Önümüzdeki 9 ayın gündemi (3)

Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde başmüzakerecinin üstlendiği ağır görevin altından kalkabilmesi sadece göreceği siyasi desteğe bağlı olmayacaktır.
Haber: SÖNMEZ KÖKSAL / Arşivi

Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde başmüzakerecinin üstlendiği ağır görevin altından kalkabilmesi sadece göreceği siyasi desteğe bağlı olmayacaktır. Başarısı, yetenekli, konuyu bilen uzmanlardan bir kadro oluşturmasına bağlı olacaktır.
Yeni AB üyesi ülkelerin uygulamaları gözden geçirildiğinde görülen en önemli nokta, hemen hepsinde birbirine benzer yazmanlık yapılarının oluşturulmasıdır. Şema genelde dört basamaktan oluşuyor. İlk basamakta, Dışişleri Bakanlığımıza bağlı faaliyet gösteren AB Genel Sekreterliği'ne benzer, adı AB Entegrasyon Ofisi, AB Sekreterliği vb. olan, sayıları 300'e varan uzmandan oluşan ve değişik birimleri bulunan kalıcı bir birim yer alıyor.
İkinci basamakta müzakere heyeti yer alıyor. Bu heyet, başmüzakerecinin başkanlığında değişik bakanlık temsilcileri, AB nezdindeki büyükelçi ve diğer temsilcilerden oluşuyor.
Üçüncü basamakta çalışma grupları yer alıyor. Sayıları müzakere fasıl sayısına uygun olarak genellikle 29 olarak tespit edilmiş. Bu komitelerde ilgili bakanlık temsilcileri, meslek kuruluşları ile ihtisas alanına göre akademisyenler bulunuyor.

Özel sektör ve sivil yapılar
Dördüncü basamakta ise özel sektör, işçi işveren kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, akademik dünya mensupları ile kurulan sürekli temas ve istişare mekanizmaları yer alıyor.
İstişare mekanizmaları formel yapıda olduğu gibi daha esnek ve pragmatik bir yapıda da olabiliyor.
'Düzenleyici Etki Analizi' şart
AB'ye katılma süreci fevkalade karmaşıktır. En optimal yolu seçmek için AB mevzuatının uygulamasının ekonomik, mali, siyasi, hukuki ve sosyal etkilerini bilmek ve bunların uygulama biçimlerinin ülkeyi nasıl etkileyeceğini tespit etmek gerekir.
Aksi halde müzakereler alacakaranlıkta yürütüleceğinden, hükümetin ülkedeki değişik gruplara katılma hazırlıkları konusunda net bir talimat vermesi mümkün olmaz.
O itibarla, hükümetin müzakereler başlamadan önce her fasıldaki önemli AB mevzuatı ile ilgili 'Düzenleyici Etki Analizi' denilen çalışmaları yapması veya yaptırması şarttır.

Beş temel amaç
Aslında bu çalışmaların değeri sadece AB'ye katılım müzakereleriyle sınırlı değil. Hükümetin, her kararı, ucunun nereye gittiğini hesaplaması, ulusal ve yerel düzeyde mali, hukuki, ekonomik, sosyal vb. etkilerinin neler olacağını görerek alması gerekir. AB müzakereleri vesilesiyle yakından tanışmak durumunda olduğumuz 'Düzenleyici Etki Analizi' çalışması yapılmasının başlıca beş amacı bulunuyor.
1) AB direktifini en etkin maliyetle, gerektiğinde söz konusu amaca kurumsal değişiklikler de yapılmasını öngörecek şekilde nasıl uygulanacağının yöntemini bulmak.
2) AB mevzuatının uygulama maliyetini tespit ederek, orta vadede bütçeye binecek ek yükü planlamak.
3) Toplumdaki çeşitli aktörlere, kendi faaliyetleri açısından AB mevzuatının getireceği değişiklikler ve maliyet yükü hakkında bilgi.
4) AB mevzuatının maliyetini tespit ederek müzakereleri kolaylaştırmak. Ancak bu çalışma yapılırsa, hangi alanda ne süre ile geçiş dönemi talep edeceğini, müzakere aşamasında ise hangi pozisyonda ısrarcı, hangisinde daha esnek olunabileceğini saptamak mümkün olabilecektir.

Ciddiyetin kanıtı
5) Son amaç, adayın müzakereler ve müktesebat uygulamalarını ciddiye aldığını göstermektir. Bu çalışmalar adayın uygulama stratejilerini şekillendirmeye de ışık tuttuğundan, AB'nin sık dile getirdiği 'Nasıl uygulayacaksınız' sorusunun cevabını da kolaylaştırmaktadır.

Nereden başlanacak?
Bu amaçlara ulaşmaya yönelik çalışmalarda, bölgesel ve sosyal grup açılarından kâr/maliyet hesabı önemli olmakla beraber, ulusal bütçeye, ilgili sektör işletmelerine ve tüketicilere getireceği maliyetin de göz önünde tutulması gerek. Bu tür çalışmalara nereden, hangisinden başlanacağı ayrı bir soru.
AB müktesebatı öyle genişledi ki, tüm tüzük ve direktifler açısından 'Düzenleyici Etki Analizleri' yapmak imkânsız. O nedenle hükümet, belirli kriterlerden hareket ederek bu çalışmaların hangi mevzuat konusunda yapılacağını saptamalı. Katılma aşamasında sorun yaratması olası mevzuatı belirlemek için bazı kriterlere başvurmak şart:
Mevzuatın bizatihi kendi niteliği, 15 eski üye ülkenin deneyiminden yararlanma, yeni katılan 10 ülke ile halen katılma müzakeresi yürütenlerin deneyimlerini inceleme, kendi ulusal uzmanlarımızın, eski tarama çalışmalarındaki deneyimlerinden yararlanma ve nihayet başta ticaret ve sanayi meslek kuruluşları olmak üzere bütün çıkar grupları ile yakın istişarede bulunmak...

Devletin hazırlığı yetmez
Başta Avrupa Birliği Genel Sekreterliği olmak üzere AB ile yakın temas yürüten kuruluşlarımızın diğer katılan ülkelerin yürüttükleri bu tür çalışmalardan yeterli bilgi sahibi oldukları muhakkak. Ancak, bu çalışmaların sadece resmi makamlarca yürütülmesinin yeterli olmayacağı da bir gerçek.
O itibarla, resmi-özel her tür meslek kuruluşu, üniversite ve araştırma merkezlerinin bu tür çalışmalara yönlendirilmesi için bu aşamada hiç olmazsa kavramsal bir çalışma içinde olmaları ve seçilecek belirli direktifler konusunda yürütülmesi şart olan etki analizleri konusunda şimdiden fikir oluşturmaları yararlı olacaktır.
Yine mi Kopenhag kriterleri?
Kopenhag Kriterleri, üç ayaklı bir bütün. Çok özet olarak söylemek gerekirse, ilk ayağı, demokratik hak ve özgürlüklerin, hukuk devleti ilkelerinin yasalara ve yaşama geçirilmesi; ikincisi, serbest piyasa kuralları uygulanarak ekonominin AB rekabet koşullarına uyabilir hale getirilmesi ve üçüncüsü, ülkenin bir bütün olarak, ancak öncelikle devletin kurum ve kuruluşlarıyla bürokratik yapısının AB müktesebatını özümseyecek ve bunu uygulayabilecek yeteneğe kavuşturulması.
Bundan sonra, gerek müzakerelerin yürütülmesinde, gerekse açılacak müzakerelerde peyderpey uygulamaya koymak durumunda olduğumuz AB mevzuatını uygulayacak, kontrol edecek bürokratik yapıyı, yani Türk idari kapasitesini bir bütün olarak şekillendirmemiz gerekli. Yürürlüğe girecek her AB tüzüğü veya direktifi, Edirne'den Ağrı'ya; Sinop'dan Hatay'a kadar aynı biçimde uygulanacak.
Kopenhag Kriterleri dahil AB müktesebatının arka planını oluşturan ilke ve değerler hakkında bir yanılgı içinde olmamalıyız. Bunlar son dönemde ülkemizde de sıkça tartışılan kavramlar: Saydamlık, devletin vatandaşlarına karşı sorumluluk ve hesap verme yükümlülüğü, katılımcılık, bundan böyle çok sık duyacağımız yerindelik ve devletin üretici değil düzenleyici ve denetleyici niteliğinin ön plana çıkarılması.
Devlet dediğimiz yapı, aslında gene bizlerin içinden çıkan yetki sahibi kimselerden oluşturuluyor. Burada önemli soru şu: Müzakerelerle başlayacak devrim niteliğindeki bir değişim ve dönüşümü devlet kendisi açısından gerçekleştirebilecek mi, daha önemlisi bu yönde topluma öncülük yapabilecek mi? Kopenhag Kriterleri'nin üçüncü ayağındaki AB müktesebatının özümsenmesi ve uygulanması ilkesi ve yönetimin bu kapasiteye erişmesi çok önemli. Bu açıdan, müzakerelere paralel olarak Türk bürokrasisinin dönüşümünün de temellerini hazırlamalıyız.
Devlet yapımızı teknik devlet yapısına dönüştürecek ve sonra da bu işlevi üstlenecek nitelikli bürokrat-teknisyenlere gereksinim duyulacak. Önümüze açılan yeni dönemin başarıya ulaşmasının en önemli anahtarı burada yatıyor.

Mevcut yapı yeterli mi?
Bürokratik yapıya dair şikâyetlere, zaman zaman 'devletin ağır hantal yapısı'na işaret eden siyasetçilerimiz katılıyor. Ancak burada en önemli sorumluluğun gene siyasetçilerimize düştüğünü kabullenmek zorundayız.
Genel olarak siyasetçilerimiz, devlet memuriyetini, taraftarına iş kapısı olarak görmüş, terfilerde 'torpil'i, veya siyasi görüşüne uygun olmadığını değerlendirdiği yetenekli memuru kızağa aldırmayı 'hak' olarak algıladı. Bu yüzden de memuriyetin kariyere ve uzmanlaşmaya dönüşmesi maalesef, istisnalar hariç, mümkün olamamıştır.
Bu istisnaların başında, hastalıklı uygulamalardan büyük ölçüde kendisini korumayı başarabilmiş olan Dışişleri Bakanlığı gelir. AB Genel Sekreterliği'nin uzmanlarının katkısıyla son yıllarda yürütülen reform çalışmalarında ve AB ile yürütülen müzakerelerde gösterilen başarı da zaten bu kadroların eseridir.
Türkiye'nin avantajı
Bununla beraber, son genişleme ile AB'ye katılan 10 ülke ile müzakereleri tamamlanmış Bulgaristan ve Romanya ile, katılma müzakereleri başlayacak Hırvatistan'a göre Türkiye'nin önemli bir avantajı bulunuyor.
Bu da, Türkiye'nin AB ile 41 yıllık ortaklık ilişkisi süreci ile Gümrük Birliği'nin kurulmasından sonra ve özellikle AB Genel Sekreterliği'nin kurulmasından bu yana bu ilişkileri yürüten teknisyenlerimizin deneyimleri ülkemizin elindeki en önemli kazanımı oluşturuyor. Ancak bu kadroların 3 Ekim'de başlayacak AB katılım müzakerelerini tek başına hazırlamaya ve yürütmeye fizik olarak imkânlarının olmadığı da bir gerçek.
Neler yapılmalı?
1) Koordinasyon: Yeni bir yasa ile AB Genel Sekreterliği'nin olanaklarının genişletilmesi, müzakerelerin yürütülmesinde karşılaşılabilecek koordinasyon sorunlarını bakanlıklararası her türlü yetki tartışmasına son verecek şekilde ve bu arada, dış ilişkilerin koordinasyonuna dair 1173 sayılı yasa da dahil yasal alanın tartışmasız bir konuma getirilmesi gerekmektedir.
2) Personel: Devlet personel rejiminin süratle değiştirilmesi en önemli ihtiyaç. İlk adım, devlet hizmetinden zaman içinde uzaklaşmış, özellikle sağladığı maddi imkânlar ve dayandığı merit sistemi nedeniyle özel sektöre yönelmiş, yetişme düzeyleri ile iftihar ettiğimiz genç kuşakların, kriterleri objektif sınavlarla, devlet hizmeti ile barışmalarının sağlanmasıdır. Özellikle özlük ve maaş açısından cesur düzenlemeler şart.
Böyle bir uygulamanın idari yapıda ikilem doğurabileceği yolundaki endişelere fazla önem vermemeli. Bu yaklaşımın, ikidar partisi açısından, şikâyet edilen uygulamaların kapısını aralamak gibi değerlendirilmemesi de esas. Yoksa mevcut yapı üzerine bu defa AKP'li yeni bir yapının bina edilmesi işleri kolaylaştırmak şöyle dursun, şüphesiz, daha da zorlaştırır.
3) Yabancı uzman: Yeniden yapılanmanın tasarlanması ve müzakerelerin yürütülmesinin yöntem ve taktikleri konularında, bu tür müzakerelerde anahtar rol oynamış bazı yabancı uzmanlardan belirli sektörler itibarıyla zaman zaman yararlanmanın yolunu açmak, bunun için yöntem ve fonların oluşmasını planlamak gerekecektir.
4) Uzman yetiştirme: Resmi-özel ayrımı yapmadan her kesimin büyük gereksinim duyacağı AB uzmanları yetiştirmek için Avrupa Koleji eya Fransa'daki ENA örneğine benzer bir Ulusal Yönetim Okulu açılması için gecikmeksizin düğmeye basılmalı.
5) İletişim: Bir diğer konu da, üye ülke kamuoylarına yönelik daha kapsamlı bir iletişim stratejisinin yaşama geçirilmesidir. Üye ülkelerin sadece başkentlerinde değil, yerel düzeyde görev üstlenecek 'antenlerin' oluşturulması gerekecektir.
Bu önlemler dizisinin daha da uzatılması mümkün. Ayrıca, bu konuda şimdiye kadar başarılı politikalar oluşturan başta Dışişleri Bakanlığı ve AB Genel Sekreterliği'nin elinde diğer ülkelerin uygulamalarına dönük yeterli bilginin ve uzmanlığın bulunduğu muhakkaktır. Gerekli olan, başta Başbakan olmak üzere Hükümetin bu birikimi süratle ülke yararına harekete geçirecek iradeyi ortaya koymasıdır.
(Katkılarından dolayı AB Genel Sekreterliği'ne teşekkür ederim.)
SÖNMEZ KÖKSAL: Emekli Büyükelçi eski Mit Müsteşarı, İstanbul Ticaret Ü niversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı, Işık Üniversitesi öğretim görevlisi

- BİTTİ -