Türkiye'de Sol Nerede?...(01)

Solun kamburları
Doç. Ayşe Kadıoğlu: Merkezde konumlanmış asker-bürokrat kesimle, çevredeki İslami kesim arasında gerilim var. Sol iki kamburdan, milliyetçilik ve devlet yörüngesinden kurtulamadı. AKP, çevre, yani taşra söylemine Batılılaşmayı eklemleyerek gelişti.
Dünya ile birlikte
Prof. Ünsal Oskay: Osmanlı ve Cumhuriyet, halkı siyasi hayatın dışında tuttu. Türkiye restorasyon sürecinde. AKP, 1927'deki Serbest Fırka'ya dayanıyor. Taban şimdi AKP'den sözlerini yerine getirmesini isteyecek. Türkiye'de sol muhalefetin dünyadan bağımsız gelişeceğine inanmıyorum.
Haber: Ertuğrul MAVİOĞLU / Arşivi

Solun iki kamburu var
Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ayşe Kadıoğlu'na göre, Türkiye'de siyaset yıllardır merkez-çevre ekseninde yapıldı. 3 Kasım seçimleri ile AKP iktidara gelince, çevre merkeze geldi. Müslüman kimliklere duyarlı bir parti olan AKP merkeze geldikten sonra kimi merkez söylemlerini özellikle de Batıcılığı ve Avrupa Birliği ile ilişkilerin önemini vurgulamaya başladı. AKP çevre oyları ile başa gelen bir siyasal parti olarak, merkezin Batılılaşma söylemini de kapsayınca muhalefetin elinde yerel, milliyetçi bir söylem bıraktı. Bütün bunlar şu anlama geliyor. Artık Türkiye'de siyaset merkez-çevre ekseninde yapılmıyor, bu eksen kırıldı, yeni eksenin ne olacağı ise şu an için belirsiz.
Türkiye'de liberal-İslamcı AKP iktidarının bu denli yükselişe geçmesinin sırrı nerede?
Siyaset emek-sermaye ekseni üzerinden yapılmadığı için, ezilen kesimin oylarının AKP'ye aktığını söylemek zor. Çünkü AKP aslında bir 'sermaye' partisi. AKP hem İslamcı söylemi, hem Batıcılığı, hem de sermaye partisi olmayı harmanladığı için, Türkiye'de siyaset yapmanın eksenini kırdı. Türkiye'de siyaset Osmanlı'da Batılılaşma düzenlemelerinden bu yana merkez-çevre ekseninde yapıldı. Artık bu eksen geçerliliğini yitirdi. AKP hem merkeze hem çevreye oynuyor. Yeni bir eksen oluşturulana dek AKP'nin siyasal alandaki tekeli sürecek.
Aslında bu durum, oy verirken hâlâ ideolojik tercihlerin önemli olduğunu da gösteriyor. İnsanlar çıkar temelli oy verseler, AKP bu kadar oy almayabilir. AKP sosyal adalet konularına duyarlı bir parti olmamasına rağmen Müslümanlık ile ilişkilendirilmesi, asker ve bürokratların karşısında tanımlanan konumu, Batıcılık ve demokratikleşme ile olan pozitif ilişkisi nedeniyle çevrenin oylarına talip olabiliyor. AKP ezilen kesimin değil sermayenin partisi olmasına rağmen, popülist bir çevre söylemi nedeniyle oy topluyor.
Şimdilik AKP'den başka bir seçeneği olmadığı görülen zengin sınıfların topyekûn desteği, iktidarı hak ettiğinden daha mı güçlü hale getiriyor?
AKP muhafazakâr-demokrat söylemiyle, muhafazakârlığını öne çıkardı ve böylelikle sermaye kesimlerini korkutup kaçırmadı. Anadolu kaplanlarının desteğini zaten alıyordu, zamanla İstanbul sermayesi de AKP'ye alıştı. Özellikle AB ile ilişkilerdeki kararlılığı bu süreci hızlandırdı. Bunda CHP'nin içine düştüğü devletçi söylemin içine giderek hapsolması da etkili oldu tabii.
Siyasette AKP tekeline doğru
Muhalefeti iyice dibe vurmuş bir Türkiye, nereye doğru sürükleniyor?
Türkiye'de Osmanlı'da Batılılaşma düzenlemelerinin başlamasından bu yana süregelen bir iktidar-muhalefet geleneği var. Buna göre merkezde konumlanmış asker-bürokrat kesim ile çevrede yani taşrada konumlanmış
İslami kesim arasında bir gerilim var. Bu gerilimde merkez seçkinleri, çevre de halkı temsil ediyor. Çevre zaman zaman çıkışlar yapıp, iktidara talip oluyor ve hatta iktidara geliyor, ancak eninde sonunda merkezdeki asker ve bürokratların dediği oluyor. Çevre aslında Şerif Mardin'in ifadesiyle hep 'zanlı' olarak görülüyor. AKP 3 Kasım seçimleri sonrasında iktidara geldiğinde, bir çevre partisi olarak merkeze talip oldu. Ben o zaman, merkez ve çevre arasında bir dansın başladığını ve bu dansın nasıl biteceğinden ziyade, dansın yapılıyor olmasının önemini vurgulamıştım. Her dansta olduğu gibi küçük ayağa basmalar, itişmeler olacaktı ancak dans başlamıştı. Bugün bu dans, tüm itişmelere rağmen hâlâ devam ediyor. Ancak AKP merkeze yerleştikçe, Türkiye'de siyasetin ekseni de merkez-çevre ekseninden başka bir eksen arayışına giriyor. Ancak başka bir eksen henüz oluşmadığı için de, siyaset zarar görüyor, muhalefet eriyor.
Bugün artık siyasette kırılan merkez-çevre ekseninin yerine yeni bir eksen arayışı ister istemez başlayacak. Aksi takdirde siyaset bitecek. Siyasette AKP tekeli yaşanacak ki bu da Türkiye için olmadığı gibi, AKP için de sağlıklı bir durum değil.
Bu tabloda sol nerede?
Aslında solun içinde bulduğu durumun hem yapısal nedenleri var, hem de biraz solun kendisinden kaynaklanan sorunlar var. Yapısal olarak, sol zaten dünyanın her yerinde bir kriz yaşıyor epeydir. Sol kimi zaman milliyetçiliğe, küreselleşme karşıtlığına düşüyor. Kimi zaman da liberal söylem ile eklemleniyor. Örneğin İngiltere'de İşçi Partisi bu krizden
'üçüncü yol' söylemi ile çıkma çabası içine girdi. Türkiye'de sol iki kamburundan, yani milliyetçilik ve devletin yörüngesinde olmaktan bir türlü kurtulamadı. Sol siyaset, devletin gölgesinin altından çıkamadı. AKP, neredeyse, Üçüncü Yol söylemine çok daha yakın durdu. Ama tabii, dünya Üçüncü Yol'dan boyunun ölçüsünü aldığına göre, Üçüncü Yol'un sol olduğunda direnmenin de pek anlamı kalmadı. Zaten Blair de bu yüzden popülaritesini yitiriyor. AKP çevre yani taşra söylemini, Batılılaşma söylemi ile eklemledi.
Batılılaşma söylemi genelde İslamcılığı kucaklamayan partilere özgü bir söylem idi. Oysa şimdi hem İslamcı hem de Batıcı olmak mümkün, bu da Türkiye'nin alışık olduğu siyasal hizipleşmeleri kapsayıcı olduğu için muhalefeti gereksiz kılıyor. Muhalefeti milliyetçiliğe hapsediyor. Türkiye'de solun Müslümanlık karşısındaki tavrı ona çok zarar verdi. Sol, ülkücülük ile barıştı da, toplumun hücrelerine sinmiş olan Müslüman kültürü ile barışamadı. Türkiye'de solun en büyük handikapı bu oldu.
CHP devletin gölgesinde
CHP'nin laiklik ve türban söylemiyle AKP'yi yıpratmaya çaba sarf etmesi ters tepiyor olabilir mi?
Uzun süredir bu eleştiriyi yapıyoruz, hatta fazla yaptığımızı düşünenler oluyor. AKP sermayeye yakın durmasına rağmen, İslamcılık ile Batıcılığı harmanladı ve muhalefeti köşeye sıkıştırdı. Muhalefet köşeye sıkışmayabilirdi, demokratikleşmeye sahip çıkabilirdi, demokratikleşme için Batılılaşma ve sosyal adalet söylemleri üzerinden muhalefet yapabilirdi ancak devletin gölgesinden çıkamadı, merkeze hapsoldu. Sosyal adalet kaygısı içinde olan ancak körkütük milliyetçilik yapmak istemeyen seçmenin oy vereceği kimse kalmadı. Bu boşluk da AKP'ye yaradı. CHP'nin devletin gölgesine kaçması, AKP'nin her söylemden biraz alıp eklektik bir söylem yaratması, CHP'yi küçülttü, AKP'yi büyüttü.



AKP restoratif bir harekettir
Adalet ve Kalkınma Partisi'ni destekleyenler sadece orta ve büyük sermaye çevreleri değil. Restoratif hareketlerin dünya çapında bir hamisi var. AKP, küresel anlamda büyük ülkelerin en büyüğü olan Amerika ile hızla yakın ilişkiler geliştiriyor.
Başlangıçta Fransa'da 1789 burjuva devrimi sonrasında tekrar monarşiye dönüşü tanımlamak için kullanılan restorasyon terimi, daha sonra eski rejimlere geçişi belirtmek için bütün Avrupa'da kullanılır oldu. Beykent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ünsal Oskay, AKP'nin 1927 yılında kurulmuş olan Serbest Fırka'ya dayandığı görüşünde.
Kısa sürede bu kadar hızlı gelişme kaydeden AKP, gökten zembille inmediğine göre sosyal-siyasal, dayanağı nedir?
Türkiye Cumhuriyeti giderek artan bir restorasyon süreci içindedir. Bu restorasyon süreci Osmanlı'nın Batı'ya öykünüp toplumu uzakta tutarak yapmak istediği iyileştirme hareketinin ürünüdür. Sistem, inanç dünyasını, eğitimini, taşradaki sosyal hayatı hep dışarıda tutmuştur. Çünkü Osmanlı dönemindeki yönetimin felsefesi, halkı siyasal hayattan mümkün olduğunca uzak tutmaya ve örgütsüz bırakmaya dayanır. Bir gereklilik olarak ortaya çıkan şey II. Mahmut'tan beri hep askeriyenin ıslahatı üstlenmesidir.
Hem merkezi otoritenin azalmakta olan gücünü yeniden oluşturmak, hem de ayanın gücünü zayıflatmaya yönelik bir hareketti bu. Cumhuriyet bu süreci daha ulusalcı bir renge soktu. Ama üzülerek söylemek gerekir ki, Osmanlı dönemindeki yenileşme hareketleri ile Cumhuriyet dönemindeki yenileşme hareketleri, amaçları bakımından ayrı olmakla birlikte, uyguladığı yol ve yöntem bakımından birbirinden farklılaşmadı.
Halk dışarıda kaldı
Her ikisinde de halk siyasal hayatın dışında tutuldu. Örgütlenmesine engel
olunmuş, örgütlenmesi ancak büyük kentlerde burjuvazi diyebileceğimiz dış çevrelerle yakın bağlantısı olan kesimle yakın ilişki kurmasından geçmiştir. Bu özellikleriyle birlikte değerlendirilirse modernleşme, hep devlet eliyle ve Batılılaşma fikri üzerinden yürütülmüş, halk sürecin dışında tutulmuştur.
Serbest Fırka'nın kurulmasının üzerinden beş-altı ay geçmeden Limancı Hamdi Efendi apar topar Ankara'ya giderek Atatürk'le görüşüyor. Hamdi Efendi Atatürk'e "Gerici unsurlar benim tahmin edemeyeceğim kadar destek oldular, partiye akın ettiler, ben buna hâkim olamam, bu hareket sana da karşı" diyerek partinin kapatılmasını talep ediyor. Hamdi Efendi'nin anılarından öğrendiğimize göre, Atatürk "Bu vefasızlık neyin nesi?" diye sorar. Limancı Hamdi Efendi'nin Atatürk'e büyük bir nezaket içinde verdiği yanıt ilginçtir: "Halk dışarıda kaldı."
Restorasyonun tabanı eşraf
İşte restorasyon dediğimiz akımın çekirdeği cisimleşmiş haliyle 1927 yılında Serbest Fırka ile birlikte ortaya çıkıyor. Restorasyonun oluşumuna ilişkin gelişmeleri Lale Devri'ne kadar da uzatabiliriz. Ama burada önemli olan, restorasyonun harcının yenileşme hareketinden halkın dışlanmasıyla atılmış olmasıdır. Restorasyon hareketinin dayandığı kesim, ayan diye tanımladığımız eşraftır. Bu kesim ülkede yenileşme hareketi devam ederken, kendisine yer bulmaya çalışmış olan gerici bir zemindedir.
Restorasyoncu güçler daha sonraki yıllarda Demokrat Parti'nin CHP'yi silip süpürmesi sırasında daha net görülmüştür. Demokrat Parti'nin lider kadrosu son derece medeni. Ama taban, Cumhuriyet'in öngördüğü modele tepki gösteren kesimden oluşmaktadır. DP'nin yöneticileri 1953-1954'e gelindiğinde kendi tabanına tavizler vermeye başladı. Tekke ve zaviyeler, biraz daha değişik bir biçimde taşrada yeniden gelişti. Bu tavizlerle restorasyon süreci yeniden hız kazandı. İşte AKP bu çizgi üzerindedir. 1927'lerin Serbest Fırkası, 1950'lerin DP'si gibi AKP de restorasyon sürecinin ürünüdür.
Sermaye çevreleri mutlu görünüyor ama muhalefetsiz bir Türkiye tehlikeli sonuçlara yol açmaz mı?
Gelişmeleri son derece tehlikeli buluyorum. AKP'yi destekleyenler sadece sermaye çevreleri değil. Restoratif hareketlerin günümüzde dünya çapında bir hamisi var. Küresel anlamda büyük ülkelerin en büyüğü. Yani ABD. Stratejik bakımdan çok dar düşünen bir yönetim işbaşında. AKP, 40-50 yıllık restoratif hareketin devamı olarak ABD ile yakın ilişki geliştirmeye çalışıyor. Çok güçlenmiş bir AKP, bugüne kadar kendi tabanına karşı orduyu, devleti bahane ederek yerine getirmediği vaatlerini hayata geçirmek zorunda kalabilir.
Bugüne kadar şiirde savunduğunuz şeyleri, siyaset alanında yapamıyorsunuz, siyasi parti programına koyamıyorsunuz. Taban diyecek ki, "Artık çok güçlüsün. Engeller kalktı, hadi sözlerini yerine getir." Bu tek başına 28 Şubat'ın rövanşı değildir. Necmettin Erbakan döneminden beri yerine getirilmeyen sözler var. Taban bunları isteyecek. Restoratif hareketin vitrininde farklı dönemler itibarıyla kim yer alırsa alsın, bu akımın dayandığı sosyal taban bellidir. İşte AKP'nin asıl hikâyesi budur.
Sol muhalefet dünyayla gelişecek
1970'lerin sonunda bir ABD'li siyaset bilimcinin kitabını okumuştum. Onun önermesi şuydu: Sol 19. yüzyılın sonundaki programla çıkmamalı. Çünkü bu program rasyonalitesini yitirdi. Artık işçiler kendilerini proletarya gibi değil, orta sınıf gibi hissediyor. Türkiye'deki muhalif akımın dünyadan bağımsız gelişebileceğine inanmıyorum. Türkiye'deki en ileri sanayi nasıl dış dünya ile birlikte gelişiyorsa, muhalif akımların da sadece bu ülkeye hapsolmuş bir şekilde gelişmesi mümkün değildir. Dünya nasıl globalleşiyorsa, muhalefetin de evrensel bir kuşak halinde gelişmesi gerekir. Yoksa korktuğumuz başımıza gelecek. Bir gün gelip plajlarda diz kapağından aşağısı bağcıklı don giymemizi isteyecekler. Şık, metroseksüel damatlar, patronlar var. Onlar düşünsünler. Ben dizden aşağı bağcıklı pijamamı çoktan hazır ettim...


Bu kalabalıklar nereye gitti?
1977'nin 1 Mayıs günü Taksim Meydanı'nda yağmur gibi üzerimize yağdırılan kurşunlar, birbirimize bakmamıza fırsat tanımadı. O gün çok öldük. Ve alana girebilmek için yürüyüş kolu oluşturanlarla birlikte, sayımızın 500 bine ulaştığını ancak ertesi gün gazetelerden öğrenebildik.
Sonrasında, meydanlara çıkıp 'Kontrgerilladan hesap soracağız' diye bağıran Ecevit, CHP'ye tarihinde bir daha asla erişemeyeceği bir oy patlaması yaşattı.
Ecevit'in, iktidara geldikten sonra 'Soruşturdum yokmuş' dediği kontrgerilla, 16 Mart 1978'de Beyazıt'ta İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin üzerine bomba attı. Bomba sesleri kesildiğinde yedi öğrenci artık yaşamıyordu. Hemen ardından DİSK 'faşizme ihtar' amacıyla genel iş bırakma eylemi yaptı. İşçiler fabrikalarını, öğrenciler okullarını boşaltıp yollara döküldü. 19 Mart günü, yürüyüş kolunun bir ucu, o zamanlar
İstanbul Üniversitesi'nin önünde duran Turan Emeksiz Anıtı'nın çevresine binlerle kümelenmişken, diğer ucu Çemberlitaş, Sultanahmet, Gülhane istikametini takip edip, Sirkeci İskele Meydanı'nı ağzına dek doldurmuştu.
Kalabalıklar kendi başına hiçbir şey ifade etmezler. Ama hedefini belirleyip, ortak bir yürek temposu yakalamayı başarmış olan kalabalıklar, kimi zaman tarih yazarlar.
Kalabalıkların yakaladığı ortak yürek temposunu dile getirmek, hiç de yaşananları abartmak anlamına gelmez. Bunun kanıtı, muktedirlerin o günlerde hissettiği tedirginlikte ve bu tedirginliği büyüten gelişmelerin ne acıdır ki, yüzlerce insanın yaşamına mal olmasında gizlidir.
Sonra 12 Eylül geldi. Ve bir daha o kalabalıkların meydanlara sel gibi aktığını görmek mümkün olmadı.
Peki bu büyük kalabalıklar nereye gitmişti?
Ortak dilini yitirmiş bütün kalabalıklar gibi onlar da önce damarlarındaki ateşi dindirip, kendi kabuklarına çekildi. Karşı koyma bilinci küllenenlerin gözlerindeki ferin sönmesi de kaçınılmaz olmuştu.
Şimdi kalabalıkların, geceler boyu pop star kuyruklarında bekleşmesi bu yüzden. Futbol sahalarını hıncahınç dolduran itilmiş binlerin, dağılırken birbirini boğazlaması da...
Kalabalıklar artık, yorgun argın döndükleri işlerinden, televizyonlarının karşısına geçiyor, tek iktidar araçları olan uzaktan kumandayı ellerine
alarak televole seyrediyor. Gerçeklerinden uzaklaşıp her gün yeniden katharsis yaşıyor.
12 Eylül'ün üzerinden 24 yıl geçse de, ülke birçok bakımdan hâlâ 12 Eylül'ü yaşıyor. Sindirilmiş yığınların, kabuklarını kırmaya niyetli olduklarına dair küçük bir işaret bile yok 'Ben sol muhalefetim' diyenlerin, sık sık 12 Eylül'ün kurumlarına dört elle sarılmasının ciddi bir tepki doğurmaması bu yüzden. 12 Eylül'ün kurumları durdukları yerde çivi çakarken; bilimsel namus, 'Alışırlar' diyen Turgut Özal'a hakkını teslim etmeyi gerektiriyor.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla dünya, dengesizliğin üzerine bina edilen yeni dengesine alışma gayretinde. Neoliberalizmin her dile, her renge, her kimliğe sirayet etme kolaylığı yakalaması ve ilan ettiği hegemonya bu yüzden. Tek kutuplu bu cenderede, her kim solun payına düşeni almadığını söylüyorsa kendisini aldatıyor.
Peki bu karanlık tünele hiç mi ışık sızmıyor? Solun bugün artık anılara gömülmüş yükselişini yeniden yaşama şansı biraz olsun yok mu?
Verili koşullar, sol muhalefette doğan boşluğu doldurmakta kime daha fazla fırsat tanıyacak? İdeolojik gıdasını büyük oranda yeni dünya
düzeninden alan 'modern' sola mı, yoksa sistemin dışında adacıklar oluşturup, akıntıya karşı durmaya çalışan radikal solculara mı?
Bürokrat, devletçi, askerci muhalefetini, 'sol' diye sunanların kendilerini aşma, yenileme ve yoksul yığınlarla bağ kurma şansı var mı?
Solu destekleyeceği varsayılan yoksul kitleler, tercihlerini sağ partilerden yana kullanırken, siyasetlerini emek eksenine oturtmaya yeltenen sosyalistlerin kitlelerle bağının zayıf oluşu ne yaman bir çelişki?
Soruları daha da çoğaltmak mümkün, ama gereksiz. Bu yazı dizisine düşüncelerini açıklayan siyasetçiler, akademisyenler, sosyalist aydınlar, bu ve benzeri soruları yanıtlarken, solun kendisini yenileme ve gelişme dinamiklerini de tartışmaya açıyor. Yazı dizisinin ilk bölümlerinde AKP'nin yükselişinin ve sol muhalefet ile arasındaki genişleyen açının nedenleri irdelenecek. Ardından, kimilerine göre 'sol kimliği tamamen bir yanılsamadan ibaret olan' CHP'ye ilişkin eleştiriler ve bu eleştiriler karşısında CHP'nin yanıtları gelecek. Yerel seçim sonuçları önemli iddialarla yola çıkan Demokratik Güçbirliği'nin moda deyişle güçlü bir sinerji yaratamadığının göstergesi oldu. Yaşadığı kan uyuşmazlığı seçim süreci boyunca gözlenen bu birliğin akıbeti tartışılmaya değer. Elbette ki, sosyalistlerin önündeki fırsatlar ve açmazlar da yazı dizisi içinde yerini bulacak... Bu tartışmaların, önümüzdeki günlerde daha fazla insanı içine çekeceğine ise hiç kuşku yok. E.M.
Düşüncelerinizi gönderin!
Türkiye soluna ilişkin düşüncelerinizi 100 kelimeyi geçmeyecek uzunlukta gönderin, yayımlayalım. emavioglu@radikal.com.tr
faks: 0212 505 65 83
--------------------
YARIN: Tanju Tosun, Ahmet Çakmak, Baskın Oran