İstanbul'un geçmiş zamanı


İstanbul'un geçmiş zamanı

 
ASUMAN KAFAOĞLU


Radikal Kitap / 26/06/2009

Gisèle adlı yazarın Fransızcadan çevrilmiş 'Sır Dolu İstanbul' adlı romanı İstanbul'un gizem perdelerini, yarattığı karakterlerin hayat hikâyelerini roman içinde çözerek aralar. Kitap, 2007 sonbaharında başlar fakat anlatılan öyküler yüz yıl öncesine bağlanır. Bugünün İstanbul'unda yaşayan dört-beş kahramanın her biri aile geçmişinin izlerini arar

Her kentin kendine özgü gizemi vardır ama İstanbul’un, çoğu metropolden daha fazla gizem barındırdığını söylemek yanlış olmaz herhalde. Üst üste binmiş yüzlerce yılın kültürü, tarihi, sanatı ve inancı, neredeyse birbirini örterek gizler. Hem İstanbullu hem de sonradan İstanbul’a yerleşen birçok yazar için bir hazine gibidir, ya da belki bir film setidir İstanbul. Her istenen dekorun bulunduğu, çok renkli insan mozaiği ile, neresine mercek dayansa ilginç bir varlık ortaya koyar.
GisËle adlı yazarın Fransızcadan çevrilmiş Sır Dolu İstanbul adlı romanı da İstanbul’un gizem perdelerini, yarattığı karakterlerin hayat hikâyelerini roman içinde çözerek aralar. Sır Dolu İstanbul, 2007 sonbaharında başlar fakat anlatılan öyküler yüz yıl öncesine bağlanır. Bugünün İstanbul’unda yaşayan dört-beş kahramanın her biri aile geçmişinin izlerini arar. Birkaç nesil öncesinden kalma günlükler, mektuplar, kitaplar, resimler ve hatta ruhlar aydınlatır yollarını.
Roman dört ana bölümden oluşuyor. “Sabatay Sevi’nin gizemli sarayı” adlı birinci bölüm, ailesi Selanik’ten, önce İstanbul’a daha sonra da Fransa’ya göçmüş otuz yedi yaşındaki Alice adlı kahramanın, kuzeniyle paylaştığı ailesinden kalma Büyükdere’deki köşkün tavan arasında eski bir seyahat çantası içinde bir günlük bulmasıyla başlar. Babası Fransız, annesi Türk olan Alice, günlük ve resimlerden izini sürdüğü atalarının aslında Sabatay Sevi’nin müritlerinden olduğunu ve Selanik’ten İstanbul’a gelmeleri sayesinde Nazi soykırımından kurtulduklarını öğrenir. Aile içinde sırlar nesiller boyunca gizli kaldığından ve aile büyükleri bu konular hakkında konuşmamayı tercih ettiğinden, geçmişi, kalın bir gizem perdesi örtmüştür. Alice araştırmaları sırasında en büyük yardımı eski eserlere düşkün, sahaf sevgilisinden alır.
Birinci bölümde sadece adı geçen ve hayat hikâyesi anlatılmayan sahaf sevgilinin öyküsü romanın ikinci bölümü, “Alphonse de Lamartine’in Prensliği”nde anlatılır. Aslında yazar hoş bir kurgu denemesiyle dört bölümü de aynı tarihte başlatır. Birinci bölümde yan karakter olanlar daha sonraki bölümlerde kendi öyküleri, arayışları ve geçmişleriyle dile geleceklerdir. Her bölüm 2007 Eylül’ünde başlar ve yaklaşık bir yıl kadar bir süreyi anlatır. Her seferinde farklı bir karakterin başrol oynadığı anlatıda, daha önceki bölümlerden tanıdıklar da bildiğimiz hikâyeleriyle görünürler.

Lamartıne ve İstanbul’un Sanatçıları
Romandaki en ilginç bölüm kuşkusuz Lamartine’nin İstanbul yolculuğunun anlatıldığı bu ikinci bölümdür. Yazar burada Lamartine’nin “Doğuya Bir Yolculuk” ve “Doğu’ya Yeni Yolculuk” adlı iki eserinden alıntılar ekleyerek kurguya boyut kazandırır. Alıntılar doğrudan Lamartine’nin kitaplarından alınmıştır. Buradaki tarihlere uygun bir şekilde aradaki boşluklar kurgusal bir aşk hikâyesiyle dolar. Buna göre, Lamartine İstanbul’da yaşadığı birkaç aylık dönemde roman kahramanının ninelerinden Sophia ile gizli bir aşk yaşamıştır. Bilinmezlerle dolu aile tarihini, aradan geçen seneler sonrasında bulunan Sophia’nın tuttuğu günlük aydınlığa kavuşturur. Lamartine gerçekten İstanbul’da bir aşk yaşadı mı bunu bilemeyiz ama İstanbul sevgisiyle ünlü bu yazarın şiirlerinden de esinlenerek böyle bir aşk kurgulamak romana hoş bir hava vermiş.
Üçüncü bölümde denize ve deniz fenerlerine düşkün bir başka roman kahramanı, İstanbul Boğaz fenerlerini tasarlayan Fransız asıllı Mişel Paşa’nın izine düşer. Bu bölümdeki alıntılar Lamartine bölümündekiler gibi gerçek değil, o dönemle ilgili araştırmaların izinde yazılmış kurgusal anılardır. Daha önceki bölümlerde olduğu gibi yine araştırılan tarih Abdülaziz saltanatı dönemine denk düşer.
“Pierre Désiré Guillemet’nin Kayıp Tablosu” adlı dördüncü bölümde yazar bu sefer başka bir İstanbul sanatçısı, saray ressamı ünlü portreci Guillemet’i anlatır. Ancak bu bölümde kahramanları aydınlatacak günlük ya da kitap yoktur. Guillemet’nin ruhu yıllar sonra bir ruh çağırma tahtasında kendini gösterecek ve kayıp bir tablonun izini sürmede yardımcı olacaktır. Ruh çağırıcılar ve falcılarla bu bölüm diğerlerinden farklı bir tonda ilerler fakat bu bölüm de diğerleri gibi, tarihi gerçekleri temel alır. Guillemet gerçekten de İstanbul’da yaşamış bir saray ressamıdır. Yaptığı saray portreleriyle ün kazanmıştır. Bugün Feriköy’deki Katolik kabristanında gömülü olan ressam, İstanbul’da yaşamış ve burada ölmüştür. Romanda bir de kısacık bir beşinci bölüm yer alıyor. Bu bölümde yazar tüm araştırmalar sonucunda roman kahramanlarının hayatlarına nasıl devam ettiklerini anlatıyor.
Gisèle’in (yazar soyadı kullanmıyor) bugünün kahramanlarından çok tarihi kişilikleri ön plana çıkartarak İstanbul’un katmanlarını anlatıyor. Aslında roman hakkında söylenebilecek bir şey, roman kahramanlarının tarihi kişiler yanında sönük göründükleri olabilir. Alice, Aslan ya da Antonio’yu yakından tanıma şansımız olmuyor. Onlar başlarına gelen durumlara en olağan şekilde tepki veriyorlar. Kişilikleri hissedilmiyor; oysa izini sürdükleri tarihi karakterler tüm kişilikleriyle yansıyorlar sayfalara. Yazar özellikle böyle yaparak olayları bugünden çok geçmişe kaydırmak istemiş olabilir. Roman kahramanı gibi görünseler de aslında bu romanın kahramanları Lamartine, Sabatay Sevi, Guillemet ve diğerleri.
Sır Dolu İstanbul aslında bir üçlemenin son cildi fakat bu romanı anlamak için ilk iki cildi okumak zorunlu değil. Hatta dipnotlar sayesinde önceki ciltlerde yer alan bazı olayları da anlıyor okur. Romanda dikkatimi çeken bir küçük hata, Antonio’nun kızı olduğu söylenen Eda’nın kimliğinin tam anlaşılmaması. Romanın başlarında (s.13) “Dilerim Antonio onunla sık sık karşılaşmaz, kızının başına gelenler yüzünden ona hâlâ kızıyor olmalı” sözlerinden Antonio’nun kızının intihara teşebbüs etmesinde birilerini suçladığını anlıyoruz. Oysa Antonio, 161. sayfada çocuğu olup olmadığı sorulduğunda “Hayır. Yani henüz yok” diye yanıt veriyor. Büyük dayısı ailenin son ferdi olarak kendisini gösterdiğinde, bir kızı olduğundan söz etmiyor. Belki bu karışıklık daha önceki ciltlerde anlatılıyordur fakat sadece bu romanı okuyan biri olarak bunu çözemedim.
Sır Dolu İstanbul güzel ve kolay okunan bir roman. Yazarın çok araştırma yaptığı belli oluyor. Sanırım edebiyat öğretmeni olmasının faydasını okur fazlasıyla görüyor bu romanda, Lamartine dışında George Sand gibi çok sayıda yazar ve şairden yerinde alıntılar, romana derinlik kazandırıyor. Bir şehre güzelliğini o şehirde yaşamış sanatçıların kazandırdığını düşünen biri olarak, Gisèle’in bu romanı tam da bu düşünceyi destekliyor gibi geldi bana. Bu romanda yüzyıllar sonra bile olsa, İstanbul’un yazarları, şairleri ve ressamları bu romanda yeniden can buluyor.

SIR DOLU İSTANBUL
Gisèle
Çeviren: Aysen Altınel
Gita Yayınları
2009
336 sayfa, 17 TL.