Diktatörlük bir gerçekse...


Diktatörlük bir gerçekse...

 
A. ÖMER TÜRKEŞ


Radikal Kitap / 15/06/2012

'Lizbon'a Gece Treni' barındırdığı tema zenginliğiyle şaşırtıcı bir roman. Dille, tarihle, aşkla, duygularla; kısaca dünyaya atılmış bireyin içinde bulunduğu durumla sorgulayıcı bir hesaplaşma

İsviçreli yazar Pascal Mercier’in 2004 yılında yayımlanan ‘Lizbon’a Gece Treni’ kısa zamanda Avupada iki milyon baskıya ulaşmıştı. Rakam şaşırtıcı değil, şaşırtıcı olan best seller kalıplarının çok dışında kaldığı halde gördüğü büyük ilgi. İyi bir formül bulmuş Mercier: Dile, edebiyata, insana, insani ilişkilere, sadakate, kefarete, ahlaki seçimlere, pişmanlığa dair felsefi tartışmalar içeren 400 sayfalık ‘Lizbon’a Gece Treni’ içerik anlamında ağır, okunurluk anlamında hafif bir roman. Başka bir adamın hayatını anıların ve felsefi kavramların yardımıyla aydınlatmaya çalışan roman kahramanının kendi bastırılmış benliğini keşfetmesi üzerine kurgulanmış dingin, olaysız ama beklentleri diri tutan hikayesi tuhaf bir gerilim atmosferi yaratıyor.
1993 yılının kış ayları. Raimund Gregorius İsviçre’nin Bern kentindeki bir lisede klasik diller öğretmeni. Elli yedi yaşında. Şimdi öğretmenlik yaptığı liseye tam kırk iki yıl önce, on beş yaşında bir lise öğrencisiyken adım atmış. Dört yıl sonra mezun olmuş, ama mezuniyetinden yine dört yıl sonra, Yunanca dersine vekâlet etmek üzere bir kez daha dönmüş lisesine. Üniversite öğrencisi olan vekil öğretmen, öğrenciliği hiç bitmeyen kalıcı bir vekil öğretmene dönüşmüş. Üniversiteyi bitirmesine rağmen sevgili lisesinde klasik diller öğretmenliğini bırakmak istememiş. Lise onun dünyası ve o bu dünyanın efsanesi. İşini, öğrencilerini çok seven iyi bir öğretmen. İşi dışında beklentisiz, tutkusuz, “sosyal başarısız” bir adam; ya da tutkuları çok derinlerde bir yerde. Tutkusu bir vakitler bir süreliğine uyanmış, eski bir öğrencisi ile evlenmiş, ama hayatla mesafesi evliliğin de sonunu getirmiş.
Gregorius’un dingin hayatı bir gün işe giderken köprü üzerinde karşılaştığı bir kadına rastlayınca değişecektir. Portekizli kadının sözcükleri ve geldiği gibi gidişi merak duygusu uyandırır Gregorius’ta. Bilmediği halde Portekizce bir kitap almak için gittiği sahafta bulduğu “Sözlerin Kuyumcusu” adlı kitap merakını ateşleyecektir. Amadeu de Prado adlı bir adamın 1975 yılında Lizbon’da yayımlanmış kitabını pasajlar halinde ağır ağır tercüme ederken aydınlanma anları içinde bulur kendisini. Hem Prado’yu tanımak hem esrarengiz Portekizli kadınla karşılaşmak umuduyla ansızın her şeyi bırakıp Lizbon’a giden bir gece trenine atlar. Yolculuk başlamıştır…
Tarihi ve turistik mekânlara uğramayan, dilin, düşüncenin ve duyguların dünyasında sürdürülen bir yolculuk bu. Gregorius attığı her adımda Portekizin yakın ve kanlı tarihine, faşist diktatölüğe karşı direnişin birleştirdiği insanlara, Amadeu de Prado’nun hayatına yakınlaşıyor, biraz da kendisininkine. 

Dramatik süprizler
Portekizin saygın yargıçlarından birinin oğlu olan Amadeu de Prado’nun elli üç yaşında öldüğünü öğrenir; diktatörlüğün devrilmesinden bir sene önce. Kitapsa, devrimden bir sene sonra yayımlanmıştır. Gregorius’un Amadeu de Prado hakkında bilgi edinmesi için yakınlarına ulaşması gerekecektir. Birer birer tanışır onlarla, hikâyelerini dinler. Böylelikle romanın yardımcı kişileri de ete kemiğe bürünürler. Mercier, ekonomik bir dil kullanmış ama her karakteri gizemli kahramanın trajik hayatıyla bütünleştirmiş. Bütün hayatını abisine adamış kızkardeş Adriana, küçük kızkardeş Melodie, Amadeu’yu direniş hareketine sokan João, Amadeu’nun yakın dostu eczacı Jorge Kelly, Amadeu’nun büyük aşkı, uzaktan aşkı Maria João, ortaya çıkmasıyla Amadeu’nun hayını alt üst eden genç ve güzel Estefânia Espinhosa, öğretmeni Peder Bartolomeu… Yaşamlarının sonlarına gelmiş bu insanlar Amadeu ile ilgili bildiklerini anlatır, sakladıkları metinleri/mektupları okumaya açarken ortaya çok farklı tablolar, dramatik süprizler çıkacak, Amadeu’nun kitabında yazdıkları farklı anlamlar kazanacaktır.
Kendini zapt edemeden hayallerinin içinde kaybolabilen bir adamdır Amadeu. Ahlaki bir seçim yapmış, Salazar diktatörlüğüne karşı isyan edenlere katılmış ve hayatın anlamı hakkında bitip tükenmeyen düşüncelerle boğuşmuştur. Elde ettiği şeylerle yetinmeyen ama hayal kırıklığına uğramaktan bir o kadar nefret eden Amadeu çoğunlukla kendisine karşı yaşamış ve kendisine karşı yazmıştır. Amadeu de Prado’ya göre “Hayat, yaşadığımız şey değildir; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydir”…
Her şey bitip geriye döndüğünde çektiği resimleri ve notları gözden geçirirken Gregorius da fark edecektir bu geçeği. Geçmiş, onun bakışları altında donmaya başlayacak, bellek seçecek, düzene sokacak, rötuşlayacak, yalan söyleyecektir. Daha da tehlikelisi dışarıda bırakmaların, çarpıtmaların ve yalanların daha sonra tanınmayacak olmasıdır.
Pascal Mercier’in felsefeci kimliğinin sindiği bir roman olarak ‘Lizbon’a Gece Treni’ barındırdığı tema zenginliğiyle şaşırtıcı bir roman. Dille, tarihle, gerçeklikle, ahlaki tercihlerle, baba-oğul ilişkisiyle, aşkla, yalnızlıkla, duygularla, kısacası dünyaya atılmış bireyin içinde bulunduğu durumla sorgulayıcı ve zorlayıcı bir hesaplaşma.
Hikâye üçüncü tekil şahıs bakış açısıyla aktarılmış. Şimdiki zamanda ilerleyen bu anlatı düzlemi Gregorius merkezli. Gregorius boşluğa düştüğünde ise Amadeu de Prado’nun kitabı ya da mektupları kesiyor anlatıyı. Tesadüflerle, kontrol edilemeyen olaylarla söz konusu olaylar karşısında insanların yaptığı seçimler felsefi bir yorumla birleşiyorlar. Acımasız diktatörlüğe karşı direnişin gizemli ve heyecanlı hikâyesi olarak da işlenebilecek bir konu farklı bir ağırlık kazanıyor. Bunda Mercier’in dile, kavramlara, metaforlara verdiği önemin de rolü var. Sonuçta ‘Lizbon’a Gece Treni’ Amadeu de Prado’nun “Sözlerin Kuyumcusu” kitabına benziyor; “Sakin ve zarif. Mat gümüş gibi”...
Bütün hayatı eski metinleri didik didik edebilmek, dilbilgisi ve üslup açısından en küçük ayrıntısına kadar öğrenebilmek ve her bir deyimin hikâyesini bilmekten ibaret bir adamın ansızın başka bir hayata açılmasını büyük bir maceraya çeviren Mercier, Gregorius özelinde dünyaya, hemen yanı başındaki kanlı diktatörlüklere, adaletsizliğe kayıtsız kalan İsviçre –belki de Avrupa- toplumunu da eleştirmiş.
‘Lizbon’a Gece Treni’ etkileyici bir çalışmanın ürünü ve bu çabaya değer bir roman.

Pascal Mercier kimdir?
1944 Bern doğumlu Peter Bieri, felsefe eğitimi almış. Eski diller üzerinde çalışan, ‘Zamanın Felsefesi’ konulu çalışmasıyla doktorasını tamamlayan, çeşitli ünversitelerde felsefe profesörü olarak görev yapan Bieri, romanlarında Pascal Mercier adını kullanıyor. Pascal Mercier’in yayımlanmış dört romanı var; ‘Perlmanns Schweigen’ (1995), ‘Der Klavierstimmer’ (1998), ‘Das Handwerk der Freiheit’ (2001), ‘Lizbon’a Gece Treni’ (2004) ve
‘Lea’ (2007).

LİZBON’A GECE TRENİ
Pascal Mercier
Çeviren: İlknur Özdemir
Kırmızı Kedi Yayınevi
2012, 400 sayfa,
23 TL.