Sezer, YÖK Yasası'nı veto etti

Cumhurbaşkanı Sezer, imam hatip mezunlarının üniversiteye girişini kolaylaştıran yasayı kısmen TBMM'ye iade etti.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Yükseköğretim Kanunu ve Yükseköğretim Personel Kanunu'nda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'u kısmen TBMM'ye iade etti.
Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi'nden yapılan açıklamada, "Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından yayımlanması kısmen uygun bulunmayan, 5171 sayılı Yükseköğretim Kanunu ve Yüksek Öğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun, 1., 5., 6. ve 7. maddelerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce bir kez daha görüşülmesi için, Anayasa'nın değişik 89. ve 104. maddeleri uyarınca Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na geri gönderilmiştir" denildi.

İADE EDİLEN MADDELER

Sezer, YÖK Yasası’nın şu maddelerini veto etti:
* YÖK’ün yapısında değişiklik öngören birinci maddesi .
* Üniversiteye girişte imam hatip, meslek ve düz liseler arasındaki katsayı farkını ortadan kaldıran beşinci madde .
* Profesörlerin ünvanlarının elinden alınmasıyla ilgili altıncı madde .
* Yürürlüğe girdikten sonra YÖK’ün tasfiyesi anlamına gelen yedinci madde .

VETONUN GEREKÇELERİ

Sezer, Yükseköğretim Kanunu ve Yüksek Öğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un kısmen iade gerekçesinde, YÖK'ün beş üyesinin Bakanlar Kurulu'nca hangi niteliklere göre seçileceğine yer verilmediğini, böylece Bakanlar Kurulu'na mutlak bir takdir yetkisi verildiğini kaydetti. Sezer, Yasa'nın 1. maddesiyle değiştirilen 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası'nın 6. maddesinin, YÖK'ün oluşumunu yeniden düzenleyen hükmünü anımsattı. Sezer, maddede, Yükseköğretim Kurulu'nun 5 üyesinin Bakanlar Kurulu'nca seçileceğinin belirtildiği; ancak, bu 5 üyenin hangi nitelikleri taşıyacağına ilişkin herhangi bir kurala yer verilmediğini kaydetti. Sezer, "Böylece, Bakanlar Kurulu, Yükseköğretim Kurulu'na üye seçme konusunda mutlak bir takdir yetkisiyle donatılmıştır" dedi.
Anayasa'nın, 'Yükseköğretim Kurulu, üniversiteler ve Bakanlar Kurulunca seçilen ve sayıları, nitelikleri, seçilme usulleri kanunla belirlenen adaylar arasından rektörlük ve öğretim üyeliğinde başarılı hizmet yapmış profesörlere öncelik vermek sureti ile Cumhurbaşkanınca atanan üyeler ve Cumhurbaşkanınca doğrudan doğruya seçilen üyelerden kurulur' şeklindeki 131. madde hükmünü anımsatan Sezer, Bakanlar Kurulu'nca, Yükseköğretim Kurulu'na seçilecek adayların rektörlük ve öğretim üyeliğinde başarılı hizmet yapmış profesörler arasından olması öncelikli nitelik olarak belirtildiğini, diğer niteliklerin yasayla düzenlenmesi öngörüldüğünü kaydetti. Sezer, şöyle devam etti:
"Nitekim, yürürlükteki düzenlemede, kendisine, üst düzeydeki devlet görevlileri ya da emeklileri arasından Yükseköğretim Kurulu'na üye seçme yetkisi tanınan Bakanlar Kurulu'nun bu yetkisi, seçeceği kişilerin mesleklerinde 'temayüz etmiş' olmaları koşuluna bağlanmış; ayrıca, yargıç ve savcı sınıfından olanların seçiminde ise Bakanlığın ve kendilerinin 'muvafakatlarının' alınması zorunlu kılınmıştır. İncelenen Yasa'da, Bakanlar Kurulu'nca Yükseköğretim Kurulu'na seçilecek üye adayları için hiçbir nitelik öngörülmemiş olması Anayasa'nın 131. maddesiyle bağdaşmamaktadır. Öte yandan, akademik yaşamı planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek, yükseköğretim kurumlarındaki eğitim-öğretim ve bilimsel araştırma etkinliklerini yönlendirmek gibi önemli görevleri bulunan Yükseköğretim Kurulu'na seçilecek kişilerde kimi niteliklerin bulunması ve bunların yasa ile belirlenmesi zorunludur.
Yükseköğretim Kurulu üyesi olmak için hiçbir nitelik aranmayan ve dolayısıyla görevin gerektirdiği asgari nitelikleri taşımayan, hatta kamu görevlisi bile olmayan kişilerin politik yaklaşımlarla bu göreve atanmalarının olanaklı kılınmasının sakıncaları açıktır. Bu nedenle, Yükseköğretim Kurulu üyeliğine, Bakanlar Kurulu'nca yapılacak üye seçiminde herhangi bir ölçütün getirilmemiş olmasında 'kamu yararı' da bulunmamaktadır."

GENELKURMAY TEMSİLCİSİ

Sezer, yasanın 3. fıkrasının (d) bendinde, Yükseköğretim Kurulu'na Genelkurmay Başkanlığı'nca da bir üye seçilmesinin öngörüldüğünü belirterek, Anayasa'nın 131. maddesinin ikinci fıkrasında yapılan değişiklikle, Yükseköğretim Kurulu'na Genelkurmay Başkanlığı'nca üye seçilmesine ilişkin kuralın Anayasa'dan çıkarıldığını anımsattı. Sezer, şunları kaydetti:
"Anayasa'nın 131. maddesinin yürürlükteki kuralına göre, Yükseköğretim Kurulu'na, ancak Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu ve üniversitelerce üye seçilmesi olanaklıdır. Bu durumda, incelenen Yasa'nın, 2547 sayılı Yasa'nın 6. maddesini değiştiren 1. maddesiyle, Yükseköğretim Kurulu'nun oluşumunda Genelkurmay Başkanlığı'nca da bir üye seçileceğinin öngörülmüş olması, Anayasa'nın, yasaların Anayasa'ya aykırı olamayacağına ilişkin 11. maddesine açık aykırılık oluşturmaktadır."

İMAM-HATİP LİSELERİNE YÖNLENMELER ÖZENDİRİLİYOR

Cumhurbaşkanı Sezer, Yükseköğretim Kanunu ve Yükseköğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'u kısmen iade gerekçesinde, yasanın ilgili hükmüyle, gençlerin imam-hatip liselerine yönlendirilmelerinin özendirilmesinin amaçlandığını belirtti. Sezer, Yasa'nın ÖSS'de meslek lisesi ve genel lise mezunlarının katsayı hesaplamasını düzenleyen 5. maddesi ile başarı puanının 2004 ÖSS'de uygulanmasını öngören 7. madde hükümlerini anımsattı.
Cumhurbaşkanı Sezer, 5. maddeyle getirilen düzenleme ile yükseköğretime girişte uygulanan sistemin değiştirilmesinin öngörüldüğünü, 7. maddesiyle de 2004 ve 2005 yıllarında yapılacak uygulamaya ilişkin düzenleme getirildiğini ifade etti. Sezer, şöyle devam etti:
"2547 sayılı Yasa'nın 'Yükseköğretime Giriş' başlığını taşıyan 45. maddesinin (a) bendinin yürürlükteki metnine göre, öğrenciler yükseköğretim kurumlarına, ilkeleri Yükseköğretim Kurulu'nca belirlenen sınavla girebilmektedirler.
1999 yılına kadar iki aşamalı olarak uygulanan giriş sınavları, her iki aşama sınavlarının sonuçları ile elde edilen başarı arasında sıkı bir bağ bulunduğunun belirlenmesi üzerine ve Yükseköğretim Kurulu kararıyla tek aşamalı duruma getirilmiştir. Yine aynı kararla, sözel, sayısal ve eşit ağırlıklı ortaöğretim başarı puanlarının hesaplanmasında farklı katsayı uygulamasına geçilmiştir.
Sınav sonuçlarının değerlendirilmesinde, adayların ortaöğretimdeki başarıları dikkate alınmakta; Yükseköğretim Kurulu'nun uygun göreceği ilkeler çerçevesinde hesaplanacak ortaöğretim başarı puanı, ek puan olarak giriş sınav puanına eklenmektedir.
Ortaöğretim başarı puanının hesaplanmasında, ortaöğretimdeki alanlarla ilgili yükseköğretim programlarına yerleştirme yapılırken daha yüksek katsayı uygulanmaktadır. Ayrıca, mesleki ve teknik ortaöğretimi özendirmek için bir mesleğe yönelik program uygulayan liseleri bitirenlere, aynı alandaki yükseköğrenimi seçmeleri durumunda ek puan uygulaması getirilmiştir. Puanların hesaplanmasında uygulanan katsayıları ve 'aynı alan'daki yükseköğrenim programlarını saptama yetkisi Yükseköğretim Kurulu'nundur."
Sezer, YÖK'ün ortaöğretim başarı puanının hesaplama yöntemini belirleme yetkisi kaldırılarak katsayılara yasa metninde yer verildiğini belirtti.

'YÜKSEKÖĞRETİM ORTAÖĞRETİME GÖRE BİÇİMLENDİRİLİYOR' ELEŞTİRİSİ

Ortaöğretim kurumu ile 'aynı alan' içinde sayılacak yükseköğretim programlarını belirleme yetkisi de kaldırılarak, bu yetkinin, Milli Eğitim Bakanlığı'nın ortaöğretim kurumlarını sınıflandırma konusunda yapacağı saptama ile 'bağlı yetki'ye dönüştürüldüğünü ifade eden Sezer, şunları kaydetti:
"Çünkü, daha önce yalnızca ortaöğretim kurumlarının program/alan/kol/bölümlerini belirleme yetkisine sahip olan Milli Eğitim Bakanlığı'na, yapılan düzenleme ile, yükseköğretimdeki gruplandırmaya esas olacak biçimde, bu program / alan / kol / bölümlerin sözel, sayısal ya da eşit ağırlıklı alanlardan hangisine gireceğini belirleme yetkisi de verilmektedir.
Oysa, 'sözel', 'sayısal' ve 'eşit ağırlıklı' gibi terimler, herhangi bir ortaöğretim kurumunun alan / bölüm / kol / programını nitelendirmeyip, yükseköğretime giriş sınavında adayın bilgi ve yeteneğini tam ve doğru ölçmek için kullanılan araçların adıdır.
İncelenen Yasa'yla getirilen düzenlemede, tersi olması gerekirken, yükseköğretim ortaöğretime göre biçimlendirilmeye ve yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Bunun nedeninin de, mesleki-teknik ortaöğretim kurumlarını, bu bağlamda özellikle imam hatip liselerini bitirenlerin kendi alanları dışında bir yükseköğretim programına girmek istemeleri durumunda, aynı gruptaki genel liselerle eşit katsayıdan yararlandırılmalarının sağlanması olduğu açıktır. Böylece, gençlerin imam-hatip liselerine yönlenmelerinin özendirilmesi amaçlanmaktadır."

MESLEK EĞİTİMİ

Cumhurbaşkanı Sezer, Türkiye'de eğitim ve istihdamla ilgili sorunların büyümesinin nedeninin, mesleki-teknik ortaöğretim yerine, yalnızca yükseköğretime hazırlayan genel ortaöğretime ağırlık verilmesi olduğunu belirtti. Çağdaş ülkelerde, ortaöğretim içindeki mesleki-teknik ortaöğretim kurumlarının oranının yüzde 65, liselerin oranının ise yüzde 35 olduğunu anımsatan Sezer, Türkiye'de bunun tam tersinin geçerli olduğunu vurguladı. Sezer, şunları dile getirdi:
"Oysa, mesleki-teknik eğitim sanayi ve ticaret sektörünün can damarıdır. Gelişmiş birçok ülkede yüzde ellilerin üzerinde payı olan meslek yüksekokullarının ülkemizde yükseköğretim içindeki payı, alınan önlemlere karşın çok düşüktür. Bu kadar düşük mesleki-teknik eğitim oran ve sayıları ile Türk sanayisinin gelişmesinin güç olduğu, gelişmiş ülkelerin sanayileri ile rekabet edilmesinin tek yolunun sayıca ve nitelikçe üstün ara işgücünün yetiştirilmesinden geçtiği tartışmasız kabul edilmesi gereken bir gerçektir.
Bu nedenle, alınacak önlemlerle mesleki-teknik öğretimin her yönden niteliğinin artırılması ve mezunlarına istihdam olanaklarının yaratılması, böylece öğrencilerin bu okulları tercih etmeleri ve alanlarında yükseköğrenim yapmaları konusunda özendirilmeleri gerekirken, bu tür liseleri bitirenlerin kendi alanları dışındaki yükseköğretim kurumlarına yönlendirilmeleri, ülke kaynaklarının israf edilmesi, yükseköğretim kurumlarının verimsizliğe ve başarısızlığa itilmesi gibi kamu yararıyla bağdaştırılamayacak sonuçlar yaratacak niteliktedir. Türk eğitim sisteminde mesleki-teknik öğretimin geri planda bırakılması, bu okullardaki eğitim-öğretimin kalitesini de olumsuz yönde etkilemektedir."

'KATSAYILARIN EŞİTLENMESİ HAKSIZLIK OLUR'

Genel ortaöğretim kurumlarıyla karşılaştırıldığında, mesleki-teknik eğitim veren ortaöğretim kurumlarında edebiyat, tarih, coğrafya, matematik, biyoloji, fizik, kimya, felsefe gibi temel kültür derslerinin yeterli düzeyde verilmediği görüldüğünü kaydeden Sezer, ortaöğretimde yeterli temel eğitimi alamayan öğrencilerin kendi alanları dışındaki yükseköğretim programlarına girmelerinin akademik öğretimde nitelik yitimine yol açtığını belirtti.
Cumhurbaşkanı Sezer, ayrıca, katsayının eşitlenmesi, hiçbir mesleki öğrenimi bulunmayan ve tek çıkış yolu yükseköğretim görmek olan genel ortaöğretim kurumunu bitiren gençler yönünden de haksızlık yarattığını ifade etti.
Mesleki-teknik ortaöğretimin, genel ortaöğretime oranla çok daha pahalı bir eğitim olduğuna işaret eden Sezer, her bir meslek lisesi öğrencisi için, genel lise öğrencisine oranla yaklaşık 6 kat daha fazla kaynak kullanıldığını anlattı.
Sezer, sanayi sektörüne ara eleman sağlanması amacıyla oluşturulan mesleki-teknik liseleri bitirenlerin, bu amaca yönlendirilmeyip üniversiteye girmelerinin özendirilmesinin, kaynak israfı ve üniversite öğretim kalitesinin düşmesinden başka bir sonuç yaratmadığını belirtti. Sezer, "Bu nedenle, yapılan düzenlemede, her yasanın genel amacı olması gereken 'kamu yararı'na uygunluk bulunmamaktadır" dedi.
Sezer, iade gerekçesinde, üniversiteye girişte farklı katsayı uygulamasının haksızlık yarattığı iddiasının gerçeği yansıtmadığını da belirtti. Sezer, mesleki-teknik ortaöğretim kurumlarını bitirenlerin farklı katsayı uygulaması sonucu haksızlığa uğradıkları savının gerçeği yansıtmadığını belirtti. Sezer, "Çünkü, bir kez, mesleki-teknik ortaöğretimi bitirenler, kendi alanlarında bir yükseköğretim programını tercih ettiklerinde büyük avantaja sahiptir" dedi.
Mesleki-teknik ortaöğretimi bitirenlerin, kendi alanları dışındaki yükseköğretim programlarında okumaları kesinlikle engellenmediğini vurgulayan Sezer, "Başarılı öğrencilerin alandışı yükseköğretim programlarını kazanmaları ve bu programlarda öğretim görmeleri olanaklıdır. Nitekim, uygulamada bunun pek çok örneği görülmektedir" dedi.
Sezer, mesleki-teknik ortaöğretimi bitirenlerin, sınavda başarısız olmaları ve istemeleri durumunda, bitirdikleri programın devamı niteliğinde ya da buna en yakın meslek yüksekokullarına ya da Açıköğretim Fakültesi önlisans programlarına sınavsız yerleştirilebildiklerini ve bu okulları bitirdikten sonra dikey geçiş sınavı ile yine aynı alanda lisans programlarında okuma olanakları bulunduğunu anımsattı.
Sezer, mesleki-teknik ortaöğretimi bitirenlerin, hiçbir yükseköğretim programında okuyamasalar bile, kendilerine ortaöğretim kurumlarının kazandırdığı mesleklerinde çalışma olanaklarının bulunduğuna dikkati çekti. Cumhurbaşkanı Sezer, "Eşit katsayı uygulaması, asıl adaletsizliği, imam hatip lisesini bitirenlerle diğer mesleki-teknik liseleri bitirenler arasında yaratmaktadır. Ortaöğretimde görülen derslerin program ve yoğunluğu arasındaki fark, sınavlarda mesleki-teknik lise mezunları yönünden haksızlığa neden olmaktadır" görüşünü dile getirdi.
YÖK'ün, 1999 yılında başladığı farklı katsayı uygulamasına karşı 'haksızlık ve eşitsizlik' gerekçesiyle açılan davaların tümünün Danıştay'ca reddedildiğini anımsatan Sezer, "Açıklanan gerekçeler, farklı katsayı uygulamasının haksızlığa neden olmadığını, tam tersine adaletli bir düzen kurduğunu göstermektedir. Üstelik, incelenen Yasa'nın gerekçesinde yer verilen, farklı katsayı uygulaması ve alanları dışındaki yükseköğretim programlarına katılmalarının zorlaştırılması nedeniyle meslek okullarına ilginin azaldığı yolundaki sav da gerçeği yansıtmamaktadır" dedi.
Meslek liseleri ile İmam-Hatip liselerinde okuyan öğrencilerin 1998 yılından itibaren sayılarını anımsatan Sezer, farklı katsayı uygulaması nedeniyle mesleki-teknik ortaöğretim kurumlarının öğrenci sayılarının, azalmadığını, tersine arttığını, azalmanın yalnızca imam-hatip liselerinde olduğunu kaydetti.
Sezer, "İncelenen Yasa'nın gerçek amacı da, imam-hatip lisesini bitirenlerin alanları dışındaki yükseköğretim programlarına girişlerini kolaylaştırmak ve imam-hatip liselerini yeniden çekici duruma getirerek bu okulların öğrenci sayısını daha da artırmaktır. Oysa, bu okullarda bugün bile gereksinimden çok fazla sayıda öğrenci bulunduğu bilinen bir gerçektir" dedi.

İMAM-HATİP LİSELERİ

Milli Eğitim Bakanlığı'nın verilerine göre, 2003 yılı itibariyle Türkiye'de 536 imam hatip lisesi bulunduğunu, bu liselerde 105 bin öğrencinin okuduğunu ifade eden Sezer, yıllık imam-hatip gereksinmesi 5 bin olmasına karşılık, bu liseleri bitirenlerin sayısı 25 bini bulduğunu ifade etti. Sezer, yapılan araştırmalara göre, 2003 yılı itibariyle imam hatip lisesini bitirenlerin sayısının 511 bini aştığının anlaşıldığını bildirdi. Sezer, "Bu sayılar, eğitim düzeninde yaratılan çarpıklığı ve ülke kaynaklarındaki önemli israfı, başka bir yoruma gerek bırakmayacak biçimde ortaya koymaktadır" dedi.
Sezer, yasanın 5. maddesinin gerekçesinde, 'Anayasanın 130. maddesinin dokuzuncu fıkrasındaki yükseköğretime girişin kanunla düzenlenmesine dair amir hüküm gereğince, yükseköğretime giriş yeniden düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile yükseköğretime girişte görülen birtakım eşitsizliklerin giderilmesi ve haksız uygulamaların önlenmesi amaçlanmış, genel lise ve mesleki ve teknik lise mezunları ile fen ve Anadolu liseleri arasındaki farklı katsayı uygulamalarının giderilmesi amaçlanmıştır' denildiğini anımsattı. Sezer, şöyle devam etti:
"Oysa, Anayasa'nın 130. maddesinin dokuzuncu fıkrasındaki 'yükseköğretime giriş' anlatımı, yetkili organı belirlemeye değil, hangi koşulları taşıyan öğrencilerin yükseköğretime girebileceğinin yasayla belirlenmesine yönelik bir anlatımdır. Yükseköğretime giriş ilkelerinin belirlenmesi bir ortaöğretim etkinliği değildir. Okutacağı öğrencinin bilgi düzeyini, yeteneklerini çeşitli yöntemlerle saptayarak en uygun öğrenim birimine yerleştirmek Anayasa ile Yükseköğretim Kurulu'na verilmiş bir yetki ve görevdir.
Öte yandan, ülkenin öğrenim çağındaki gençlerinin bilgi ve yeteneklerine göre ve ülke gereksinimleri de gözönünde tutularak uygun alanlara yönlendirilmeleri, ülkenin geleceği ve gelecekteki ekonomik, kültürel, sosyal gelişmesini çok yakından ilgilendirdiği, bu gelişme ve kalkınmayı derinden etkileyeceği için iktidarların siyasal tercih ve değerlendirmelerine bırakılmayacak kadar önemlidir.
Anayasa'nın 130. maddesi uyarınca, üniversiteye giriş esasları ve koşullarını belirleme yetkisinin yükseköğretim organlarının bilimsel değerlendirmelerine bırakılması gerekmektedir.
Başka bir anlatımla, Anayasa'nın 130. maddesine göre, üniversiteye girişin yasayla düzenlenecek olması, yasakoyucunun, Anayasa'nın 130. ve 131. maddelerindeki diğer kuralları ve bu konuda yükseköğretim organlarının yetkilendirildiğini gözardı ederek dilediğince düzenleme yapabileceği, bu yetkiyi başka organlara bırakabileceği anlamına gelmemektedir."w
Anayasa'nın 131. maddesinde, 'yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek' görev ve yetkisinin YÖK'e verildiğini dikkati çeker Sezer, şunları kaydetti:
"Bu bağlamda, hangi ortaöğretim programlarını bitirenlerin yükseköğretimin hangi programlarına, hangi ölçütler kullanılarak girebileceği, Yükseköğretim Kurulu'na tanınan bir yetkidir. Ölçütlerden biri olan ortaöğretim başarı puanı uygulamasıyla, adayların ortaöğretimdeki öğretimleri sırasında okudukları derslerden olanaklar ölçüsünde yararlanarak iyi not almaları özendirilirken, aynı zamanda, ortaöğretimdeki ders programının gereği gibi kavranması ve bilgi birikiminin sağlanmasıyla adayların yükseköğretimdeki öğrenimlerinin kolaylaştırılması, böylece öğretimin kalitesinin artırılması amaçlanmaktadır. Bu nedenlerle, incelenen Yasa'nın 5. maddesinin, Anayasa'nın 130 ve 131. maddelerine aykırı olduğu sonucuna varılmaktadır."

'LAİKLİKTEN ÖDÜN VERİLEMEZ'

Cumhurbaşkanı Sezer, aiklikten verilecek en küçük ödünün, Atatürk devrimlerini yörgüngesinden saptırarak, yok olması sonucunu doğurabileceğini ifade etti. Sezer, imam-hatip lisesini bitirenlerin kendi alanları dışındaki yükseköğretim programlarında okuyabilmelerine olanak sağlayan düzenlemenin Anayasa'daki laiklik ilkesi yönünden de inceledi. Sezer, Anayasa'nın 130. maddesinde, üniversitelerin kuruluş amacının, çağdaş eğitim ve öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde ulusun ve ülkenin gereksinimine uygun insan yetiştirmek olduğunun belirtildiğini anımsattı.
Sezer, Anayasa'nın 42. maddesinin 3. ve 4. fıkralarında ise, eğitim ve öğretimin, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılacağı, bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim kurumları açılamayacağı belirtilerek, laiklik ilkesine uygun eğitim ve öğretim öngörüldüğünü, eğitim ve öğretim özgürlüğünün Anayasa'ya sadakat borcunu ortadan kaldırmayacağının vurgulandığını kaydetti. Sezer, 42. maddenin amacının, kapsamlı ve nitelikli öğretim programlarıyla toplumu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak olduğunu vurguladı.
Sezer, devletin eğitim ve öğretimdeki gözetim ve denetim görevinin, laiklik ilkesine aykırı etkinlik ve öğretim yapılmasına izin verilmemesini de kapsadığını belirtti.
Gerekçesinde, eğitim ve öğretimde laiklik ilkesinin anayasal içeriğini irdeleyen Sezer, Anayasa'nın ilgili hükümlerini anımsattı. Bu hükümlerle, Türkiye Cumhuriyeti'nin niteliklerinden olan laikliğin, anayasal içeriğiyle güvence altına alındığını vurgulayan Sezer, şöyle devam etti:
"Anayasa'nın 176. maddesine göre, başlangıç bölümü, Anayasa metnine dahildir. Anayasa'nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri içeren başlangıç bölümü, maddelerin amacını ve yönünü belirten bir kaynaktır. Madde gerekçesinde de, başlangıç bölümünün Anayasa'nın diğer kuralları ile eşdeğer olduğu vurgulanmıştır.
Anayasa'nın başlangıç bölümünde, Yüce Türk Devleti'nin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa'nın, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda anlaşılması, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanması gerektiği, hiçbir etkinliğin Atatürk ilke ve devrimleri karşısında koruma göremeyeceği, laiklik ilkesi gereği kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı, belirtilmiştir.
Böylece, Cumhuriyet'in niteliklerinin en önemlisi ve diğer niteliklerin temeli olan laiklik, Anayasa'ya yön veren ilkeler arasındaki yerini almış ve anayasal tanımını bulmuştur. Bu tanıma göre laiklik, dinin, sosyal, siyasal ve hukuksal bir güç ve düzenleyici olmasını önleyen temel ilkedir."
Sezer, bu işlevine uygun olarak Anayasa'nın 24. maddesinde de, 'Devletin sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal temel düzeninin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılamayacağı, dinin ya da din duygularının yahut dince kutsal sayılan şeylerin, siyasal ya da kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla kötüye kullanılamayacağı'nın, açık biçimde kurala bağlandığını kaydetti.
Anayasa'nın 13. maddesinde, temel hak ve özgürlüklerin laik Cumhuriyet'in gereklerine uygun olarak yasayla sınırlanabileceği; 14. maddesinde de, Anayasa'da yer verilen hak ve özgürlüklerin laik Cumhuriyet'i ortadan kaldırmayı amaçlayan etkinlikler biçiminde kullanılamayacağının belirtildiğini kaydeden Sezer, "Böylece, temel hak ve özgürlüklerin laik Cumhuriyet'i zedeleyecek biçimde kötüye kullanılması önlenmiş, gerekirse laik Cumhuriyet'i korumak için temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması kabul edilmiştir" dedi.
Cumhurbaşkanı Sezer, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinin, coğrafi yönden tekil devlet yapısını, yönetsel yönden laik, demokratik, sosyal, hukuk devletini, siyasal yönden tam bağımsızlık ilkesini, ekonomik, sosyal, kültürel ve sanatsal yönden de çağdaş bir Türkiye'yi hedeflediğini ifade etti.
Atatürk devriminin amacının, aydınlanma çağını yakalamak ve Türk toplumunu çağdaşlaştırmak olduğunu belirten Sezer, bu amacın, Anayasa'nın başlangıcında "çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak", 174. maddesinde de, "çağdaş uygarlık düzeyini aşmak" biçiminde anlatımını bulduğunu kaydetti.

'LAİKLİK ANLAYIŞI FARKLI'

Sezer, şöyle devam etti:
"Devrimin temeli, amacına bağlı olarak laiklik ilkesidir. Laiklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır. Anayasa'da benimsenen laiklik ilkesinin, yukarıda belirtilen amaç bağlamında değerlendirilmesi ve yorumlanması zorunludur.
Anayasa Mahkemesi'nin çeşitli kararlarında da belirtildiği gibi, laiklik, ülkelerin içinde bulunduğu tarihsel, siyasal, toplumsal koşullara ve her dinin bünyesinin gerektirdiği isterlere bağlı olarak ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir.
Bu farklılığa bağlı olarak her ülkenin laiklik anlayışı o ülkenin Anayasa'sına yansımıştır. Türkiye için özellik taşıyan laiklik de Anayasa'da benimsenen ve korunan içerikte bir ilkedir.
Laiklik ilkesinin, her ülkenin içinde bulunduğu koşullardan ve her dinin özelliklerinden esinlenmesi, bu koşullar ile özellikler arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların laiklik anlayışına yansıyarak değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır. Dini ve din anlayışı tümüyle farklı ülkelerde laiklik uygulamasının, aynı anlam ve düzeyde benimsenmesi beklenemez."
Anayasa Mahkemesi'nin 1961 ve 1982 Anayasaları dönemlerinde verdiği çeşitli kararlarında, laikliğin hukuksal, sosyal, siyasal tanımları ve ulusal değeri geniş biçimde ele alınıp, özenle korunması gereken bir ilke olduğunun vurgulandığını belirten Sezer, Mahkeme'nin laiklik ilkesine ilişkin sıraladığı ögeleri anımsattı. Buna göre, Atatürk devrimlerinin hareket noktasında laiklik ilkesi yattığını ve devrimlerin temel taşını bu ilkenin oluşturduğunu belirten Sezer, "Laiklikten verilecek en küçük ödün, Atatürk devrimlerini yörüngesinden saptırarak, yok olması sonucunu doğurabilecektir" dedi.

'DEVLET ÖNLEM ALACAK'

Laikliğin, ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimi olduğunu belirten Sezer, şunları kaydetti:
"Anayasa, bireyin inanç alanında kaldığı sürece din ve inanç olgusuna sınırsız bir özgürlük tanımakta, buna karşın toplumsal yaşamı etkilediğinde, açığa vurulduğunda kamu düzenini koruma amacıyla bu özgürlük sınırlanabilmektedir. Bu bağlamda, devlet, dinin kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini önleyecek önlemleri alacaktır.
Genel olarak laikliğin din işleri ile dünya işlerinin ayrılması anlamına geldiği söylenmektedir. Bu, laikliğin dar ve klasik tanımıdır. Bununla anlatılmak istenen, yalnızca devlet içinde din ve dünya işleriyle ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal yaşamın, eğitimin, aile, ekonomi ve hukuk alanlarının din kurallarından arındırılarak, zamana, yaşamın gereklerine göre saptanmasıdır.
Laiklik ilkesi, din ve mezhep ayrılıklarını bireyin özel yaşam alanına sokarak siyaset dışında tutmayı amaçlamıştır. Böylece, din siyasallaşmaktan kurtarılmış, yönetim aracı olmaktan çıkarılmış, gerçek saygın ve kutsal yerinde tutularak, bireylerin vicdanına bırakılmıştır.
Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti'nde 'ümmet'ten 'ulus'a geçmenin itici gücü olmuştur; kişileri ve toplum kesimlerini birbirine güvenle bağlayan, uluslaşmayı, ulusal birliği ve ulusal dayanışmayı sağlayan ve güçlendiren içeriktedir.
Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesi gücünü laiklikten almakta, demokrasi herşeyden önce laikliğe dayanmaktadır. Çünkü, demokrasinin iki önemli öğesi olan özgürlük ve eşitlik, ancak dinsel zorlamaların olmadığı laik toplumlarda gerçekleşebilmektedir.
Laiklik, tüm özgürlüklerin, bu bağlamda din ve inanç özgürlüğünün de güvencesidir. Çünkü, yalnız laik düzende insanlar inanıp inanmamakta, din seçiminde ya da dinsel uygulamalarda özgürdürler."
Sezer, Anayasa'nın 174. maddesinde, Türk toplumunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik niteliğini koruma amacı güden devrim yasalarının tek tek sayılarak anayasal güvenceye alındığını belirtti.
Sezer, bu yasaların, maddede de belirtildiği gibi laiklik ilkesiyle doğrudan ilgili bulunduğunu, Cumhuriyet'in laik niteliğini somutlaştırmakta ve ona içerik kazandırdığını ifade etti. Sezer, bu nedenle, Anayasa'nın 174. maddesinin, başlangıcı ile 2. ve 24. maddelerinden ayrı düşünülemeyeceğini, onları tamamlayıcı nitelikte olduğunu anlattı.
Cumhurbaşkanı Sezer, 174. maddede yer verilen ve Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında yeni rejimi oluşturmak amacıyla çıkarılan yasaların "inkılap yasaları" olarak anılmalarının, bu yasaların Türk Devrimi ve Atatürk ilkelerinin gerçekleşme aracı olduğunu gösterdiğini ifade etti. Sezer, "Bundan da anlaşılmaktadır ki, laiklik, tüm anayasal kurallara egemen bir ilkedir" dedi. Anayasa'nın, 174. maddesi gerekçesini anımsatan Sezer, devrimlerin Anayasa'nın korunmasına alındığının belirtildiğini ifade etti.

ÖĞRETİM BİRLİĞİ

Türkiye'de laik öğretime geçişin, Anayasa'nın 174. maddesiyle korumaya alınan 1924 tarihli ''Öğretim Birliği Yasası'' ile gerçekleştirildiğini belirten Sezer, yasa çerçevesinde yapılanları anımsattı. Sezer, öğretim birliği ilkesinin amacının, akla ve bilime dayalı programlarla çağdaş uygarlık hedefine yönlendirilmiş yurttaşlar yaratmak olduğunu belirterek, "İkili öğretim, yani bir yanda akla ve bilime öte yanda dinsel öğretiye dayalı öğretim toplumda ikiliğe yol açacak kaos ve karmaşa yaratacaktır. Bunun çağdaşlaşma hedefine ve ulusal birliğe zararı açıktır" dedi.
Öğretim Birliği Yasası'nın gerekçesini hatırlatan Sezer, öğretim birliği ilkesinin, laik eğitimin vazgeçilmez koşulu olarak laiklik ilkesinin önemli alanlarından birini oluşturduğunu ifade etti. Sezer, şunları kaydetti:
"Öğretim Birliği Yasası'nda, imam hatip yetiştirecek okulların kurulmasının öngörülmesinin amacı, din kültürünü bilimsel ortamda edinmiş, aydın, toplumu batıl inançtan kurtarabilecek din adamları yetiştirmektir.
Bu amaç, imam hatip liselerinin imamlık, hatiplik ve Kuran kursu öğreticiliği gibi alanlardaki dini hizmetleri yerine getirmek amacıyla, öğrencileri bu mesleğe hazırlayıcı programlar çerçevesinde eğitim ve öğretim verilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır."