İki (buçuk) Türkiye


 
GÖKHAN YÜCEL


Radikal 2 / 22/06/2008

?İki Türkiye? kavramını ilginç kılan, bu söylemin sadece bir zümreye ait olmayıp Türkiye?nin hemen her kesiminde yaygın olarak kabul görmesidir

Hep bazı klişelerimiz olageldi. Bunların belki de en yenilerinden bir tanesi 28 Şubat süreciyle beraber kendini iyice hissettiren ‘İki Türkiye’ söylemi. ‘İki Türkiye’den kasıt birbiriyle çatışırken bile varlıklarını paralel, iki ayrı Türkiye’de devam ettiren insan gruplarıdır. Kısaca ‘İki Türkiye’ birbiriyle de birbirinden ayrı da yaşayamayan simbiyotik bir kurgudur. ‘İki Türkiye’ kavramını benim gözümde ilginç kılan bu söylemin sadece bir zümreye ait olmayıp Türkiye’nin hemen her kesiminde yaygın olarak kabul görmesidir. Bu kavramı anlamak için 1995 sonrası gazete ve dergi arşivlerini taradım. Başlığında ‘İki Türkiye’ geçen 19 yazı buldum. Belki de 28 Şubat sonrasında gelişen düşünce tarlasının en ilgi çekici, ama bir o kadar görmezden gelinen ürününün üstüne yazılanları Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişiklerini iptal kararı sonrası yeniden okumakta fayda var.
Şüphesiz İki Türkiye’nin en revaçta olduğu zaman ‘Cumhuriyet Mitingleri’ sırasındaki gelişmelerdi. Sabrina Tavernise’nın 15 Nisan 2007 tarihinde New York Times’ta kaleme aldığı Tandoğan Mitingi hakkındaki makalesinde bir cümle çok dikkat çekti. ‘Artık iki Türkiye var’ diyordu Tavernise. Tandoğan’da toplanan kalabalığa yöneldiğinde genç bir delikanlı ‘İnanın bana bütün Türkiye burada’ derken İki Türkiye’nin birisinin diğerine karşı yutuculuğunu ve ihmalkârlığını gözler önüne seriyordu.
Deniz Baykal, 17 Nisan 2007’de, ‘İki tane Türkiye yok, tek Türkiye var’ dedi. Başbakan Erdoğan ise ‘yapılan bir mitinge bakıp hemen “iki Türkiye var’’ sözleriyle tepkisini dile getirdi. Bu konuşmayı Ekrem Dumanlı 19 Nisan’da ‘İki Türkiye mi?’ başlığıyla köşesine taşıdı. Travernise’nin ‘İki Türkiye’ benzetmesi, hemen akabinde İbrahim Tenekeci (İki Türkiye kimin eseri, Milli Gazete) ve Nuray Mert (İki Türkiye, Radikal) tarafından ele alındı. Tenekeci ‘Bugüne kadar 1 veya beraber yaşamış Türk milletini 2 diye ayırmak..’ serzenişiyle ‘emperyalizme’ kafa tutuyordu. Nuray Mert ise ‘İki değil, birçok farklı Türkiye’den bahsetmek mümkün. Ve bu o kadar da vahim bir durum değil’ tespitine ek olarak İki Türkiye’nin cumhuriyet-demokrasi, statüko-millet, sivil-resmi adı altında türevlerini sunuyordu.
Erol Manisalı ‘Gelişme, Sömürgeleşme ve İki Türkiye-Cumhuriyet’ yazısında Soğuk Savaş sonrasında İki Türkiye’nin ortaya çıkmış olmasının, ülkede herkesin birlikte kazanacağı bir toplumsal yapının oluşturulmasını engellediğini iddia ediyordu. İsmet Berkan (İki Türkiye mi, iki devlet mi?, Radikal) Ankara’da katıldığı bir toplantıda karşılaştığı protokol fiyaskosu karşısında herkes iki Türkiye’yi konuşurken iki devlete kafa yoruyordu. Mehmet Yılmaz ‘İki Farklı Türkiye görüntüsünü, Hürriyet’ tasvir ederken kamusal alanın modern-vandal/taşralı peyzajına dikkat çekti. Beşir Ayvazoğlu (İki Türkiye, Zaman) için ‘İki Türkiye’ doğallığı ve suniliği anlatıyordu: ‘İki Türkiye var; bir, toplum mühendislerinin ve medyanın Türkiye’si; iki gerçek Türkiye’. Erişebidiğim en yakın tarihli yazılar Eser Karakaş’a ait. İlki (İki Konya, iki Türkiye, Star) malum alkol servisi sorunundan hareketle yazılmış. Diğeri 27 Nisan üzerinden İki Türkiye’yi anlatıyor: ‘Birinci Türkiye, içindeki tüm farklılıklara karşın, 27 Nisan’da demokrasiye ve hukuka sahip çıkma refleksi gösteren Türkiye’dir; ikinci Türkiye ise 27 Nisan’ı meşru göstermeye tevessül edenlerin Türkiye’sidir’. 

Tek millet, tek bayrak
2007 öncesinde de kullanılıyordu ‘İki Türkiye’. Oktay Ekşi (İki Türkiye’nin kavgası, Hürriyet) Feyyaz Toker’in vefat haberini verirken onu ‘çağdaş olanın sahiplerinden biri’ olarak niteliyordu. Karşısına ise ‘ötekiyle yani Patrona Halil’in torunlarıyla kavgamız bu sırada tekrar alevlendi’ sözlerini yerleştiriyordu. Can Dündar, 13 Aralık 1997 tarihli yazısında İki Avrupa’nın İki Türkiye’yi nasıl algıladığına parmak bastı. (İki Avrupa İki Türkiye, Milliyet). Dündar 2000’de bu sefer (İki Türkiye, Milliyet) İki Türkiye teşhisini daha da ilerletti. En can alıcı nokta ise şüphesiz şu satırlarda okunuyordu: ‘Bu iki Türkiye’yi iki insan grubu, iki kolundan tutmuş iki yöne çekiştiriyor’.
Ertuğrul Özkök 2010’a bakıyor bir yazısında, İki Türkiye’nin gelecekteki yüzlerini ararcasına (2010 yılında İki Türkiye, Hürriyet). Ekrem Dumanlı’nın 2005’teki (İki farklı Türkiye, Zaman) en kayda değer iddiası ‘İki farklı Türkiye’den biri istikbale yansıyacak’ dediği yer elbette. Yazı bu haliyle bakalım savaşı kim kazanacak açılımına yorulabilir. Evrensel’den Sabri Durmaz ‘İki Türkiye’nin mücadelesi’ başlıklı incelemesinde ‘Tek millet, tek bayrak diye yaygara yapanlar; ne kadar bağırırsa bağırsın bir değil iki Türkiye var’ şeklinde söze başlarken, Durmaz’a göre de İki Türkiye gizli bir iç savaşın içinde: ‘Bu iki Türkiye arasındaki savaş sürecektir. Çünkü bu iki dünya arasında olduğu gibi bu iki Türkiye arasında da gerçek bir barış olanaksızdır’. İki Türkiye ile böylelikle iki kutupluluktan veya ikibaşlılıktan daha çok iki cepheliliği ima ediyor.
Ali Bayramoğlu Yenişafak’ta ‘İki Farklı Türkiye’ye (2006) değinirken, bunun çifte standartlar sonucu ortaya çıktığını savunuyor. Savlarını Şemdinli Davası’nın gelişmeleriyle kanıtlamaya gayret ediyor. Şükrü Argın, Hrant Dink’in katlinden hareketle düşündüklerini yazıya dökerken (Bir Katliam, İki Türkiye, Birikim), belki de ‘İki Türkiye’ üzerine yapılan en dramatik tahlili sunuyor: ‘Dink’in katli, bu topraklarda gerçekleştirilmiş olan en ‘bölücü’ eylemlerden biridir. Türkiye’yi -tam neresinden bilmiyorum ama- kesinlikle ikiye bölmüştür. Elbette Türkiye’nin bedeni varlığını kastetmiyorum. Bölünen Türkiye’nin ‘ruh’udur’. Yeni Şafak gazetesinde Mücahit Bilici imzasıyla yayınlanan makalede cumhurbaşkanlığı seçiminin saydamlaştırdığı İki Türkiye kurgusu var (İki Türkiye, İki Cumhurbaşkanlığı): ‘Türkiye’deki mücadele Balkanlar ile Anadolu arasındaki mücadeledir’.
Bunca şeyi okuduktan sonra ikilemdeyim. Filistinli yazar Emil Habibi’nin muhteşem siyasal-bilimkurgu romanı Pesoptimist’in kahramanı gibi, İki Türkiye’nin arasında ne iyimserim ne de kötümser. ‘İki Türkiye’ sürekli pesoptimist olmaya zorluyor. Bu da iki ayrı bakışa sebep oluyor. Diyorum ki bazen ‘İki buçuk Türkiye’ var. Yani, İki Türkiye’nin kemikleşmiş dualizmine rağmen bir tam olamasa da ‘yarım marım’ var olduğunu hissedebilenlerin safındakilerle beraber bir ‘ikibuçukluk’. Bir de ‘İki buçuk Türkiye’ var. Tam olduklarını zannetseler de hiçbir zaman ‘adamakıllı’ kendileri ve iddia ettikleri gibi olamamış hep yarım kalmış, eksik ‘iki buçukluk’. Eğer sisteme giren her şey bu ‘İki Türkiye’ ana kavramınca öğütülüyorsa bu kavga nasıl biter? Biter mi? İşte bu haliyle İki Türkiye’nin mevcut gidişi bana üç buçuk attırıyor.

GÖKHAN YÜCEL: Oxford Üni., doktora