Fazla yüz vermeyeceksin depresyona


Fazla yüz vermeyeceksin depresyona

BERRİN KARAKAŞ


Radikal Hayat / 11/06/2011

Sahillerde şenlenelim diye Gülse Birsel bir kitap daha çıkardı. İki renkli kapaklı 'Yazlık' isimli yeni kitap sebebiyle sorularımızı cevapladı. Nişantaşı'ndan Tophane'ye, memlekette demokrasi ve yeni dizisine, sohbetteyiz...

Yazlık bir insan mısınızdır kışlık bir insan mı?
Kesinlikle yazlık insanım. Şu anda iliğim kemiğim ancak ısındı. Soğuğa, karanlığa hiç gelemiyorum. Bir de kış mevsiminin güneşlenme saatleri bana uymuyor. Tam ben uyanıyorum, kahvaltımı ediyorum, hoop hava kararmış bile! 

Depresyon kışa dair bir şey midir sizce? Yoksa yaza kışa bakmaz mı?
Depresyona çok aşina değilim. Benim depresyonlar bir iki gün sürüyor, sonra kendi sıkıntımdan sıkılıyorum, bir şey ilgimi çekiyor, bakıyorum kaptırmışım, depresyon bitiyor. Fazla yüz vermeyeceksin depresyona, tepene çıkar. Ama yazın, güneşin, denizin filan keyfe faydası oluyor tabii. 

Nasıl tatilleri seversiniz?
Her tür. Ayırmam! Plaj, şehir gezmesi, kültür turizmi... Bir tek dağ tatili sevmem. Çocukluğum ve ilk gençliğim boyunca annemler beni azimle dağlara götürüp kayak yaptırttılar. Bütün çocuklar vızır vızır kayıyordu çünkü. Bir piyano dersi, iki kayak, o yılların benim için en büyük travmasıdır. Hiç sevmedim dağ tatillerini. Üşüyorum bir kere kardeşim. Bir noktada “Belim sakatlandı galiba, yürürken acıyor” ayağına yattım, kayaktan kaytardım, bir daha da kaymadım. Lapacının tekiyim ben. Ancak denizde var olan akıntıya kapılıp suları okşayarak yüzüyorum, başka sporum yok. 

Yazılarınızda ikamet ettiğiniz semt olarak Nişantaşı’ndan çok bahsediyorsunuz doğal olarak. Son durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Mesela trafiğe kapatılan Atiye Sokak.
Nişantaşı’nın neşesini, mutluluğunu seviyorum. Dertsiz, aydınlık, herkesin birbirine kibar davrandığı bir mahalle. Ama bir yandan da steril, zevksiz değil, bir tarihi, 50 yıldır oturanları, tanıdık bakkalı çakkalı var. Atiye Sokak şimdilik tatlı ama bence Bodrum Barlar Sokağı kıvamına doğru bir yolculuğa başladı ufaktan, Allah sonunu hayır etsin. 

Yarın öbür gün Türkiye’de demokrasiyi göreceğiz. “Nişantaşı gibi mi yoksa Tophane gibi mi?”diye soruyorsunuz. Demokrasiyi nasıl tarif ediyorsunuz? Nişantaşı demokrasisi Tophane demokrasisi ayrımı nasıl yapılır?
Nezaket kavramının değerini tamamen unutmak üzereyiz. Ne siyasette, ne günlük hayatta, ne medyada, kibarlık, adap kalmadı, geçmiş olsun. Halbuki hoşgörünün, kendini ifade edebilmenin, tahammülün, önemli ayaklarındandır. Nişantaşı’nın o nezaketini seviyorum. Saldırganlık yok. Mahalleye bufalo sürüsü girse, insanlar semtin genel havası yüzünden gülümseyerek bakıp, en fazla belediyeye telefon açar. Demokrasinin, herkesin isteklerini bağıra çağıra, diğerini eze eze ve gerekirse kaba kuvvetle söke söke alacağı bir hayat tarzı olduğunu zannetmeye başladı millet. Öyle değil. O bakımdan oyum Nişantaşı tarzı demokrasiye. 

Gülse Birsel kendisini ara kuşak olarak tanımlıyor. Ara kuşağı biraz açarsak nedir temel özellikleri? Kitapta bahsettiğiniz ‘Bayram sendromu’ gibi başka nasıl sendromları vardır?
Kitapta 30’lu ve 40’lı yaşları kastettim, bayram günlerinin ara kuşağı olarak. Şımarıklık ve asilik yapmak için çok yaşlı, kapris, ukalalık ve mızmızlık için de çok gençsin. Kimsenin seni alttan alıp “O daha genç” veya “Yaşlı o, n’apalım, idare edeceğiz” diyecek hali yok. Kabak hep senin başına patlıyor. Aile ve akrabalar nezdinde, hep katalizörsün, arabulucusun. 

Siz hep böyle enerjik sanki büyümeyen bir genç kafasına sahipsiniz. Bunu nasıl koruyorsunuz?
E güzel bir şey bu söylediğiniz, sevindim valla. Özel bir şey yapmıyorum. Belki olgunlaşamıyorumdur, ve bu aslında kötü bir şeydir ama ben iltifat zannetmişimdir. Yıllar bana sadece cilt sarkması getiriyor ve bir bilgelik vermiyorsa o da kötü şimdi yani. Endişelenmeli miyim acaba...
 
Avrupai olmaya çalışan ama hep bir yerlerinden alaturkalığı sırıtan ülkemizde mizahınız sizin tabirinizle “Ya Hacı Osman isimli istasyonda gitarla Radiohead çalınır mı arkadaş ya…” şeklinde, daha ziyade bu özellikten besliyor diyebiliriz sanırım. Biz de buyuz diyebilir miyiz? Bu arada kaldım durumu bizim kaderimiz…
Ben bu hikayelere bayılıyorum aslında. Mizah için altın madeni. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan durumlar, karakterler, öyküler çıkıyor bu yüzden. Son derece memnunum ülkenin bu yeganeliğinden. 

‘Protest bir yazı!’ başlıklı yazınızda “Şeker gibi bir gizli isyankarlık” diyorsunuz isyanınıza. Bunu biraz açabilir misiniz?
“Gizli şeker gibi, gizli isyankarlık” diyor orada. Daha kendi işinde gücünde görünüp, gizli gizli içinde bomba patlayan biri oluyorum bazen. Hepimiz biraz öyle olduk son zamanlarda galiba. Hayatında hiç siyasetle ilgilenmemiş arkadaşlarım var, geçen gün biri mail yollamıştı “Dikkat edin, bazen oy pusulalarının arkasına sizin başka partiye oy vereceğinizi sezip, kalemle küçük bir noktacık koyuyorlarmış oyunuz geçersiz olsun diye” konulu. Ne zaman bu kadar aktivist bir hale geçti bilmiyorum. Ama siyaset daha güncel bir konu artık. 

Yeni nesil için ‘Pacman’ gibi bir nesil diyorsunuz. Sebepleri neler olabilir sizce? Ne bekler bu nesli?
Bekler değil, bulduk belamızı zaten. Obezite, çevre kirliliği, hepsini itinayla başardık! 

Ama jenerasyonumuzun “Dünya tarihinin son savurganları” olarak anılacağı kesin!” diyorsunuz. Gelecek nesilden ümitlisiniz öyleyse…
Ümitliyim çünkü elleri mecbur! Kaynak kalmayacak. Bir de artık doymaya başladık, almaktan, tüketmekten, yemekten sıkılıyoruz yavaştan, alternatif hayatlar görmeye başladım etrafta. Daha az yiyen, savurmayan, hiç kıyafet almayan insanlarla tanışıyorum. 

Ne zaman çalışıp ne zaman eğlendiği belli olmayan insanoğlu için yeni bir çalışma yasası getirilmeli mi sizce? Esas şimdi tastamam kölelere dönüşmedik mi biraz. Blackberry’ler İpod’larla bize her yer iş…
Hem de nasıl. Tatil ve iş saatleri birbirine karıştı ve ikisinin de verimi biraz düştü bence. 

Siz nasıl ayırıyorsunuz iş ve gündelik hayatı. Hangisi hangisinin önüne geçiyor?
Ben reddediyorum 24 saat iş yazışmalarının gelmesini! Herkese söylüyorum, ben telefondan e-posta almıyorum, göndermeyin diye. Aslında alabiliyorum ama çok mecburi durumlar dışında kullanmıyorum. Bir kafede oturmanın tadı kalmadı. Herkes, elinde telefonla birbirini yarım dinliyor. Hayır sadece iş için olsa iyi. Facebook’a giriyor mesela. Kardeşim arkadaşların karşında zaten, ne Facebook’u, ona yalnızken takıl. Bir not olarak, Twitter’da da yokum, sadece arama yapıyorum. Ama beş altı tane Gülse var galiba, benmişim gibi davranan. 

Enerji Bakanı müjdeyi verdi. Nükleer santraller Malazgirt Muharebesi’nin yıldönümünde 2071’de kaldırılacakmış. Ne diyorsunuz?
Ben diyeceğimi yazımda dedim! Artık daha ne diyeyim ki... 

Yazarken bir otosansür uyguluyor musunuz?
Kırıcı, sert, kaba, keyif kaçırıcı, höt zöt olmayı sevmiyorum, o kadar. 

Yeni dizinizden biraz bahsedebilir misiniz?
Sitcom yine. Yeni yılın ilk aylarında olacak. Yazıldığı gibi Avrupa Yakası ful kadro filan değil tabii. Birkaç oyuncu var eski diziden, yine çok güzel ama başka bir kadro planı yapıyorum. Tatlı bir iş olacak gibi, heyecanlanıyorum. Ama şu anda daha karakterleri yazıyorum, onun için net bilgiler veremem. Sesli çekilecek. Stüdyoda olacak. Haftada bir gün akşam saati yayımlanacak. Bunlar kesin!

.