'Gülyabaniyim, çok yabaniyim'


 
MELİS DANİŞMEND


Radikal Hayat / 07/05/2005

Aylin Aslım'ın ilk albümü Gel Git yayımlandığında, yıl 2000 idi. Türkiye'nin ilk elektronik pop albümüydü; belirli bir kitlenin dikkatini çekmişti. Sonra uzunca bir süre sesini duymadık. Bir ara H2000'in müzik direktörlüğünü yaparken rastladık, bir ara Tünel'deki Gramofon'da ve Kemancı'da sahne alırken.

Aylin Aslım'ın ilk albümü Gel Git yayımlandığında, yıl 2000 idi. Türkiye'nin ilk elektronik pop albümüydü; belirli bir kitlenin dikkatini çekmişti. Sonra uzunca bir süre sesini duymadık. Bir ara H2000'in müzik direktörlüğünü yaparken rastladık, bir ara Tünel'deki Gramofon'da ve Kemancı'da sahne alırken. 2003'te ise "Hayatımı kurtardılar, beni evden çıkardılar," dediği grubu Süt'lü ile albümdeki şarkılarının rock versiyonlarını çalarken izledik.
Garip bir şekilde, albümünden üç yıl sonra sayısız konser vermeye başlamış, Placebo, Macy Gray gibi isimlerin öngrubu olmuştu. Pasaj Müzik'le bir araya geldiklerinde kendisine "Üç yıl önce albüm çıkarıp bu kadar çok konser veren birini görmedik," denmişti.
2005'te, nihayet, Aslım'ın ikinci albümünü dinleyebiliyoruz. Sound olarak ilk albümünden epey farklı olan, rock'a daha yakın durup yaylılara da sıcak bakan Gülyabani'nin çıkış parçası bir kanto: Ben Kalender Meşrebim. Aylin Aslım ve Tayfası olarak çıkan albümün diğer parçalarında ise eski karanlık tarz (daha olgunlaşmış şekilde) devam ediyor.
Aylin Aslım'ın evinde, albümünün çıkışından üç gün sonra bir araya geldiğimizde, beş sene öncesini, şarkılarını, aile köklerini, kanto merakını konuştuk. Klibindeki 'şuh' halinden epey farklı, ev kıyafetleri ve makyajsız yüzüyle, afacan, tatlı bir kız çocuğu gibi anlatıp duruyordu.
İlk albümünden tamamen farklı bir albüm var elimizde. Ama arada ciddi bir zaman da var. Bu süre içinde tarzın, sahne performansın değişti. Yaşla mı ilgili bu durum?
Yaşla, yaşantıyla. İlk albümüm çıktığında 23 yaşındaydım. Hayatta yaşadığın şeyleri düşünürsen, değişmen kaçınılmaz. O dönem röportajlarımda sürekli "Bu bir dönem, ben mizahla çok ilgiliyim, gülmeyi de güldürmeyi de çok seviyorum," demişim. Bir albümün senin bütün kişiliğinin, hayatının hikâyesini toplaması çok zor. İdeal olan tabii senin her yönünü yansıtması. İlk albümle ben tek bir yönümü yansıttım.
O dönem için "En zor dönemimdi," demişsin.
Çok depresif bir dönemimdi.
Neden öyle?
Hayat beni oraya getirmişti. 20 yaşındaydım, müzik yapmak istiyordum. Ama kimse benim yapmak istediğim müziği basmak istemiyordu. 20'li yaşların başında zaten insan "Ben hayatta ne yapacağım?" endişesi duyar. Biraz da benim hayatımın gidişatı beni dibe çöktürdü.
Çıkış parçan Ben Kalender Meşrebim ile neredeyse geçmişe bir sünger çekiyorsun.
Evet. Eski albümümde en iyimser şarkıda bile "Umudum var," diyordum. O öyle bir dönemdi. Ama ben dinleyici psikolojisini biliyorum. Ben de sevdiğim insanların yeni albümlerini aldığım zaman, "Umarım önceki albümüne benziyordur," diye düşünüyorum.
Bu şarkı da şaşırtacak insanları.
Şaşırtmaya başladı da. Beğenmeden önce, ilk tepkileri şaşırmak oluyor.
Parçanın çıkış hikâyesi nedir?
Ben, dört-beş yaşımda kanto söylüyordum. Kuzenimle beraber. O benim hatırlamadığım şeyleri bile hatırlıyor şimdi. 'Yavaş salla göbeğini, düşürürsün bebeğini' falan... Televizyonda ilk hayran olduğum kadın Nurhan Damcıoğlu. Deli deli etrafta koşturması... İki yıl önce bir gece arkadaşlarıma kanto söyledim. Çok şaşırdılar. Böyle bir repertuara sahip olduğumdan habersizlerdi. Albüme kanto koymaya karar verdim. Bu şarkıyı seçmemin nedeni, sözlerin çok kabadayı, eğlenceli, umursamaz olması. Biraz araştırma da yaptım kantoyla ilgili. 1900'lerin başında Müslüman kadınların sahneye çıkması yasakken, gayrimüslim kadınlar transparan elbiseler giyip dans ediyorlar. Ve cüretkar sözler içeren şarkılar söylüyorlar. O zamanların ilk erotik şovu diyebiliriz.
Albümde Gelinlik Sarhoşluğu adlı parçada Ayben'le çalışmışsınız.
Bu albümdeki hikâyeler, kadın hikâyeleri. Kendim dışında başkalarının hikâyelerini anlatmak hoşuma gidiyor. Kadın MC (rap vokalisti) de az bulunan bir şey. Ayben'le çalışmak cazip geldi.
Özkan Uğur da üç şarkıda vokal yapıyor.
Özkan Uğur, hayranlıkla seyrettiğim bir adam. Benim gibi, hem karanlık bir tarafı var, hem de çok yüksek bir enerjisi, hayatı 'ti'ye alan bir duruşu var. Arkada yüksek perdeden bir vokal gerekiyordu. MFÖ benim en sevdiğim gruplardan biri zaten. Özkan Uğur'un gelip üç şarkıya back vokal yapması beni çok mutlu etti.
Makedonya'dan göç
Albümünde birkaç şarkıda üst üste "Kaç gündür evdeyim," diyorsun.
(Gülüyor) Evet, ilk albümümle en ortak noktalardan biri bu. O konuda bir ilerleme kaydedememişim. Çıkasım yok hiç, provalar ve konserler dışında.
Hoşuna gidiyor mu evde vakit geçirmek?
Hoşuma gittiği için değil, dışarıda mutsuz olduğum için.
'Kızlar nerde, mecburen evlerinde.' (Beyoğlu Kimin Oğlu şarkısında geçiyor.)
İki sebepten mecburen. Bir, yanında bir-iki tane erkek arkadaşın yoksa yürüyemediğin için. İkincisi de, yalnız yaşayan ya da daha rahat aileleri olanları saymazsak, kızlar zaten gece dışarı çıkma izni alamıyor bu ülkede.
Sen kaç senedir yalnız yaşıyorsun?
10 yıldır.
Nasıl ayrıldın evden? 'Ben gidiyorum,' diye mi?
Evet.
Ve bu bir olay haline mi geldi?
(Gülerek kafasını sallıyor) Ki onlar yıllarca Almanya'da yaşamış olmalarına rağmen.
Ne zaman gitmişler?
Babam ilk giden partiden. Sonra Türkiye'ye dönüyor, annemle evleniyor, beraber gidiyorlar.
Sen Türkiye'de mi doğdun?
Yok, orada doğdum ama burada büyüdüm.
Ne zaman dönmüş annenler?
Önce annem geldi, bir buçuk iki yıl sonra da babam. 25-30 yıl orada kaldılar. Fabrika işçisiydi ikisi de. Annem zaten 12 yaşından itibaren fabrikalarda çalışmış bir kadın. Babam da.
Nerelisiniz?
Makedonya. Hatta annem, Yugoslavya doğumlu. Beş yaşında gelmiş Türkiye'ye. Anneannem Türkçe'yi sonradan öğrenmiş. Onların hikâyesi çok trajik. Babam burada doğmuş, onlarınki daha yumuşak bir geçiş olmuş. Ama annemlerinki çok kötü.
Nasıl?
Orada, bir köyde bütün bir aile beraber yaşıyorlar. Çok güzel bir hayatları var. Fakat bütün aile Türkiye'ye taşınmaya karar veriyor. Mallarını, tarlalarını yok parasına satıp dönüyorlar. Türkiye hakkında çok güzel şeyler anlatılıyor çünkü. Daha trenle Edirne'den girer girmez pişman olmuş dedem. Türkiye'nin durumunu görmüş. İlk gelenler Bursa'ya yerleştiği için onların izinden gitmişler. Trenden inip vapurla Bursa'ya giderken paraları bitmiş. Annem beş yaşında, susuyor ve su alacak paraları yok.
Nasıl hayatlarını idame ettiriyorlar?
Akrabalarının yanına yerleşiyorlar. Sonra dedem, anneannem işe giriyor. Annemi de hiç istememelerine rağmen 12 yaşında işe gönderiyorlar. O sıralarda göçmen çocuk çalıştıran çok fabrika varmış. Zor bir hayatları olmuş. Anneannem çok mücadeleci bir kadın. Babasını Birinci Dünya Savaşı'nda kaybediyor. Kocası, İkinci Dünya Savaşı'nda Yugoslav ordusunda olduğu için Almanya'da esir düşüyor, beş yıl orada kalıyor. 30'uma yaklaşırken fark ettim ki, bazı şeyleri onlardan model aldım. Onların hayatlarındaki mücadeleye saygı duruşu gibi bir şey benimki.
Sen nerede büyüdün?
Abimle bizi Türkiye'ye anneannemin yanına göndermişler. Bir buçuk yaşından beri Türkiye'deyim.
Nasıl geçti anneanne yanı?
Süper.
Nerede yaşıyordunuz?
Eyüp'ün üstünde bir göçmen mahallesinde. Ben 11 yaşındayken annem geldi, sonra da babam. Onlarla yaşamaya başladık.
Abin ne yapıyor?
Doktor, kalp-damar cerrahı.
Annenler hobi olarak yapmanı istiyorlardı müziği, değil mi?
Tabii ki. Her aklı başında ailenin düşüneceği gibi. Lisede okul orkestrasındaydım, Milliyet Müzik Yarışması, vs. O zamanlar önümü kesmediler hiç. Her hafta sonu okula provalara gidiyordum.
Sonra Boğaziçi Üniversitesi'ne girdin.
Evet ama mezun değilim hâlâ. Beş dersim var.
O zamanlar Kemancı'da çalıyordunuz.
Evet. Onların kaygılarını da anlayabiliyorum. O zamanki piyasa... Pop patlaması da olmamıştı. Boğaziçi'ni kazanınca, düzgün bir mesleğe sahip olup düzgün bir yerde çalışmamı, makul biriyle evlenip çoluk çocuğa karışmamı tercih ederlerdi.
Peki ilk albümün çıktığında seninle gurur duydular mı?
Evet. "Yap sen bu işi," demeye başladılar.
Şimdi?
Çok seviniyorlar, takip ediyorlar. Annem, İstiklal'deki müzik marketlere bile gidip bakıyor, geldi mi albüm diye.
"Felaket bir korku filmi"
Albümdeki en etkileyici şarkılardan biri Güldünya.
Töre cinayetleri ile ilgili en çok detaya sahip olduğumuz hikaye bu. Genelde küçük haberler oluyor. Güldünya daha fazla konu oldu gazetelere. Felaket bir korku filmi gibiydi. 100 kişi bir araya gelip 'Bu kızı öldürelim,' diyor. Suçlu olan kız değil, ona tecavüz eden akrabası. Ama o herife bir şey olmuyor, bir de indirim alıyorlar. Vuruyorlar, ölmüyor, hastane odasına girip tekrar vuruyorlar. Aklımın alabileceği düzeyde bir sapıklık değil bu, daha öte bir şey. Kurbanı cezalandırmak çok garip. Asıl üzücü olan, töre cinayetleri yalnızca namus için olmuyor. Her ailenin kendine ait töreleri, kuralları var. Kızın ölüm fermanının sebebi başını açmış olması, izin almadan şehre inmiş olması, pantolon giymesi olabiliyor. Sanatla uğraşanlar neden bir araya gelip bir şey yapmıyor, onu da anlamıyorum. Neden konser verilip KADER'e fon oluşturulmuyor?