Dindarlık ve kişilik


 
YASİN CEYLAN


Radikal 2 / 27/05/2012

Kendisini tekamülden alıkoyan dindarın en vahim tavrı, ötekileştirdiklerinden adaleti, insaf ve saygıyı esirgemesi. Bugün İslam dünyasında, gücü elinde bulunduran dindar grupların hayal kırıklığı yaratmalarının açıklaması bu

İktidardaki AKP’nin, yeni eğitim politikasının özünü oluşturan, “dindar gençlik” yetiştirme projesi, Diyanet İşleri Başkanlığının alışılmış görevlerinin dışına çıkıp sosyal etkinlikler düzenleyerek, halkı, din eksenli bir yaşam modeline çağırması ve yine hükümetin, dinsel yaşamı canlandıran planlar uygulaması, “mütedeyyin birey” konusuna yeniden eğilmemi gerekli kıldı.
Dindar, inançları çerçevesinden insana bakar. Bunda yadırganacak bir şey yok. Dindar olmayanın da, bir ideolojiye bağlı olanın da, inandığı değerler vardır. Bu değerlerden bakarlar diğer insanlara. Baktığı insanlar, bu inanç ve değerler üzerinden statü kazanır. Kimisi makbuldür, kimisi değil. Hangi tarafın daha büyük olduğu, inanılan değerlerin kalitesine, başka bir deyişle, evrensel olmaya yetkin olup olmamasına bağlıdır.
Din bir dünya görüşüdür. İnanana hem zihinsel, hem de bedensel bir yaşam modeli sunar. Diğer dünya görüşleri ve sundukları yaşam biçimleri de mevcut. Dindarın bu diğer dünya görüşlerini ve yaşam şekillerini seçmek yerine, dinsel olanı seçmesinin gerisinde, dinin tanrı kaynaklı olması yatar. Doğal olarak, ilk akla gelen, Tanrısal olanın, insan ürünü olan yaşam programlarına tercih edilmesidir. Ancak mesele bu kadar basit mi? 

İnsaniyet ve evrensellik
Her türlü dünya görüşü, insanın insanlık kapasitesini daraltır, sınır koyar. O kapasiteyi dolduracak bir dünya görüşü, gelmiş, geçmiş, gelecek ve şimdiki tüm insanlığı, her haliyle içine alan ve hepsince kabullenen bir dünya görüşü olabilir. Bu ancak bir ütopyadır. Ama buna rağmen, bizim için düzenleyici bir kıstas hükmündedir. Yani, ortaya konan dünya görüşleri, bu ütopyaya yaklaşma veya uzaklaşma noktasından değer kazanırlar. Başka bir deyişle, bir hayat şekli, bir medeniyet, bir doğaya ve insana bakış tarzı, bu uçsuz bucaksız insanlık denilen zemini, ne kadar fazla doldurabiliyorsa, insanlığa o derece yakışır bir sıfat kazanır. İnsaniyetinin tümünü kapsayamamaktan doğan zararı, en aza indirmekle, insana katkı sağlar. Bu sebepledir ki, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi büyük dinler, tüm insanlığa hitap ederler ve evrensellik iddiasında bulunurlar. Ancak evrensellik, birçok dünya görüşünün iddiasıyken, önerdikleri ilke ve pratiklerin ne derece evrensel oldukları çoğu zaman tartışmalıdır.
Dinin ve diğer dünya görüşlerinin sebep olabildikleri en büyük tehlike, bunlara inanan ve bağlanan kişilerin insaniyetini tüketmesidir. Yani o aşılmaz denilen insanlık zeminini kaplaması, geriye bir şey bırakmamasıdır. Hâlbuki yukarıda biz buna aşılmaz demiştik. Bu zemini doldurmak, tüm insanlığın, uzun zamana yayılan tekâmül serüveniyle ilişkiliyken, bunun, şimdi, belli bir zamanda dolmuş olduğunu iddia etmek, hem yaratılışın doğasına, hem de ilahi hikmete aykırıdır. Bu iddianın kanıtı, mütedeyyin bir Hıristiyan veya Müslümanın insaniyetini, diniyle özdeşleştirmesidir. Kutsal bir hamle yapayım diye, insanlığını inancına vakfeden kimse, sonuçları çok vahim olan bir teşebbüste bulunmuştur. 

Tekamül
Her şeyden önce, mutlak hakikatler taşıyor diye tercih edilen doğmaların neye yaradığı sorgulanmalıdır. Doğru, Tanrının bilgisi mutlak ve bütündür. Ancak bu ne işimize yarar? İnsan olarak bizde mevcut olan melekelerimiz, mutlak ve değişmez olanı algılayamaz, kavrayamaz. Kendimiz zamana tabi olduğumuz için, sahip olduğumuz ve olacağımız tüm bilgiler zamansaldır. Yani eksiktir, zaman içinde tedricen tamamlamaya doğru gider. Bu sebeple, mükemmel ve değişmez bilgiler yabancısı olduğumuz şeylerdir. Sahip olduğumuz tüm bilgiler eksiktir. Böyle olması da gerekir. Tekâmül etmemiz için bir eksikten, daha az eksiğe ilerlememiz gerekir. Mükemmele eriştik dediğimiz an, bu tekâmülün son bulduğu, insanlığın yepyeni farklı bir yaratılışa girdiği andır.
O zaman, “daha iyisi olmayan bir dünya görüşü” iddiası, sadece bir metafordur. Bunu bir hakikatmiş gibi anlayan mütedeyyin, “mutlak” olanı ve “mükemmel” olanı buldum sevinciyle insaniyetini, imanı ile kapatırsa, geriye kalan ömrü süresince tekâmülünü durdurmuş olur. En iyisini bulduğu için daha iyisini aramayı gereksiz bulur. Belki yapacağı bir şey, bu inandığı doğmaları daha iyi anlamaya çalışmaktır. Bunu da yapamaz, çünkü anlayabilmesi için, önce, bu doğmalardan şüphe etmesi gerekir. Bunu da yapamaz, zira bu kutsallara şüphe arız olmasın diye gece gündüz dua eder. Zihninin bir temel fonksiyonu çalışmasın diye Tanrıya yalvarır. Tekamülden kendisini, kendi eliyle alıkoyan dindarın diğer vahim olan tavrı, kendisi gibi inanmayan ve yaşamayanı, hakikatten ve erdemlilikten uzak görmesi ve onu ötekileştirmesidir. Bundan daha vahim olanı, bu ötekileştirdiği insanlara adaleti, insafı ve saygıyı esirgemesidir. Bugünlerde, İslam dünyasında, gücü elinde bulunduran dindar grupların hayal kırıklığı yaratmalarının bir açıklaması budur. 

Dogma ve tahrip
İnsaniyetini imanıyla özdeşleştiren inançlının, inançlarını revize etme imkânı kalmamıştır. Onun ruh hali, başına talih kuşu konmuş, şanslı bir kimsenin ruh halidir. Tüm insanlar onun gibi olsun diye Yüce Kudrete dua eder. İçinde bulunduğu durumu Tanrının bir lütfu olarak görür. Bu haliyle, eksiğini kabul eden, hakikati henüz bulamayan ve bulmaya çalışan insan tipine geçmesi, artık mümkün değildir. Halbuki bir kutsala bağlanıp yüceleyim diye oluşturduğu insan modeliyle, en kutsal olanı, Tanrının varlığına delil olabilecek en büyük kanıtı, tahrip etmiştir. O da, aşılması mümkün olmayan, insanın Tanrıya doğru olan yolculuğunun yegâne zemini olan insaniyetidir. Bu tip dindar, işte böyle büyük bir cürmü işlemiştir.
İnsanlık tarihinin büyük mütedeyyinleri, yukarda tasvir etmeye çalıştığım dindar tipinin, insanlığa ne derece zarar verdiğini kavramışlar, bunu aşmak için, ya tasavvufa (Gazali gibi) ya da felsefeye (Fahrüddin Razi gibi) kaymışlardır. Kabullendikleri bu yeni ve geniş çerçeveden, dini ve insanlığı yeniden yorumlayarak, bahsi geçen o Tanrısal insanlık zeminini bir nebze açmışlardır.
Söz konusu olan dindar insanın, inandığı dogmaların içinde kalarak, zihnini zenginleştirmesi gayet zordur. Tüm insanları ve benimsedikleri dünya görüşlerini, insan olmanın değişik halleri olarak algılayıp ilahi hikmete bağlaması da zordur. Bu tür dindar için, bir kişilik geliştirme iddiası varsa bu, dinin dışında, diğer dünya görüşlerini ve farklı kültürleri merak edip öğrenmekle mümkün olabilir. Çünkü bu dışardaki insanlar da Tanrının kullarıdır; belki de Tanrıya yaklaşmada ondan daha ilerdedirler. 

YASİN CEYLAN:  Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe