Edebiyatın maraz halleri


Edebiyatın maraz halleri

 
ERKAN CANAN


Radikal Kitap / 03/07/2009

Hande Altaylı 'Maraz'da, modern bireyin bunalımı, kadın-erkek ilişkilerindeki çıkmazlar gibi günümüzün ilgi çeken konularını işliyor. Ne tipik üst-orta sınıf bunalımlarında inandırıcı bir 'maraz' bulmak, ne de kibirli karakterlere sempati duymak mümkün

Türkiye’de 12 Eylül darbesiyle tarihlenen süreç, aynı zamanda edebiyata da sirayet etti ve onu, toplumsal olandan gittikçe uzaklaşarak içine kapanmaya zorladı. Yaşanan baskı, politik, ekonomik ve toplumsal sorunlara yanıt vermeyi önemsemeyen, bireyin sıradanlaşmış dertleriyle kurgusunu çatarken gerçekte suya sabuna dokunmayan bir tarzı beraberinde getirdi. Evet, bireyin sonu gelmez çilesini, anlatıla anlatıla bitirilememiş ve hiç bitmeyecek gibi görünen kaosunu keşfetmiş bulunuyoruz. Bireyi ve onun çıkmazlarını işlemenin, aynı zamanda çağın gereklerinden olduğunun hakkını verelim, ama bu konuda bir tereddütün de altını çizerek. Bu tereddüt, ‘kaybetmek’, ‘bunalım’, ‘tutunamamak’ ve ‘yitmek’ gibi, bireyin büyük, ciddi, trajik sorunlarına vurgu yapar görünen tarzın, bazen yüzeyselliği aşamadığı gerçeğidir. Bu, nitelikli edebiyattan beklediğimiz lezzetlerin önündeki başlıca engellerdendir. Dolayısıyla bazı romanların, yayımlanıp iz bırakmadan sönmesinin asıl nedeni, sathilikleridir.
2006 yılında yayımlanan Aşka Şeytan Karışır, Hande Altaylı’nın ilk romanıydı. Altaylı çok satan romanında, teyzesinin sevgilisine âşık olan Aslı isimli karakterinin yaşadıklarını hikâye ediyordu. Toplum tarafından onaylanmayan, imkânsız bir ilişki yaşayan Aslı’nın, verili ahlak anlayışıyla hesaplaşması ve ardından savrulduğu hayal kırıklıkları, romanın belkemiğini oluşturuyordu. Altaylı, Aslı’yı, yeni yayımlanan ikinci romanı Maraz’da da, evliliğinde aldatılmayı yaşamış, yine hayalleri yıkılmış ve otuz beş yaşına merdiven dayamış bir kadın olarak yeniden okurun karşısına çıkarıyor. Romanın ismi, karakterlerin neredeyse tümünün, kendi cehenneminde, önüne geçemedikleri saplantılarla boğuştuklarına işaret ediyor. Fakat bu karakterlerden her birinin, modern birey ve şehir hayatının gerçekleri düşünüldüğünde sıradan olduğunu, herhangi bir maraza sahip olmadıklarını görüyoruz.

Orta sınıfın dertleri
Maraz, Aslı’nın, eski sevgilisi Cenk’in cenaze törenine gidişiyle başlar. Bir trafik kazasında hayatını kaybeden Cenk’in ölmüş olduğu gerçeği, karakterimizin daha sonra yaşayacağı sıkıntıların sadece başlangıcıdır. Ardından, kocası tarafından aldatıldığını öğrenen Aslı, bu gerçeğin en yakın arkadaşlarınca da kendisinden saklandığını fark eder. Okur bu esnada, Aslı’nın geçimsiz anne-babası ile eşi Ali ve Aslı’nın her biri kendince ‘dertlere’ sahip arkadaşları Devrim, Burcu ve Sevil’le tanışır. Kurgu, Aslı’nın aldatıldığını öğrendikten sonra iç dünyasında yaşadığı çıkışsızlık ile yakın çevresindeki karakterlerin kendilerine has dünyaları arasında gidip gelir. Çocuklarıyla arasına hep mesafe koymuş, gösteriş meraklısı baba; neredeyse tüm hayatını kocasından şikayet etmeye harcamış anne; kendi başına kararlar verme yeteneği olmayan, özgüven yoksunu ve bunalım zengini Ali; bencilliğiyle herkesi çileden çıkartan, sıkıntıyı gördüğü anda kaçmaya yeltenen Devrim; zengin biriyle para için evlilik yapmış Burcu ve erkeklerle hayal ettiği ilişkileri yaşayamayan, ezeli mağlup Sevil, bu karakterlerden birkaçı. Kurguda ağırlıklı olarak yer edinen tipik karakterlerin, ‘maraz’ tanımına uymadığı açıkça görülüyor. Bunlar olsa olsa, modern hayatın sıradan tiplerini temsil eder. Tam da burada, Altaylı’nın hakkını teslim etmek için, Zeyno karakterini unutmamakta fayda var. Hiç kimseyle iletişim kurmak istemeyen, yaşadığı saplantılı aşkın peşinden trajik sonuna doğru hızla yol alan Aslı’nın kardeşi Zeyno, romanın tek hastalıklı karakteri gibi görünüyor.
Öte yandan Maraz, akıcı olmasına, rahat okunmasına rağmen, aldatılmayla yüz yüze kalan Aslı’da beklenen, aykırı ve sıradışı dönüşümleri yaratmaz. Zira, “İnsanın beklenmedik bir şekilde kendisiyle karşılaşması, karanlıkta bir yabancıyla karşılaşmasından daha ürkütücüydü.” (s. 89) diyen Aslı, dönüşümden çok kaldığı yerden devam etmeye, trajediden çok melodrama istekli gibidir. Bu durum ayrıca, Aslı’nın “Şu anda benim küçük tarihim yeniden yazılıyor, hem de hiç istemediğim ve beklemediğim bir şekilde” (s. 50) cümlesini de hükümsüz kılıyor. Böylelikle, kendisiyle yüzleşmekten vazgeçen Aslı’nın “trajedisi”, orta sınıfın bitmek bilmeyen sıradanlaşmış dertlerine ve hatta arkadaş çevresinde dönüp dolaşan dedikodulara indirgenmiş oluyor. Çünkü yeniden yazılamayan tarih, hiçbir kırılmaya uğramadan, aynı minvalde akmaya devam ediyor.

Küçümseme ve ikiyüzlülük
Aslı’nın, hayatın onu sürüklediği yerde yüzleşmekden kaçınması, sınıfsal aidiyetinden kaynaklanıyor gibi görünür. Kocası mimar, kendisi de reklam ajansında uzun yıllar metin yazarlığı yapmıştır, dolayısıyla kaybedecek çok şeyi vardır. Gerek memnun olmadığı ailesine katlanmasında, gerekse aldatılmanın hayatında dönüşüm yaratamamasında, orta sınıfın kaybetme korkusunun izlerini görmek mümkün. Tam da burada, Maraz’da örtük biçimde yapılan sınıfsal ayrımlardan bahsetmenin yeridir. Aslı’nın, görece yoksul kesimleri küçümsemesi; Burcu karakterinin de para için Osman’la evlenme kararı alırken, kendi ‘beğenilerine’ uymayan koca adayını arkadaş çevresiyle tanıştırmaktan çekinmesi ve Osman’la nihayetinde tanışan arkadaş grubunun sergilediği ikiyüzlülük, söz konusu sınıfsal ayrımlara verilebilecek örnekler.
Kuşkusuz bu, hiç yabancısı olmadığımız bir durum. Türkiye’de çağdaşlaşmanın temeli, ağırlıklı olarak Batı hayranlığı ve özentisi üzerine kurulduğundan, karakterlerin temsil ettiği anlayış bizi şaşırtmıyor. İçinde yaşadığı topluma dair en ufak bilgisi dahi bulunmayan bu aciz anlayışa göre tek sorun, bir türlü Avrupalı olamamaktır. İşte, kendisini bazen ‘olmadık’ yerlerde, İstanbul’un ‘münasebetsiz’ semtlerinde bulan Aslı’nın, böylesi durumlarda ‘Avrupalı olmalıymışım’ diye düşünmesi, bu kesimin cahilliğinin en iyi örneklerinden biri olarak karşımızda durur. O, “Sık saçlı, kısa boylu, esmer erkeklerin bakışlarından uzak” (s. 22) bir yerlerde yaşamak ister.
Bu küçümsemenin daha girift bir örneğini, yukarıda da değindiğim, Burcu, kocası Osman ve Burcu’nun arkadaşları arasındaki ilişkide de görmek mümkün. Burcu, Osman’ı, nikâh gününe kadar arkadaşlarıyla tanıştırmaz. Çünkü Osman, onların ‘değerlerinden’ uzak, Sevil karakterinin ‘kıro’ diyerek aşağılamaktan çekinmediği bir kişidir. Öte yandan, hem şikayetlerin Osman’ın yüzüne vurulmaması hem de ondan gelen pahalı hediyelere hayır denmemesi, ortadaki büyük ikiyüzlülüğün başlıca nedenidir. Burada ayrıca dikkat çeken nokta, anlatıcının Osman’ı tasvir ediş şeklidir. “Sorun, Osman’ın bir anda çok para kazanması ve bu paranın bünyesine ağır gelmesiydi. Urfa’da son derece yoksul bir ailenin dokuz çocuğundan biri olarak dünyaya gelip, sonra kendini kolunda elli bin dolarlık bir saatle, koca bir yalının bahçesinde bulunca dengesi şaşıyordu insanın.” (s. 151) diyen anlatıcı, böylece Osman’ın ‘kıroluğu’nu gerekçelendirmeye çalışır. Oysa, olumsuz bir karakterin, durduk yere geldiği yerle, yani kökeniyle tasvir edilmesinin, oraya dair varolan veya sürekli yaratılan önyargıları beslemek gibi bir tehlikesi var.
Sonuç olarak Hande Altaylı, günümüzün ilgi çeken konularını işliyor. Modern bireyin bunalımı, kadın-erkek ilişkilerindeki çıkmazlar, tüm benliğin üzerine inşa edildiği yapının günün birinde acımasızca yıkılışı, romanın çerçevesini oluşturuyor. Fakat konusunun okuru cezbetme potansiyeline rağmen Maraz, yukarıda anlattığım eksikliklerin gölgesinde kalmıştır.

MARAZ
Hande Altaylı
Remzi Kitabevi
2009
198 sayfa
12.5 TL.