Sinemanın unuttuğu


 


Radikal 2 / 11/07/2004

Sinemanın mucizesi insan yüzünün yakın planıdır. Bu yüzden sinemanın şimdilerde yakın planlardan kaçması şaşırtıcı. Greta Garbo'nun gizemli yüzü, o yüzde kendi düşüncelerini okuyanlarınkinden yüzlerce kez daha büyüktü. Sinemanın mucizesi de burada yatıyor!

Sinemanın mucizesi insan yüzünün yakın planıdır. Bu yüzden sinemanın şimdilerde yakın planlardan kaçması şaşırtıcı. Greta Garbo'nun gizemli yüzü, o yüzde kendi düşüncelerini okuyanlarınkinden yüzlerce kez daha büyüktü. Sinemanın mucizesi de burada yatıyor!
Gerçi sinema hâlâ geniş açıların insanı mest edebildiği zahmetsiz yoldan sıkılmış gibi yakın plana arada bir başvuruyor. Alfred Hitchcock'un "Yükseklik Korkusu"nda, Nicholas Ray'in "Johnny Guitar"da, Sergei Eisenstein'ın "Potemkin Zırhlısı"nda, Ingmar Bergman'ın "Persona"sında ve Carl Theodor Dreyer'ın "Jeanne D'Arc'ın Tutkusu"nda yaptığı gibi kamera yakına getirilmiyor artık.Onun yerine günümüzde filmler, bizi kendine hayran bırakmaya niyetli geniş açının, panoramanın, manzaranın kolay anlaşılır görkemine teslim oluyor. Bu, "Yüzüklerin Efendisi" üçlemesinin, Brad Pitt'li "Truva"nın ve ekolojik felaket filmi "Yarından Sonra"nın tekniğiydi. Yakında gösterime girecek olan Baz Luhrmann'ın yönettiği ve Leonardo Di Caprio'nun oynadığı Boudicca filmleri ve Oliver Stone'nun yönettiği Colin Farrell'in oynadığı "Büyük İskender" destanı da aynı şeyi yapıyorlar; hatta Amerikan sinemasının sanatsal ihtiraslarının barometresi olan Martin Scorsese bile "New York Çeteleri"nin gösterdiği gibi, son zamanlarda geniş açıyla çerçevelenmiş sahneleri daha çok tercih etmeye başladı.
Dönemler
Geniş açıya yönelik bu akım; kısmen, sinemanın geçirdiği dönüm noktası olan teknolojik değişimlerle açıklanabilir. Dijital devrimin öneminden kuşkuya düşenler, filmlerin açılarının genişlediği ve klasik dönemlerde geçen öykülere döndüğü iki eski dönemi hatırlamalılar. Bunlardan biri, sinemaskop gibi farklı geniş açı tekniklerine geçildiği 1950'lerdi. Diğeri ise seyircilerin hâlâ heyecanlı olduğu ve Cecil DeMille gibi yönetmenlerin klasik abartıyla dolu donmuş tablolar sunduğu sinemanın ilk yıllarıydı. İkisi de biçimlendirici anlardı - şimdiki de öyle. Bu üç dönemin hepsinde yeni bir teknolojiyle karşılaşan yapımcılar ve yönetmenler; yeniden, gösterişçiliğin sinema öncesi ilkel, hoş, fikirlerine geri döndüler. Öyle görünüyor ki sinemadaki büyük değişim dönemlerinde, film dünyası, sinemanın benzersiz özelliği olan yakın planı, izleyiciyi daha basmakalıp yollarla etkilemek adına, terk ediyor. Geçmişe baktığımızda "Titanik" -hâlâ, şimdiye kadar yapılan ticari başarısı en büyük film efekt sinemasını önceleyen bir niyet bildirisiydi.
Bilgisayar icat oldu
Bugünlerde beni büyük bütçeli filmlere çekinceyle yaklaşmama yol açan şey, her yönetmenin bilgisayarda elde edilmiş görüntülerle çalışmak istemesi. Manzara sinemasını severim, ama bugünkü film yapımı bu tablonun dışında kalıyor. Büyük bütçeli film yönetmenlerinin film sürecinin bilgisayarlaştırılmasının önceden gösteremedikleri her şeyi gösterebilmeleri anlamına geldiğini farketmeleri herhalde Hollywood için heyecan verici bir andı. Bu dönemde sunulan birçok dinozor/ uzaylı/ kent yıkımı filmine stüdyolar yeşil ışık yaktı. Fakat adrenalin hücumu ve her yeni yaratıcı akımda sık sık sözkonusu olduğu gibi, eski tarz yaratıcılık bu süreçte kayboldu. Film izleyicileri olarak, artık Colosseum'dan bir uçuş, büyük yağmacı ordular ya da dünyanın en ünlü binalarından birinin yıkımı belli bir dozdan sonra bizi heyecanlandırmıyor.
Yönetmenler bugünkü anaakım sinemada yakın planı reddederek, geçmişten hiçbir şey öğrenmemişe benziyorlar. Şimdi, 1950ler'in destanları yavan görünüyor, DeMille'nin çoğu filmi ise izlenebilecek gibi değil. Birkaç yıl içinde, George Lucas'ın neredeyse tamamıyla orta ve geniş açıyla çekilmiş "Yıldız Savaşları: Bölüm 1: Gizli Tehlike" filmi şimdiye kadar yapılmış en sıkıcı filmlerden biri gibi görünecek. Hieronymus Bosch'un tablolarıvari sonsuz karmaşıklıkta sahneler yaratma kabiliyetinden büyülenmiş biri olarak, Lucas neden kamerayı oyuncularının yüzlerine yaklaştırmak gibi sıkıcı bir şey yapsındı ki? Gelecekte izleyiciler, bilgisayar ürünü gösterişlerden etkilenmeyecek ve filmlerdeki yakın plan eksikliği kafalarını karıştıracak. "Matrix" filmlerini görsel olarak ilginç kılan, Wachowski Kardeşler'in rollerde değişik yüz tiplerini kullanmaları, onları herbirinin dokusunu pekiştirmek için yukarıdan aydınlatmaları ve ekranı doldurmaları için fotoğraflamış olmaları.
O halde günümüzün en yetenekli yönetmenleri nasıl çalışıyor? Dijital sinemanın yeni olanaklarını nasıl karşılıyorlar? Onların en iyilerinden biri, İranlı Abbas Kiarostami, ilk önemli dijital filmi "Ten/On"u iki yıl önce çekti. Bütçesi Lucas'ınkinden çok daha azdı elbette, ama tekniği yine de çarpıcıydı. Biri dışında tüm açıları yakın plan olan bir film yaptı. Kiarostami de, "On"da, Hitchcock, Dreyer ve Eisenstein'ın en cesur ve azimli projelerinde yaptıklarını yaptı - sinemanın o benzersiz özelliğini, yakın planı bol bol kullandı.
Sinema kendini bir dahaki sefere yeniden icat ettiğinde, anımsanması gereken ders bu olacak.

* BBC'deki "Scene by Scene/Sahne Sahne" adlı sinema programının yönetmeni Mark Cousins'ten kısaltarak çeviren Filiz Taylan.