Gerçeği ?Sürmanşet?e çekiyorlar


Gerçeği ?Sürmanşet?e çekiyorlar

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

 
BAHAR ÇUHADAR


Radikal Hayat / 20/12/2008

Polis-devlet-mafya üçgeninin ucu, en sıradanımızın yaşamına batabilir mi? Erkan Can, Tardu Flordun, Dolunay Soysert, Ceyda Düvenci, Beste Bereket mevzuyu sert bir metinle deşen ?Sürmanşet?le sahnede...

Engin Değirmen: Kirli işleri ve çıkarı için yapmayacağı şey, kullanmayacağı insan yok. Bakan oğlu bir işadamı...
Komiser Aziz: Engin Değirmen’le işbirliği halinde, koltuk sevdasında, ‘yırtma peşinde’ bir polis... Trabzon’daki ihale Değirmen’e kalırsa, o da Trabzon Emniyet Müdürlüğü’nü ‘bağlayacak’...
Yeşim: Sevgilisi Engin Değirmen’e hastalıklı bir tutkuyla bağlı. Değirmen’in, engelleri yıkmakta kullandığı piyonu...
Aslı: Neredeyse kızkardeşi için yaşıyor. Yaşamı garson olarak çalıştığı işyeri ve evi arasında sakince akıyor. Ta ki Engin Değirmen, Aziz ve Yeşim tarafından, raporunu babasının yazacağı Trabzon’daki bir arsa üzerine dönen oyunun içine çekilinceye kadar...
Funda: Aslı’nın kız kardeşi. Bir haber kanalında çalışıyor, hayatının tadını çıkarırken bir kumpasın içine düşüyor. 
Tardu Flordun, Erkan Can, Dolunay Soysert, Ceyda Düvenci ve Beste Bereket bir aydır, her cuma gecesi Beşiktaş Kültür Merkezi sahnesinde Engin, Aziz, Yeşim, Aslı ve Funda olarak çıkıyorlar seyirci karşısına. Sinan Tuzcu’nun kaleminden çıkan, İstanbul Halk Tiyatrosu ve BKM ortak yapımı ‘Sürmanşet’ adlı oyunla. Gazetelerin rutin gündemi haline gelen, çoktan kanıksanmış polis-devlet-mafya yakınlığının ucunun, en sıradanımızın bile yaşamına dokunabileceğini, sert bir metinle hatırlatıyor ‘Sürmanşet’. Dinamik bir sahne düzenlemesinin, kendini izlettiren oyunculuklarla birleştiği oyun, gerçekleri izleyecinin suratına vura vura aktaran ‘in-yer-face’ akımının örneklerinden. Oyunun ‘sürmanşete’ ilk çıkışı Beste Bereket ile Dolunay Soysert’in öpüşme sahnesiyle olduysa da, ‘Sürmanşet’ daha fazlasını hak ediyor. Üstelik 15 yıl sonra tiyatro sahnesine dönmüş olan Erkan Can’ı canlı izleme şansı da kaçırılacak şey değil!
‘Sürmanşet’ nasıl buluşturdu sizi, oyunun nesi alıp getirdi sizi sahneye?
Erkan Can: Oyun güzel! Senaryoyu sevdik, herkes sevmiş olmalı ki oyunda varlar. Baktık yazan Sinan Tuzcu, sahneye koyan Arif Akkaya. Oynayanları gördük, senaryoyu okuduk, “E güzel, oynanabilir” dedik. Uzun zamandır tiyatro da yapmıyordum, “Bismillah” dedik, 15 sene sonra... Her gün sürmanşet olan olaylar var, es geçiyoruz. Biraz altını çizerek seyirciye göstermek, hasıraltı etmemek için güzel bir oyun bu.
Beste Bereket: Hikâye bire bir başımıza gelmemiş olabilir ama birazcık gazete okuyanın yabancı olmadığı bir şey. Provalara başladığımızda, ana hikâyeyi gazetede manşet olarak gördük ve inanamadık. Hayat kadınlarının, polisin, rüşvetin karıştığı bir olaydı. Böyle bir hikâyeyi mercek altına alıyor oyun. Bir katarsis yaşamanıza gerek yok. Önemli olan, böyle olayların sıradan insanların hayatını da etkiliyor olması.
Ceyda Düvenci: Oyunun ilk birleşme noktasının gönül birliği olduğunu düşünüyorum. Beste, Dolunay ve ben, Sinan “Ben bir oyun yazacağım, var mısınız?” dediği noktada dahil olduk. Beste, konservatuvardan sonra ilk kez tiyatro yapıyor, ben yeni yeni tiyatro hayatını yaşıyorum, Erkan abi seneler sonra, Tardu öyle... En aktif olanımız Dolunay’dı. Hep beraber sıfırdan bir şey yaratmaktı bizimkisi. Sinan’ın hayata geçen ilk oyunu. Tiyatroya kimimiz için geri dönüş, kimimiz için ilk adım, kimimiz için en emin olduğu adımlardan biri.
Beşiniz de uzunca süre dizi mesaisi yaptınız, sahnede kasılma durumu oluyor mu?
Beste Bereket: Özünde birbirinden ayırmıyorum ama gerçekten kanlı canlı bir sürü insan var orada. Provalara başladığımda çok heyecanlıydım. Çok güzel bir kadroyla çalışıyoruz, tiyatro bölümünde okudum ama bu bir idman meselesi. Bunun idmanını üç senedir yapmıyorum ama umduğumdan yumuşak bir geçiş oldu. Tabii ki çok karın ağrılı zamanlar geçiyor. İlk prömiyer günü ne kadar heyecanlıysam yine o kadar heyecanlıyım. Bir parça dinginleşmeye ihtiyacım var, yok hiç öyle bir şey olmuyor...
Erkan Can: Aynen öyle! “Yapamayacağım galiba” diyorsun.
Ceyda Düvenci: Genç ve diri tutan da bu. Dizide de oluyor, bir senaryo geliyor, rol öyle bir yere gitmiş ki... Tiyatroda bin katı. Her gece 600 kişiye oynuyorsun.
Erkan Can: Bir seferde tulum çıkartıyorsun, geri dönüşü yok.
Tardu Flordun: Bisiklete binmek gibi. İki buçuk sene tiyatro yapmadım ben. Şehir Tiyatrosu’nda Roberto Zucco’yu oynarken, oyun oynanmış bitmişti. Arada askerlik yaptım, sekiz aydan sonra çok iyi hazırlandığım bir oyuna tekrar okuma provası yaptığımda bile “Eyvah! Elimi kolumu unutmuşum” gibi bir durum yaşadım. Ama prova yaptıkça  eksiklerinizi tamamlıyorsunuz.
Dolunay Soysert: Amerika’dan geldiğimden beri hep hem dizim, hem de oyunum vardı. İkisi farklı şeyler, kapıdan girdiğiniz anda başka bir şey oluyor. Ama prömiyerde hepimiz titriyorduk. Perdenin arkasından gelen mırıltı,  sizi acayip heyecanlandırıyor. O adrenalini çok seviyorum.
İlk hafta oyuna dair çıkan tüm haberler iki kadının öpüşme sahnesine takılmıştı. Moralinizi bozdu mu yazılıp çizilenler?
Ceyda Düvenci: Hiç bozmadı. Bir oyuncu olarak en kolay an, bir kadının bir kadını öpmesi. Onları da bizi de hiç zorlamayan bir durum. Bizim için başka duygu döngüleri var oyunda. “En son provada iki öpüşürsünüz” diye geyik yaptığımız bir konu. Magazini iyi bildiğimiz için, belli gazetelerde sadece bunun konu edileceğinden emindik.
Oyunun sert yapısının geri dönüşü nasıl olur diye bir derdiniz oldu mu? Neticede hepiniz, akşamları izlenen uslu dizilerin cici kızları/erkekleri olarak kazılısınız zihinlerde...
Dolunay Soysert: Özellikle istedik. Birinci perdede seyirciye bir ‘cık cık’ yaptırtıyoruz. Parça parça hayatlara bir ışık tutuyoruz ve sonra bir başka hayatın orada devam ettiğini gösteriyoruz. İkinci perdede de o hayatların nasıl kesiştiğini gösteriyoruz. Evet, birinci perdede insanlar bizi televizyonda gördüklerinin dışında görüyor. Sistem gereği tek tipe zorlanıyoruz zaten, televizyon hepimize bir kast biçmiş. Oysa burada farklı bir şey yaptığımıza dair ortak bir noktamız vardı.
Tardu Flordun: Magazinden gelen ‘Lezbiyen ilişki varmış da, çok küfür varmış da’ yorumlarını da düşündük. Sistem eleştirisini almayıp cımbızla lezbiyenlik gibi bir iki durumu çekersek, karşısında durduğumuz sistemi tekrar etmiş oluyoruz. 

Dolunay Soysert 
Her yerden bir Engin Değirmen fırlıyor. Muhtemelen onların arkasında Yeşim’ler de var, Aziz’ler de. Kimi zaman gözleri siyah bantlı olarak ilk sayfada görüyoruz, bazen de çok geride kalıyorlar. Memleket, esin kaynağı! Engin Değirmen çok güçlü bir karakter, çevresindeki herkesi oyununun piyonları haline getiriyor. ‘Sen burada dur, o orada. Sen şimdi öl’ şeklinde kurguladığı şeyler var. O piyonlardan biri de benim. Çok zayıf bir karakter Yeşim, şiddetli bağımlılıkları var. Şiddete maruz kalıyor, çıkış yolunu bilmediği için kalmaya devam ediyor. 

Ceyda Düvenci
Beş bilinen isim, mutlaka izleyicisi vardı ve onları yakından görmek isterlerdi elbet. Ama tiyatroya ayağı ters gelen bir seyircimiz var. Bu kadar bunalımın olduğu bir zamanda sadece gülmek istiyorlar. Güleceklerinden emin oldukları insanlara bilet alıp tiyatroya geliyorlar. Baştan “Bir dakika sayın seyirci, biz sert bir oyunuz. Burada eğlenmeyeceksin. Bir şeylerle yüzleşeceksin” dediğin an kafadan kaybediyorsun. ‘Bu kasvette, bir daha mı üstüme geleceksiniz!’ noktası var. Buna rağmen beşinci oyunda üç bin kişiye ulaşmıştık. Önümüzdeki dönemde Ankara’ya, İzmir’e gideceğiz. Karadeniz’den bile turne talepleri var. 

Beste Bereket
Oyunculara sorulan ilk soru ‘Gey oynar mısın, oynamaz mısın?’dır. Evet, insanlara cezbedici gelebilir. Sonuçta oyun fotoğraflarının içinde öpüşme sahnesinin fotoğrafı yok. Olsaydı ‘Ateşli öpüşme! French kiss!’ gibi bir şey çıkmayacaktı. Öyle de değil zaten. Öyle de olabilir kaldı ki... Ablayla başlayan bir hikâyede bir kumpas yapılması gerekiyor. O yüzden de kız kardeşi lezbiyen. Zaten daha önce tanıdığımız lezbiyenler de var. ‘Bir ay onlarla birlikte yaşadım’ değil, ama özellikle vücut formlarıyla ilgili çok takıldık. Abartılı olursa çok karikatürize bir şey çıkabilirdi. 

Tardu Flordun
Özel tiyatrolar genelde gişe kaygısıyla suya sabuna dokunmayan oyunlar yapıyor. Şehir ve Devlet Tiyatroları da öyle. Üç yıl Devlet Tiyatrosu, 10 yıl Şehir Tiyatrosu geçmişim var. Sonra istifa ettim. Bir oyuncu için sahneden uzaklaşmak fena bir şey. Gelen tekliflerde cezbeden bir oyun olmadı. Dolunay ve Sinan’ın teklifiniyse çok beğendim. Oyunun Türkiye’nin yakın siyasi geçmişine birebir bakışı var. Çok gerçekçi. In yer face akımında bu var, seyircinin yüzüne gerçekliği vurmak. Bu sistem içerisinde, her oyuncunun mutlaka bir ideolojisi olması gerektiğini düşünenlerdenim. Oyunun anlattığı örnekleri görüyoruz ama hemen unutuyoruz, karşısında hareket birliği sağlayamıyoruz. ‘Tüh’ diyoruz, sonra bir şey daha duyuyoruz, onu da geçiştiriyoruz. Bu durumun bütün gerçekliğiyle gösterilmesi daha toplu bir etki olacağından, içinde olmak istedim. 

Erkan Can
Birazcık vicdanı olan bir insan aslında, Aziz. O da memur, 657’ye bağlı. Bir yandan da yırtmaya çalışıyor, ülkedeki bütün insanlar gibi. Böyle bir kumpasa düşmüş. Birinci perdenin sonlarında falan bazı yerlerinde vicdanını hafif görüyoruz. Geri dönüşü yok, bulaşmış bir kere. Sonunu da görüyor ama kendine sunulanlardan da vazgeçemiyor. İki arada bir derede kalmış. Bunu daha da ileride tatlandıracağız, antrenman yapa yapa...