scorecardresearch.com

Her filmin, her karakterin bir müziği var...


Her filmin, her karakterin bir müziği var...

 
BAHAR ÇUHADAR


Eğlence / 13/05/2012

Hep keskin karakterlerde gördüğümüz Berk Hakman 'Suskunlar'ın gizemli polisi rolüyle ekranda. 'Tepenin Ardı'nda askerlik travması yaşayan Zafer olarak izlediğimiz Hakman anlatıyor...

İşlerini takip ettiği, bildiği oyuncuları farklı farklı kodlarla yazıyor kafaya insan. “Şu rolü çok iyi oynar”, “Şu filmde amma döktürmüştü”, “Sahnede şahane ama aynı şey kameraya olmuyor”, “Hep benzer rolleri alıyor üstüne…” Vesaire vesaire…
İsmini duyunca gözünüzün önünde canlanan resme, benzeri türde bilgiler eşlik ediyor otomatik olarak. Berk Hakman’ın bendeki kodu birkaç işini gördükten sonra iyice netleşmişti: Bir şekilde, ne yapar eder bir yerlerinden toplumsal meselelere dokunan işlerin içinde çıkar karşımıza, oynadığı karakterin çizgileri belirgindir. Bir arazı vardır illa ki. 

Hatırlatalım: 2003’te ‘Okul’ filmiyle başlayan oyunculuk kariyerinde, geniş kitlelerle tanındığı asıl rolü, Tomris Giritlioğlu’nun Türkiye’nin 50’lerden 80’e uzanan politik iklimini anlattığı ‘Hatırla Sevgili’deki ‘devrimci Deniz’ ile. 2007’de ‘namus’ anlayışına dair laflar eden Aydın Sayman imzalı Jan Jan’da ‘deli’ Sadık (Jan Jan) olarak beyazperdedeydi. Hiç konuşmayan, 12-13 yaşlarındaki bir çocuğun zekâsına sahip ve fena halde âşık bir genç adam olarak.
Handan İpekçi’nin ‘Saklı Yüzler’inde yine zorlu bir rolle sinema perdesindeydi. Aşiret kurallarının hüküm sürdüğü bir evde, namus uğruna katline karar verilen bir genç kızın, tetiğin ucuna itilen kardeşi rolünde sürekli boşluğa bakan, film boyunca yine neredeyse hiç konuşmayan bir genç adam olarak izledik Hakman’ı. En son Tribeca Film Festivali’nde görücüye çıkan rol aldığı son filmi, Emin Alper imzalı ‘Tepenin Ardı’nda askerlik dönüşü travma yaşayan ‘büyük oğul’ olarak izletti kendini.
Şimdilerde ‘Suskunlar’da hafiften arıza, gizemi seyirci tarafından henüz tam çözülmemiş polis Gurur olarak ekranda. Diyeceğim, karakter çeşitliliği söz konusu olunca, Berk’te pek boş yok! 

Çoklukla belli bir toplumsal derde odaklanan işlerde çıkıyorsun karşımıza… Kişisel bir tercih mi bu? 
O zevk veriyor bana. Bir şeyi çalıştığını hissediyorsun. Ne bileyim, gireyim çıkayım cümlelerimi söyleyeyim durumu gibi değil… Beni bir şeyler çalıştıracak rolleri seviyorum, onlar çünkü gerçek. Bir de okuduğun şeye inanmıyorsun. Bir sürü senaryo geliyor, şişmiş bir balon… Hiçbir gizemi yok, sana açtığı alan yok… Şu ana kadar yaptığım işlerden bu anlamda çok memnunum. Hep aynı şeyi oynayan oyuncu olmak istemem. 

‘Suskunlar’daki polis Gurur nasıl bir adam? 
Çok zeki, bazı arızaları var… Ruhsal olarak da normal değil. Sürekli gel-git yaşıyor. Bir şekilde çok sevimli de olabilir. Dışarıda tanıdığında iyi arkadaş olabileceğin, çok zeki birisi. Her tarafa gidebilecek bir boyutu var. Sinema tarihi de bu tip polis karakterleriyle dolu. İlle polis olması gerekmez, bu bir asker de olabilirdi. Zaten çalışırken de eski klasikleri, tabii ki copy-paste yapmak için değil de, armonisini görebilmek adına, çalışmayı çok severim. ‘Tepenin Ardı’ için çok yaptım bunu mesela. 

Hangi filmlere baktın o gözle? 
‘Tepenin Ardı’ için ‘Akıl Oyunları’nı tekrar izledim. ‘Guguk Kuşu’na, Jack Nicholson’a, David Cronenberg’in ‘Örümcek’ine baktım. Bir armonisini duymak istiyorum önce. Gurur için özel bir izleme yapmadım ama mesela Dennis Hopper’ın oynadığı bir polis vardır, o da çok sıradışı karakterleri oynardı. Onu hatırlıyorum, düşünce olarak.
‘Suskunlar’ tam da Pozantı Cezaevi’ndeki çocuklara taciz iddialarının üstüne geldi. Dizide de benzer bir öykü var.
İnsanlar soruyor, “Keyfin yerinde mi?” diye. Geçen sene iş anlamında “Çok yerinde değildi” derdim. “Sevgilim neredesin?”, o seni aldattı, sen onu, bir köşkün içinde böyle geçen hikâyeler görüyoruz… Öyle bir iş değil bu. Bir şeylere değiniyor. Çok üzücü, çocuk cezaevlerinde olanlar. Geçen Sarp’la konuşuyorduk, çocuklar bazen ona da gidip anlatıyorlar. Anlıyoruz ki bir şeylere dokunuyor. O anlamda keyifliyim. 

Seni kişisel olarak nasıl etkiledi Pozantı’dan gelen haberler? 
Üzülüyoruz elbette ama çok üzerine konuşulacak şeyler değil ki… Yapabileceğin bir şey yok. Sadece bir şeye dokunabildiğimizi hissettirebiliyorsak, o işe yarıyorum bari diyorum. Çaresizlik duygusu oluyor, ülkenin halini biliyorsun… Ne yapacaksın? 

Üstlendiğin rollere bakınca çizgileri kalınca çizilmiş karakterler çıkıyor karşımıza. Tesadüf değil bu da herhalde? 
Kesinlikle tesadüf değil. Oyunculuk yapacaksam, hakkıyla oynamak şudur benim için... İyi oynamak, kötü oynamaktan bahsetmiyorum. Enternasyonal anlamda bir aktör, Türkiyeli olsun, İranlı, Amerikalı olsun, ne ister? Bir şeylere dokunabilecek projelerde olmak, kendisi de o yaşamları deneyimlemek ister… “Ne hissediyorsun haberleri duyunca?” diyorsun ya… Bari böyle bir iş yapıp işe yarayabileyim. Kendini de bir şekilde böyle çalışmalarla o insanların yerine koyabilirsin. 

‘Tepenin Ardı’ ekibiyle nasıl kesişti yolun? 
Yapımcılarımızdan Enis (Köstepen) aradı. Buluştuk. Sonra rahmetli Seyfi (Teoman) ile tanıştım. Okudum Emin’in senaryosunu, “Bu filmde ölsem de oynamalıyım” dedim. Böyle bir senaryo olur mu ya! 

Nesini sevmiştin ilk anda? 
Nesini sevmedim ki! Karakterlerin hepsi o kadar güzel yazılmış ki senaryodaki ince işçilik, alegoriler, göze parmak sokmadan hissettirdikleri, çok boyutlu olması, artı oynadığım Zafer karakteri…

25 parçalık liste eşlik etti role
Zafer de önceki rollerin gibi arazlı bir karakter. Nasıl hazırladın kendini? 
Biraz şizofrenik bir durumu var. Onunla ilgili araştırma yaptım ama sürekli imajinasyona yönelmeye çalışıyordum. Çok fazla müzikle çalıştım. Bu filmin soundtrack’i de olabileceğini düşündüğüm 25 track’lik bir liste yaptım. O hep yanımdaydı. Ermenek’e de götürdüm. 

Neler var o listede? 
Jose Gonzalez, A Silver Mt.zion ve John Morris’in Elephant Man soundtrack’inden parçalar. Sonra James Newton Howard’ın The Village filmi için yaptığı soundtrack ve Javier Navarette’nin Pan’ın Labirenti için yaptığı bazı parçalar. Sonra Elliott Smith, Nick Drake, Jeff Buckley...

Bir CD’m olsun bir müzik markette...
Müziğe devam ediyor musun? 
Aklıma bir şey geldikçe kaydetmeye çalışıyorum. Bir CD’m çıksın istiyorum ama, bir müzik markette göreyim... Hayalim o; 11-12 yaşımdan beri. Hep plaklarla falan büyümüşsün… Onu görmek istiyorum. Kendi müzikal fikirlerimin olduğu. Hiç öyle ticari bir şey değil. Grup olmazsa da kendim bir şey yapmak istiyorum. 

Yeni keşifler var mı, neler dinliyorsun bu ara? 
Çok uzun zamandır ‘Drive’ın soundtrack’ini... Noel Gallagher’in son albümü çok iyi olmuş. Onun dışında Amy LaVere (Stranger Me), Real Estate (Days), The Sand Band (All Through The Night), Washed Out (Within and Without), Steve Miller Band (Fly Like An Eagle), The Vaccines (What did you expect from the vaccines?).

Oyuncu olarak daha ne istersin!
‘Tepenin Ardı’ ile Berlinale’ye ve Tribeca Film Festivali’ne gittin. Film ödüller ve iyi eleştiriler aldı. Akabinde yapımcısı Seyfi Teoman’ı kaybettik… Düşününce ‘Tepenin Ardı’ hayatında nasıl bir yerde duruyor? 
Bu filmde çok başka şeyler yaşadım. Seyfi’yi anmadan geçemem, benim hayatıma o soktu bu filmi. Bana hiç yaşayamayacağım bir şey yaşattı… Normalde böyle bir proje gelmez size. Casting direktörü Ezgi Baltaş’a da çok teşekkür etmem lazım. ‘Tepenin Ardı’ benim için ölene kadar çok acayip bir yerde duracak. Ne bileyim, Berlin’de Matthew Modine ile tanıştım, New York’ta Robert De Niro ile. Filmleri izlemişler, bir şeyler söylüyorlar… Oyunculuk hayatında başka ne isteyeceksin ki? Üç ödül aldık, İstanbul’dan. Çok güzel eleştiriler çıkıyor.

Bu senaryonun gelmesi mucize...
Yöntem olarak mı kullanırsın müzikle çalışmayı? 
Oyunculuktan önce müzikle ilgilendiğim için zaten hayata bakışımda var bu. Senin müziğin başkadır, onunki başka… Oynuyorum bunlarla. Bir şey dinliyorum, hemen yazıyorum kafama. Her filmin, her karakterin bir müziği var. Birden fazla müziği var. Onun dışında ruhsal hastalıklarla ilgili birkaç filmi tekrar izledim, kilo vermeye çalıştım. 

Filmin temel meselesi düşman yaratmak. Sana ne geçti filmden? 
Çok enternasyonal bir şey. Hemen ötekini suçlamak, ötekinden korkmak… Bir türlü “Korkuyorum” diyememek, konuşamamak… Köpekten korktuğunu söyleyemiyor mesela, kardeşimi oynayan çocuk, erkeklik! Bir de bu nasıl bir mucize, böyle bir senaryo bana nasıl geldi!

KİMDİR?
Adapazarı’nda geçen çocukluğun ardından Turizm İşletmeciliği okumak üzere Akdeniz Üniversitesi’ne gidiyor. Tiyatro kulübünde oyunculukla ilk flörtlerini yaşayıp, konservatuvarda karar kılıyor. Oyunculuk eğitimi için istikamet Mimar Sinan Üniversitesi... Müziğin eksik olmadığı bir evde büyümesinden dolayı (Baba Ataman Hakman, Erkin Koray’ın Yeraltı Dörtlüsü grubundan), oyunculuktan önce müzisyen esasında. Gitar, klavye, piyano gibi enstrümanlarla arası iyi.