNU…

Üçü de demokrasinin vazgeçilmez önkoşulu olan ‘Kürt sorununun çözümü’ noktasında birtakım girişimlerde bulundu.

Özal’ın henüz “Kart kurt” efsanesini sürdüren ülkede “federasyon da tartışılabilir” ve “benim annem de Kürt” sözleri büyük yankı uyandırdı.

Demirel, başbakan olduktan hemen sonra, 1992’de “Kürt realitesini tanıyoruz” dedi.

Erdoğan, 2005’teki Diyarbakır gezisinde geçmişte bölgeler arasında ayrım yapıldığını söyleyerek, "Geçmişte yapılan hataları yok saymak büyük devletlere yakışmaz. Kürt sorunu benim de sorunumdur" dedi.

Ama Özal döneminde köy yakmalar ve kırsal alanı insansızlaştırma politikaları, Demirel döneminde Kürt işadamlarına, gazetecilere, siyasetçilere yönelik infaz ve suikastlar hakim oldu. Erdoğan “Kürt sorunu benim de sorunumdur” dedikten 6 ay sonra aynı Diyarbakır’da gösteri yapanlar için “Kadın da çocuk da olsa gereği yapılacak” dedi. Zaten ‘Kürt sorunu’ ifadesini kullanmasının hemen ardından Cengiz Çandar’a, “Orada bir yanlış yaptık. Daha başka bir şey bulmalıydım. Ne bileyim; Kürt kökenli vatandaşlarımızın sosyal ve ekonomik sorunları gibi bir şey..." dediği daha sonra ortaya çıktı.

KİTLE HAREKETLERİNE TAHAMMÜLSÜZLÜK

Özal Türkiyesi, büyük madenci yürüyüşüne, işçi ve memurların protestoları ve genel grevlerine polisiye tedbirlerle engel olmaya çalıştı. Irak’la savaşa karşı çıkmayı neredeyse ‘hainlik’ olarak gördü. Okul duvarına ‘Savaşa Hayır’ yazan çocuklar bile tutuklandı.

Demirel zaten “Yollar yürümekle aşınmaz” sözünün mucidiydi.  O Köşk’teyken partisi 90’ların ilk yarısındaki işçi, memur ve öğrenci hareketlerine karşı polisi seferber etti. Siyasi tutukluların sayısı hızla arttı.

Hem Özal hem de Demirel dönemlerinde Doğu’daki kitlesel gösteriler kanlı müdahalelerle bastırıldı.

Erdoğan, 2006’da Diyarbakır’da, 2009’da Tekel işçilerine karşı Ankara ’da sert polis önlemleri kullanmış, ‘protesto hakkı’na karşı bakışını zaten ortaya koymuştu. Ama 2013’teki Gezi eylemleri sırasında uygulanan polis şiddeti ve bunun arkasındaki siyasi destek-motivasyon, konuyu uluslararası bir boyuta taşıdı. Soma’da korkunç maden faciasından sonra kendisini protesto eden acılı madenciler ve yakınlarına karşı, bizzat kendisinin ve danışmanlarının gösterdiği fiziksel karşılıklar da kayıt altına alındı ve tüm toplum tanık oldu.

GÜNDEMDEN KOPUŞ

Üçü de Köşk’e/Saray’a çıktıktan sonra ‘halkın nabzını tutma’ konusundaki sezgisel/içgüdüsel yeteneklerini kaybettiler.

Özal, halkın bütün savaş karşıtı tutumuna rağmen 1990’daki 1. Körfez Savaşı’na ABD’nin yanında katılmak istedi. Irak’a yönelik harekata katılma arzusunu “1 koyup 3 almak” gibi tepki çeken bir formülasyonla dile getirdi.

Demirel, Sovyet blokundaki çözülmelerden de etkilenerek “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk dünyası” gibi reel-politikle hiç ilgisi olmayan, bir tür “nafile Turancılık” hayalini söyleminin merkezine oturttu.

Erdoğan, ‘bölgesel güç’ ve ‘yeni Osmanlı’ olma iddiasıyla uluslararası krizlere müdahil olurken bu krizlerin ortasında kaldı ve giderek o krizlerin ‘fatura adresi’ haline geldi. Kendisine yönelik tüm muhalefeti kumpas ve dış mihraklar savunmasıyla karşıladı, Başkanlık Sistemi’ni halkın ve hatta partisinin ilgisizliği ve isteksizliğine rağmen temel meselesi haline getirdi.

VE ‘SANDIK AYNASI’NDA PARTİLERİ

İşte bu birbirine benzer koşullarda cumhurbaşkanlığına yükselen üç isimden Özal ve Demirel’in partileri, kendilerinin Köşk’e çıkmasından hemen sonra ağır seçim yenilgileri aldılar.

ANAP, 1983’teki %45 ve 1987’deki %36’dan sonra, Özal’ın Çankaya Köşkü’nde olduğu 1991 seçimlerinde %25’e kadar geriledi ve iktidarı kaybetti. ANAP’ın düşüşü burada da durmadı. 1995’te %19.6; 1999’da %13.2’ye geriledi. 2002’deki %5 hezimetinden sonra siyaset sahnesinden tamamen silindi.

DYP, 1991’de %27 ile 1. Parti olduktan sonra, Demirel’in cumhurbaşkanlığında girdikleri ilk seçimde (1995) %19’a geriledi ve iktidarı kaybetti. 1999’da %12’de kaldılar. 2002’de ise %9.5 ile barajın altında kalarak onlar da sona doğru bir adım attı. DP adıyla ve dağılan ANAP’tan gelenlerle birlikte katıldıkları 2011 seçiminden %0.65 oy alarak hezimete uğradılar ve onlar da siyaset sahnesinden silindi.

AKP, 2002’de %34, 2007’de %46 ve 2011’de %50 oy aldı. 7 Haziran’daki seçimde %50 oy almasını kendileri dahil kimse beklemiyor. Kamuoyu araştırmaları oylarının 6 ila 12 puan gerilemiş olduğunu gösteriyor…