Koleksiyonun en nadide parçası


Koleksiyonun en nadide parçası

?Temel olarak iki adamın hikâyesini anlatsam da bu tabii ki yaşadıkları toplumun hikâyesinden bağımsız olamaz. Karakterleri ne sinemada, ne hayatta bir sınıfın ya da grubun tipik temsilcisi olarak görüyorum. Aynı apartmanda farklı dünyalardan, farklı öncelikleri olan insanları bir araya getirip her biri için emniyet kavramını sorguladım.? FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

 
BAHAR ÇUHADAR


Radikal Hayat / 26/09/2009

Gazete, şişe, bilet, pul, saat, kaset... Koleksiyoncu Mithat Esmer yıllar boyu özenle biriktirip sakladığı eşyalarıyla birlikte bir filmin başrolüne oturdu. Tabii bunda en büyük pay, 'Oyun' belgeseliyle tanıdığımız ödüllü yönetmen yeğeni Pelin Esmer'in. Çeşitli film festivallerinden sonra dün vizyon gören '11'e 10 Kala'yı yönetmeninden dinledik

Henüz küçüksünüz diyelim, bir amcanız var; oyuncaklarla dolu evi. Bildiğiniz oyuncaklardan değil bunlar ama; sürüyle gazete, dergi, kitap, eski objeler, biletler, pullar, saatler, kasetler, şişeler... Aklınıza ne gelirse... Hepsi tarihli, tanzimli. 10, 15, 20 sene öncesinden kalma, dokunsanız kırılacak bir dolu hikâyenin biriktiği bir evde yaşıyor amcanız. İsmi Mithat Esmer. Saygın bir işi, Amerika’nın namlı okullarından birinde tamamladığı bir eğitimi var. Yıllar geçiyor, siz büyüyorsunuz, amcanızın da koleksiyonu, biriktirdikleri çoğalıyor. Ve elinize kamerayı alıp onunla birlikte kayda geçmeye başlıyorsunuz. Vakti geldiğinde yanına ilişmiş başka karakterlerle bir sinema filmine dönüşüyor her şey. Amcanız bu sefer hem koleksiyoncu hem de oyuncunuz... 
Koleksiyoncu Mithat Esmer’in yeğenini sadece burada değil, dışarılarda da gözleri ışıldatan, gülümseten belgeseli ‘Oyun’la tanımıştık; Pelin Esmer. Köylerinde tiyatro yapan Arslanköylü kadınların öyküsünü gazeteden okuyarak ‘Oyun’u yaratan Pelin Esmer’in elinden çıkan ilk uzun metraj kurmaca film ‘11’e 10 Kala’, işte yukarıdaki amcanın, Mithat Esmer’in hikâyesi. ‘11’e 10 Kala’ geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nin Jüri Özel Ödülü’nü almış, Altın Koza Film Festivali’ndeyse En İyi Film Ödülü’nü Aslı Özge ile paylaşmıştı. Söyleşimizin ertesinde de oyuncularıyla (Mithat Esmer ve Nejat İşler) San Sebastian Film Festivali için yola çıkmaya hazırlanıyordu. Ama önce bize çocukken tanıştığı koleksiyonların filme giden yolculuğunu ve kendi sinema serüvenini anlattı... 

‘11’e 10 Kala’ öncesinde amcanız Mithat Bey’in hikâyesini anlattığınız bir de belgeseliniz var, ‘Koleksiyoncu’. Nasıl bir ihtiyaçla sinema filmi olarak da yarattınız hikâyeyi?
Çok eskiden beri o karakterden yola çıkarak bir senaryo yazmak istiyordum ama bu ‘Koleksiyoncu’yu yapmama engel teşkil etmedi, tam tersi beni yavaş yavaş hazırladı. O belgeselle sorularım ve meraklarım arttı. Artık sadece koleksiyoncuya dair değil, zamana ve süreklilik kavramına dair sorular vardı. Bu da beni ‘11’e 10 Kala’yı yazmaya götürdü.

Biriktiren bir amca çocukken nasıldı sizin gözünüzde?
Çocukken çarpıcı olan, daha çok objelerin kendisiydi. Onların arkasındaki hikâyeyi sorgulamam için biraz büyümem gerekti. 

Aranızda konuşur muydunuz bütün bunların anlamını?
‘Koleksiyonculuk şudur, şunun için yapıyorum’ gibi tanımlamalara hiç girmedik. Sadece sessizce, kendi bulunduğum noktadan anlamaya çalıştım. Bu çok dillendirilebilecek bir şey değil. 

Belgesele ve filme yaklaşımı nasıl oldu Mithat Bey’in? Bu da bir tür biriktirme esasında...
Evet, bu da bir nevi onun koleksiyonu gibi oldu belki de. O da son ana kadar merakla bekliyordu nasıl bir şey olacak diye. İstanbul Film Festivali’ndeki ilk gösterimde seyretti, çok beğendiğini söyledi.

Hayat hikâyesi filmde izlediğimiz gibi mi?
O da bir koleksiyoncu. Stanford Üniversitesi’nde elektronik mühendisliği ve matematik okumuş, Polis Radyosu’nun kurucularından, pek çok farklı iş alanında çalışmış...

Belgeselde nasıl bir çalışma yapmıştınız?
Belgesel daha çok onun İstanbul sokaklarındaki yaşamını kapsıyordu. O koleksiyonların peşine düşüyordu, ben de onun. Beraber İstanbul’un altını üstüne getirdik. O zamandan beri onun ayak izlerini takip ediyorum aslında.

Bir noktadan sonra sizde de ‘Amca şöyle bir şey buldum, ister misin?’ durumu olmaya başladı mı?
Olmaz mı, tabii... Ayrıca benim ondan öğrendiğim o kadar çok mekân var ki... Gittiğim pek çok yerde onun bir izi, bir ilişkisiyle karşılaşıyorum.  

Siz kapıldınız mı biriktirmeye?
Kapılmamaya çalıştım! Belki ileriki yaşlarımda olabilir, bilmiyorum. Öyle bir koleksiyonculuğum yok ama benim için bir hikâyesi olan objelerle bağım var.  

‘11’e 10 Kala’da bir yandan ‘an’ı dondurma hali var. Sesleri bile kaydediyor olması mesela...
Kesinlikle, ‘an’ı dondurma cümlesi çok doğru. Bir şekilde bu durum var ama zamanı durdurmaya cüret yok. Unutmama, unutturmama hali var.
Filmdeki diğer karakterlerin, apartman sakinlerinin, Mithat Bey’in yaptığını anlamamaları, ait oldukları toplumsal kesimlerle de ilgili bir şey mi? Mithat Bey cumhuriyet dönemi kuşağını anımsattı bize, diğer sakinler 
Özal sonrası liberal kesimi. Bir tür kuşak çatışması, iletişime geçememe durumu var mı?
Birbirimizi anlayabilmek çok önemli evet, en azından anlayabilmek için çaba sarf etmek... Ama anlayamayabiliriz de.  Önceliklerimiz ayrışmaya başladığı zaman birbirimizi bir nebze anlasak da çatışma kaçınılmaz. Filmde diğer apartman sakinlerinin daha emniyetli ve değerli bir evde oturmak istemeleriyle, Ali’nin ailesiyle birlikte, biraz daha iyi koşullarda yaşamak istemesi, koleksiyoncunun koleksiyonlarıyla beraber yaşamak istemesi kadar doğal. 

Emniyet Apartmanı üzerinden Türkiye’nin halini okumak ne kadar doğru sizce?
Bu cevapları, farklı okumaları seyirciye bırakmayı tercih ederim. Ben temel olarak iki adamın hikâyesini anlatsam da bu tabii ki yaşadıkları toplumun hikâyesinden bağımsız olamaz. Karakterleri ne sinemada, ne hayatta bir sınıfın ya da grubun tipik temsilcisi olarak görüyorum. Aynı apartmanda farklı dünyalardan, farklı öncelikleri olan insanları bir araya getirip her biri için emniyet kavramını sorguladım. Güvensizliğin her türlüsünün mevcut olduğu bir ortamda, sürekli bir güven arayışı içinde olan bizlerin emniyeti nerede arayıp, nerede bulduğumuzu, onu bulmaya çalışırken hem kişisel hem toplumsal düzeyde kazanırken kaybettiklerimizi, hayatta es geçip unutmak istediklerimizi sorguladım; unutmaya karşı direnen bir karakteri izleyerek.

Amcanızın sinemayla arası nasıldır?
Sinemaya çok meraklı. Yıllar önce Stanford’da okurken bazı meşhur Hollywood oyuncularıyla röportajlar yapmış, buradaki dergilere yazılar yollamış. Çok iyi bir sinema izleyicisi.  Kamera arkasında da çok iyi bir oyuncu. 

‘Kendi çöplüğümden uzaklaşınca yazdığıma yoğunlaşabildim’
Siz sosyoloji okumuştunuz... Ne niyetle bu alanı seçtiniz?
Sosyoloji okudum ve antropolog olacaktım aslında. Ama sonra kendimi ifade etmek için sinemayı kendime daha yakın buldum. İyi bir sinema izleyicisiydim lise yıllarımdan beri. Üniversitede şöyle bir şansım oldu: Amerikalı bir kadın yönetmen Jeanne Finley, Türkiye’de kendi başına, elinde bir kamerayla bir belgesel yapıyordu, asistana ihtiyacı vardı. Antropoloji hocam Leyla Neyzi merakımı biliyordu ve beni ona önerdi. O projede asistanlık yaptım ve bu çalışma süresince bu işin o kadar imkânsız olmadığını hissettim. O sırada Yavuz Özkan’ın atölyesi Z1 açıldı, onun ilk öğrencilerindenim. Ondan sonra yönetmen yardımcılığına geçtim ve zaman içinde kendi projelerimi çekmeye başladım.

‘11’e 10 Kala’dan önce bir süre Paris’te kalmışsınız, senaryo çalışmalarını orada yapmışsınız. Paris’te nasıl bir ortamda yazdınız? İstanbul’a dair iz sürmelerin de olduğu bir filme, Paris gibi köklü, sokaklarına dalınası başka bir şehrin nasıl etkisi oldu?
Benim için en iyi yanı, kendi çöplüğümden uzaklaşıp yazdığıma yoğunlaşabilmek oldu. Bir süre için gerçekten uzaklaşmak iyi oldu. Aslında daha çok İstanbul’da kalmayı tercih ediyorum. Ama kısa bir süre için ait olmadığım ve yazmak dışında bir şey yapmak zorunda olmadığım bir ortam da her zaman nasip olacak bir durum değil. Değerlendirmeye çalıştım. 

İstanbul’un neresi sizindir?
Özellikle sahiplendiğim bir yeri yok. Ama Galata Köprüsü, Eminönü, Sarayburnu, Beyoğlu, Kadıköy’ün çarşısı gibi bazı yerler var diğerlerinden daha özel, bana çok buralı hissettiren. Bir de Boğaz tabii. 

Lise yıllarında da iyi bir sinema izleyicisiydim dediniz. Neleri izlerdiniz?
Çok farklı yönetmenler izlemeye çalıştım. DVD’den izlemektense mümkün olduğunca sinemaya gitmeyi tercih ediyorum. Kiarostami’den Aki Karuzmaki’ye, Tarkovski’den Bergman’a, Jim Jarmush’a, Kurosawa’ya, Kieslovski’ye, Sokurov’a, birbirinden çok farklı yönetmenleri tanımaya çalıştım, çalışıyorum. Rusların sinemasını da hep sevdim, edebiyatları kadar.

‘Oyun’cu kadınlarla görüşme
‘Oyun’ belgeseldi. ‘11’e 10 Kala’da ise gerçek bir hikâye ve karakter, kurmaca karakterlerle buluşmuş. Gerçekle kurmaca arasındaki çizgide mi göreceğiz sizi hep?
Gerçekten çok etkilendiğim, çok beslendiğim doğru. Bundan sonrası da anlatmak istediğim karakterlere, hikâyeye  bağlı. O ne gerektiriyorsa ona göre bir yol seçmeyi tercih ederim.

‘Oyun’daki Arslanköylü kadınlarla görüşmeye devam ettiniz mi? 
Evet, İstanbul’daydılar geçen gün. Tiyatroyu bırakmadılar. Sekiz senedir devam ediyorlar. Hem köylerinde, hem Türkiye içinde farklı yerlerde oyunlarını sergiliyorlar; geçen yıl Frankfurt Kitap Fuarı’nda oynadılar. 

Hayatlarında ciddi bir değişiklik oldu mu?
Gündelik hayatlarında değil ama iç dünyalarında evet. Yapmak istedikleri bir şeyi yapıyorlar, kendilerini kendi seçtikleri yolla ifade edebiliyorlar.