Ren nehrinin taştığı gece


Ren nehrinin taştığı gece

 
A. ÖMER TÜRKEŞ


Radikal Kitap / 30/01/2009

Bir romanın yazılma, daha doğrusu yazılmış bir romanın yayımlanma sürecini anlatan ?Babasız Günler?, iki ana eksen etrafında dönüyor. İlki çok zaman önce Almanya?da yaşanan ve yarım kalan bir aşk; ikincisi ise birbirini çok seven baba-oğul arasındaki zedelenmiş ilişki. Bu iki ekseni kesen karakter Mehmet Nazım

Almanya Türk Öğretmen Dernekleri Federasyonu, Hürriyet gazetesi ve Türkshow Televizyonu’nun birlikte düzenlediği Avrupa Türkleri 1. Edebiyat Yarışması 2008’de roman dalında birinciliğe değer görülen Babasız Günler, Doğan Akhanlı’nın beşinci romanı. 1998 yılında Denizi Beklerken ile başladığı romancılığını Gelincik Tarlası (1999), Kıyamet Günü Yargıçları (1999) ve Madonna’nın Son Hayali (2005) ile sürdüren Akhanlı, bütün romanlarını, kuşkusuz kendi sürgünlüğünden esinlenen, bir arayış ya da kayıp teması etrafında kurgulamıştı. İlk iki romanında yakın tarihi, kendi, kuşağının hikâyesini anlatıyordu. Üçüncü kitapta, daha gerilere uzanmış, Ermeni tehcirini ele almıştı. Bir sürgünün, dilleri/dinleri farklı da olsa, bir zamanlar aynı coğrafyada yaşamış başka sürgünlerle kurduğu bağı Madonna’nın Son Hayali’nde konu edindiği Sturma faciasıyla daha da sağlamlaştıracaktı. Kısacası, her romanında geçmişi bugünle ilişkilendirerek yakıcı hesaplaşmaları dillendirmişti Akhanlı; geçmişle hasaplaşmayı Babasız Günler’de de sürdürüyor.
Bir romanın yazılma, daha doğrusu yazılmış bir romanın yayımlanma sürecini anlatan Babasız Günler, iki ana eksen etrafında dönüyor. İlki çok zaman önce Almanya’da yaşanan ve yarım kalan bir aşk; ikincisi ise birbirini çok seven baba-oğul arasındaki zedelenmiş ilişki. Bu iki ekseni kesen karakter Mehmet Nazım. Köyünden çıkıp Avrupa ve Amerika’da eğitim görmüş, hayatı matematik denklemlerini çözmek, hayatı bu denklemlerle açıklamakla geçmiş bir babanın oğlu olan Mehmet Nazım, 12 Eylül darbesiyle ülkeyi terk etmek zorunda kalan devrimci bir sanatçı.
Memleketini, en çok da babasını özleyen Mehmet Nazım, bir gün döneceği, sanatını ülkesinde icra edeceği düşleriyle yaşıyor; “Önce Bedreddin şiirindeki gibi Hikmet’in, yağmur çiseleyecekti hafiften. Sonra çatı damlarında, çınar yapraklarında, kuş kanatlarında gezinen yağmur damlalarının sesi duyulacak, Mehmet Nazım’ın elleri gitarının tellerinde çırpınacak, dudaklarında “sen gülünce, güller güler” mısrası bir gonca gibi açacak, yıllar önce babasının ona ikiz sayıları anlattığı meydanda, her şey sessizliğe gömülecekti. Çiçek satan kadının gülüşleri sözgelimi, bitirim şoförün dudak kıvrımları, otobüse yetişmek için koşan genç kızın titrek memeleri, rüyasında o titreyişle içi boşalacak delikanlının göz bebekleri, el bombasının pimine asılmaya hazırlanan daha on altısına adım atmamış çocuğun, onu vurmaya hazırlanan kot pantolonlu sivil polisin işaret parmağı, yeni bir roman kurgusuyla Galata’ya doğru yürüyen yazarın rüyaları, şıpsevdi şairin imgeleri de o sessizlik içinde donuverecekti. Yüzlere ve ruhlara yayılan mutluluğu da peşinden sürükleyen Mehmet Nazım’ın melodisi, boğazın sularına karışıp, Akdeniz’e inecek, okyanusa açılmadan önce İspanya kıyılarını yalayacak, bir asırdan beri o şarkının bestelenmesini bekleyen Andres Segovia, hasta yatağında doğrulup, hemşireye, “Lütfen,” diyecekti, “gitarımı verir misin, Taksim’de çalan delikanlıya eşlik etmek istiyorum.”
Polaris ise Almanya’ya eğitime gelmiş güzel bir kadın. Konserde dinlediği Mehmet Nazım’dan etkilenmesiyle değişecektir hayatları. Tanışacaklar, yakınlaşacaklar ve aşkları Ren Nehri’nin taştığı gün doruğuna ulaşacaktır. Ancak bir gece vakti aniden kesiliverir ilişkileri. Polaris, Mehmet Nazım’ın zihninden ve yüreğinden çıkarıp atma kararıyla İstanbul’a döner. Aradan yıllar geçtikten sonra postadan çıkıp gelen bir roman, roman kahramanı Polaris’i değil ama gerçek hayattaki Polaris’i, yani editör kadını geçmişin derinliklerine götürecektir. Çünkü hikâyede Mehmet Nazım’ın hiç bilmediği yönleri anlatılmaktadır. Romanın sön sözünü editör söylecektir...

Sürgünün Memleketi Dilidir
Yazarla roman kahramanları arasında ilişki kurmak için ipuçları aramaya gerek yok. Editörün eline geçen roman taslağının yazarı olarak Doğan Akhanlı daha ilk baştan çıkıyor karşımıza. Roman karakteri olan Doğan Akhanlı ile Mehmet Nazım’ın yolları hikâye içinde de kesişiyor. Böylelikle yazar olarak Doğan Akhanlı, üst kurmacanın imkanlarından yararlanarak, doğrudan kendi hayatından bir parça aktarmasa da, yaşanmışlığını hissettiren bir atmosfer yaratmış.
Akhanlı 1957 Şavsat doğumlu. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde sürdürdüğü öğrenciliği 12 Eylül darbesiyle sonlanmış. Bir süre garsonluk, ocakçılık, balıkçılık yaparak geçirmiş illegal yaşantısını. Ancak yakalanmış, 1985’den 1987’ye dek Metris Askeri Cezaevi’nde kalmış. Ve 1991’de Almanya’ya göç etmiş. Hayatını senaryo yazarlığı, radyo ve tiyatro oyunları yazarak kazanıyor. Edebiyat hayatı Almanya’da başlamış Akhanlı’nın. Tıpkı Memed Uzun gibi, Akhanlı’da sürgünlüğe direnmek için dile sarılmış. Almanya’da dilsizliğe, dışlanmaya, Türkiye’den kopmaya direnmek için yazmaya vermiş kendisini. Bir söyleşinde yaşadıklarını şöyle ifade ediyor; “Almanya’ya geldiğimde içimdeki “kırılmışlık” duygusu çok güçlüydü. “Yurt” edinmeye çalıştığım Almanya’da ayakta kalabilmek, yeniden hayata başlayabilmek için Almanca öğrenmeye çalışırken, oldukça uzun süren “fikirsizlik” girbanda çırpınıp durdum. (...) “Gurbet” çok başımı ağırtan bir kavramdır. Eskiden, Türkiye’den uzak düştğüm için “gurbette” olduğumu sanardım. Şimdi ise “gurbeti” belki ömür boyu içimde taşıyacağım korkusu içindeyim. Kişisel ya da siyasal şiddete, örneğin işkenceye maruz kalmış insanların, şu ya da bu biçimde “gurbette” yaşadıklarına inanıyorum. Yani “gurbet” şiddetin çok can yaktığı Türkiye toplumunda, fevri değil, görmezlikten gelinen siyasal, toplumsal ve sosyal bir olgudur. “Gurbet”in karşıtı olan “yurt” ya da “yuva” ise benim için “anne” kavramıyla ilintilidir ve doğup büyüdüğüm, kaf dağının güney eteklerinde, iki vadinin, dağlar ve tepeler arasına sıkışmış, çam ve meşe ormanları arasında kaybolmuş olan Ciritdüzü Köyüdür.”
Sürgün yazarların hemen hepsinde görülen yurtsuzluk ve yurt arayışı teması Babasız Günler’de, roman kahramanı Mehmet Nazım’da -yazarının aksine- “baba-oğul ilişkisiyle ortaya konuyor. Aslında Mehmet Nazım kadar babasının hikâyesi de önemli. Cumhuriyet aydınlanmasının eksikliğini de simgeleyen baba figürü, hayat ve matematik arasındaki ilişki metaforu, baba oğul arasındaki benzerlikler, farklılar, yaşanan çatışma anı, geç kalmış, edilememiş bir özür; bunlar romanın en can alıcı ve anlatımın en başarılı bölümleri. Hikâyenin zayıf yanının Mehmet Nazım Polaris aşkı oluşu şaşırtıcı gelebilir. Ancak yıldırım aşkı gibi başlayıp az zamanda yıldırım ayrılığı ile sonlanan bir aşkın aradan onca yıl geçtikten sonra yeni bir hikâye başlatması inandırıcı olmuyor.
Diğer romanlarındaki gibi “kayıp” kavramı hem gerçek kayıpları hem kaybolan idealleri temsil etmesiyle önemli. İşte bu noktada Mehmet Nazım’ın ve babasının bireysel kaderleri toplumsal kaderlerin simgesine dönüşebiliyor. Ancak tarihsel geri plan diğer Doğan Akhanlı romanlarındaki kadar baskın değil. Bireyi kavramaya daha dönük bir anlatı yakalamaya çalışmış. Dili ve kurgusuyla da bir gelişme kaydettiğini de söyleyebilirim. 2009 yılı iyi roman açısından iyi başladı.

BABASIZ GÜNLER
Doğan Akhanlı
Turkuvaz Kitap
2009
144 sayfa
12 TL.