@hakki_ozdal

Nuray Sancar: Erkeklere 'topla bacaklarını, bana da yer aç' demek zorundayız

Nuray Sancar: Erkeklere 'topla bacaklarını, bana da yer aç' demek zorundayız
Nuray Sancar: Erkeklere 'topla bacaklarını, bana da yer aç' demek zorundayız

Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Nuray Sancar

Emek Partisi'nin geçen aralık ayında yapılan konferansında genel başkanlığın yanı sıra 3 genel başkan yardımcılığına da kadın adaylar seçildi. Bu Türkiye sol siyaseti açısından bir ilk. Genel Başkan yardımcısı Nuray Sancar, solun, kadınların eşit katılımı konusunda 'kendine çeki düzen' vermekte olduğunu söylüyor.
Haber: HAKKI ÖZDAL - hakki.ozdal@radikal.com.tr / Arşivi

RADİKAL – Türkiye , Avrupa’nın ve hatta dünyanın pek çok noktasında olduğu gibi, son bir haftayı, Yunanistan’da ‘sol siyaset’in kazandığı seçim zaferini tartışarak/konuşarak geçirdi. Syriza’nın, ekonomik zorluklar altındaki Yunanistan’da radikal sol bir söylemle oyların üçte birinden fazlasını alması, belki de en büyük heyecanı Türkiye’de uyandırdı. Kendi iç gerilimleriyle kasılan, doğusunda kanlı iç savaşlar ve acımasız IŞİD gerçeğiyle bunalan ülke, batısından göz kırpan bu ‘değişim’ olasılığıyla umutlandı. Şimdi hummalı –ama son noktada çok işlevli görünmeyen– bir “Türkiye’nin Syriza’sı kim” tartışması yürüse de, Türkiye sol-sosyalist hareketinin yanı başındaki bu enerjiden etkilenmesi kaçınılmaz görünüyor. 12 Eylül’de aldığı ölümcül darbelerin ardından kitleler üzerindeki etkisi dramatik şekilde azalan sola ilişkin genel değerlendirmeler de onun pek çok noktasından gelen, ‘içe dönük’, ‘öz’ eleştirilerde de örgütsel yapıların ‘arkaik’ ve hantal yapısı; gençlerin, kadınların bu mekanizmalarda yeterince temsil edilememesi önemli bir nokta olarak sıklıkla vurgulandı.

Özellikle kadınların siyasete daha etkin katılımı konusunda Kürt siyasal hareketinin önemli bir psikolojik barajın aşılmasına öncülük ettiği söylenebilir. Ama bu konuda geçtiğimiz yılın son günlerinde bir büyük adım daha ‘sessiz sedasız’ atıldı. HDP blokunun içinde de yer alan ve eski genel başkanı Levent Tüzel’i 2011 seçimlerinde İstanbul ’dan parlamentoya gönderen Emek Partisi, 25 Aralık’ta sona eren 7. Genel Konferansı’nın sonunda, Türkiye’de siyasetin alışık olmadığı bir yönetim seçti. Partinin Genel Başkanlığı’na Selma Gürkan tekrar seçilirken onun üç genel başkan yardımcısı da kadın oldu: Nuray Sancar, Öznur Oğuz ve Şükran Doğan Öz... Siyasetin neredeyse ataerkil bir ‘lonca’ faaliyeti gibi ‘babadan oğula’ geçtiği, her nasılsa siyasete girebilmiş az sayıda kadının da zihnen ‘erkekleştiği’ geleneksel siyaset için olduğu kadar; kadınların siyasete katılımı konusunda çok daha esnek ve gayretli durumda olan sol siyaset için de yeni bir durum. Bu cesur adımın Emek Partisi’nin siyasal etkinliği üzerindeki etkisini zaman gösterecek. Ama bu noktaya nasıl gelindiğini, uzun yıllar “bacı edebiyatı” gibi klişelere dayanan eleştirilere maruz kalmış Türkiye solundaki bu gelişmenin arka planını partinin genel başkan yardımcılarından Nuray Sancar’la konuştuk...



Emek Partisi yönetimindeki kadın etkinliğinin nasıl bir arka planı var? Bu bir ‘pozitif ayrımcılık’ hamlesi mi yoksa kadınların partideki fiziki ağırlığının yönetime hakkınca yansıması mı?
Doğrudan doğruya partili kadınların talepleriyle ilgisi var demek daha doğru. Ama bu talebin karşılık bulacağı bir zemin de oluşmuş durumda. Emek Partisi kurulduğundan bu yana kadın özgürlük mücadelesini güçlendirme konusunda son derece hassas. Üstelik bu mücadelenin sadece kadınlar tarafından yürütülmesi gerektiğini söylemiyor. Kadın örgütlenmesinin yerel dinamiklerinin oluşturulması konusunda yerel örgütlerini zorluyor da. Bu kapsamda kadınların bir araya geleceği çok çeşitli biçimleri hayata geçiriyor. Kadınlar için yayınlar çıkarıyor, bildiriler yayınlıyor, etkinlikler düzenliyor. Üstelik 8 Mart’tan 8 Mart’a bir ritüele dönüştürmüyor bunu. Öte yandan bizim kadın arkadaşlarımız merkezi kadın platformlarında da çalışıyorlar. Siyasi iktidarın kadınlarla ilgili her gün bir sürpriz yapmadığı, onların sinir uçlarıyla oynamadığı, daha önemlisi hayatlarını karartacak bir karara imza atmadığı tek gün geçmediği için kadınların hızlı bir refleks geliştirdiklerini de söyleyebilirim. Bu mücadele elbette bir talep de yarattı. Kadınlar karar mekanizmalarında bulunmayı, merkezi yürütme organlarında yer almayı da istediler. Bu EMEP’in merkezi yönetiminde kadın sayısının görülür bir biçimde artışı anlamına geldi.

Ama bu, yeterince yol kat ettiğimiz, parti içinde sayıca bir eşitlik sağladığımız anlamına henüz gelmiyor. Genel Başkanımız bir kadın: Selma Gürkan. Biz üç genel başkan yardımcısı; Şükran Doğan Öz, Öznur Oğuz ve ben partili kadınlar tablosunda önemli bir ayrıntı; ama bu bütün sorunların çözüldüğü anlamına gelmez. Daha epey yol kat etmek gerekiyor.
Öte yandan EMEP bir işçi emekçi partisidir ve işçi kitleleri arasındaki kadınların da örgütlenmesi özel bir önem taşır. Ama bu sadece kadınların sorunu olamaz. Aralık ayında yaptığımız genel konferansımızda İstanbul Çağlayan’da işçiler arasında örgütlenme çalışması yapan bir kadın arkadaşımızın şu sözü çok önemliydi: “Bizler kadın örgütçüler olarak erkek işçileri örgütlemek için uğraşıyoruz, çalışıyoruz. Erkek yoldaşlarımız da kadın işçileri örgütlemeyi her zaman önemsemeliler." Kadın işçiler erkeklere bir rol ve görev de biçmiş oluyorlar böylece. Şöyle diyelim, kadınların örgütlenmesi sadece kadın örgütçülerin işi olmamalı bütünüyle örgütün üstlenmesi gereken bir konu olmalı.


Türkiye’de sol/işçi hareketlerinde, Behice Boran gibi çok önemli kadın liderler de var… Ama bir genel eğilim olarak örgütler, partiler, sendikalarda, hatta düşünce ve edebiyat alanında bile neredeyse bir erkek egemenliği olageldi… Bu durum Türkiye’deki sol/devrimci hareket açısından nasıl bir eksikliğe tekabül ediyordu?
Ne yazık ki öyle... Bunun iki nedeni var. Birincisi örgütlere sendikalara, düşünce ve yazın alanına kadınlar sırtlarında çok fazla bagajla geliyorlar. Onları geri çeken, zamanlarını işgal eden bir dizi bağlar var. Ya mücadele sürecinin onları kapsamasının doğal sonucu olarak ya da bir sezgiyle, birlikteliğe ve örgütlenmeye duydukları ihtiyaçla geliyorlar. Bunun için de toplumsal değerler sistemini azıcık esnetmeleri gerekiyor. Geldiklerinde erkekler tarafından yürüyen, onların fiziksel varlıklarıyla işgal edilmiş bir mekanizma ile karşılaşıyorlar. Nereye giderlerse gitsinler kadınlar önce, erkeklere “topla bacaklarını, bana da yer aç” demek zorunda. Bunu demeye cesareti olan devam ediyor. Diyemeyenin gelmesiyle eve dönmesi bir oluyor. Bu koşullar altında kadının bulunduğu alanda “çocuk da yaparım kariyer de” demesi çok mümkün değil. Çünkü hem yatay ilişkilerinde hem de yükselirken bir dizi cam duvarla boğuşması gerekiyor. Bu da bir hayli yorucu ve dikkat dağıtıcı. Bu tek tek erkeklerle mücadele edilerek çözülebilecek bir sorun değil. Talebin birikmesi ve gerçekleşmesinin kendi toplumsal koşulunu bu alanlar içinde yaratması lazım. Sendikada da partide de yazın alanında da.

Dünyayı, bütün köhnemiş ilişkileriyle değiştirmek iddiasındaki örgütler açısından bu durumu değiştirememek aslında yazıklanacak bir durum. Kadınların enerjisi, katkısı, mücadelesi ve yöneticiliği olmadan nelerin eksik olduğu tahayyül bile edilemiyor. Kadınların pek çok konuda ama daha ziyade; üslup, yaklaşım, hayal gücü, oryantasyon becerisi, diplomasi, sınıflandırma ve ayrıntılandırma yetenekleriyle kolektif zekaya ve akla çok şey katacağını ve bunun eksikliğinin en önemli eksiklik olduğunu düşünüyorum. Kadınlar benim gözlemlediğim kadarıyla bu konuda çok avantajlılar. Üstelik bir kez karar verdiler mi son derece direngen ve cesaretliler.

Ama bu sorunun şöyle de kurulması lazım: böyle bir eksiklik kadınlara ne kaybettiriyor? Bir kere bağımlılıkları devam ediyor. Hem düşünsel hem de fiziksel olarak. Kendileriyle ilgili kararları alamıyorlar, kaderlerini başkalarına ihale etmiş oluyorlar. Kendi kapatılmış olma hallerini yeniden üreten bir sistemin ihyasına katkıda bulunuyorlar. Dolayısıyla kadınların olmadığı alanlar hem erkekler hem kadınlar hem de iki cinsin birlikte oluşturacağı kolektif bir hayat için yıkıcı ve köreltici.


12 Eylül sonrası insan hakları ve giderek kadın hakları mücadelesi, ilk feminist arayışlar vs.. sosyalist hareketler içinde de bir tartışma ve gelişme sağladı mı? Bugün gelinen noktada o sürecin bir etkisi var mı?
Olmaz mı? 12 Eylül sonrası, her konunun şöyle veya böyle sorgulandığı bir süreçti. Bu sorgulama sürecinde yakın geçmişi kötüleyen yorumları bir yana bırakırsak geliştirici bir sürü sonuç da çıkmıştır. Kadınlar bulundukları örgütler içindeki var oluş biçimini sorguladılar mesela –ki bu önemlidir. Bizde bu tartışma Avrupa 68’i sırasındaki ve sonrasındaki tartışmanın gecikmiş dışavurumuydu. Oradakinden farklı olarak yenilgi psikolojisi içinde yapılıyordu. 12 Eylül’den hemen sonra, bireyselleşmenin yeniden mit haline geldiği, liberalizasyonun başlangıcında kolektif varoluşu, örgütlenmenin gerekliliğinin sorgulandığı boyutlarda da tartışılıyordu bunlar. Kadınların o zamanki öfkesinden, daha sonra nasıl bir yol izleneceğiyle ilgili bir şeyin zaman içinde ve sükûnetle damıtılması gerekiyordu. Bu tartışmalardan geriye olumlu şeyler kaldı sonuçta. Bugün bir birikimimiz varsa o zamanki sorgulamalar bunun unsurlarından biri olmuştur doğal olarak.


Kürt kadınlarının mücadele içindeki özel yeri ve Kürt hareketinin bu konudaki cesur adımları da Türkiye’deki sol gelenekler üzerinde bir etki yaratmış gibi görünüyor… Katılır mısınız?
Kürt kadınları gerçekten destan yazdılar. Son derece feodal ve kadını hakir gören ilişkiler zincirini kırarak özgürlük mücadelesine katıldılar. Kadın eline silahını almış, ölmeye gidiyorsa artık kendisine eskisi gibi muamele edilmesine izin vermez. Bu mücadele Kürt kadınını her bakımdan geliştirdi; aile ilişkilerini, toplumsal ilişkileri, beklentileri ve öncelikleri altüst etti. Sonuç olarak da kadının yeni statüsüne göre oluşmaya başladı mücadele sırasındaki ilişkiler. Bu mücadele bir kadın mücadelesidir de nitekim… Kadın, Kürt mücadelesine damgasını basmıştır.

Demokrasi ve özgürlük mücadelesi yolunda bir hayli bedel ödemiş bir sol hareketin de bütün bu gelişmeler karşısında kendisine çeki düzen vermemesi mümkün değildi tabii ki. Kadınlar daha fazla talepkâr oldukça, Kürt mücadelesinin deneyimi de ortada durdukça anlayışlar değişmek zorunda kaldı. Her örgütte ciddi bir sorgulamanın olduğunu düşünüyorum bu bakımdan. Ama diğer yandan zaten kadın kitleleri de eskisine göre daha fazla hareket halinde. Novamed grevini, sosyal güvenlik yasasına karşı yapılan eylemleri hatırlayalım. Daha önce kaçgöç içinde yaşayıp aynı işyerinde çalıştığı erkek arkadaşına selam bile veremezken bir çadırda erkek arkadaşıyla yan yana uzanıp uyuyabilen Tekel direnişi kadınlarını hatırlayalım. Kürtaj eylemlerine, baz istasyonu eylemlerine ve HES direnişindeki köylü kadınlara bakalım. Gezi direnişindeki, bu bir “kadın direnişi” dedirten tabloya bakalım… Kadınların öne çıktığını görüyoruz. Kadınlar artık sokakta ve bu mücadele içinde kendilerine geliyorlar ve haklarını devletten talep ederken örgütlerinden de ediyorlar.


Partinin önceki ve mevcut yönetiminde, kadrolarında ve üyelerinde yönetimin yeni bileşeni nasıl karşılandı?
Başkan ve yardımcılarıyla dört kadın, yönetimin yeni bileşeni olduğu anlamına gelmiyor. Gördüğünüz gibi fazla talepkârız ve daha fazlasını istiyoruz. EMEP parti merkez yönetimindeki kadın sayısı üçte bir oranında hâla. Bu arkadaşlarımızın hiçbiri pozitif ayrımcılık uygulanarak ve kotayla gelmediler. Hepsi bulundukları alanda erkeklerden daha iyi oldukları için oradalar. Bunu söylediğim için erkek arkadaşlarımdan özür dilememe gerek yok, onların da öyle düşündüğünden eminim. Kadınlar bir de en iyi olduklarını kanıtlamak, üstelik bunu göstermek zorunda biliyorsunuz. Dolayısıyla fazlasıyla hak edilmiş bir bulunma onlarınki. Parti içinde Başkanımız Selma Gürkan ile birlikte üç kadın genel başkan yardımcısının seçilmesi erkek arkadaşlarımızın da oylarıyla, onların da önerileriyle olmuştur. Bu konuda bir anlayış birliği çoktan oluştu zaten. Bu bizim normalimiz artık. Partimizin merkezi görüşü ve tutumu bu yönde... Demek ki daha fazlasını istemeliyiz diyeyim ve kadın arkadaşlarıma mesaj göndereyim…