Herkesi içine alan bir bavul...


Herkesi içine alan bir bavul...

Tüm yalınlığı ve insani çıplaklığıyla öğretmen Emre Aydın?ın filme katkısı hayli fazla.

 
UĞUR VARDAN


Kültür / 23/10/2009

Adana ve Antalya'dan ödüllerle dönen ama asıl ödülünü seyirciden bekleyen 'İki Dil Bir Bavul' gösterimde. Film, Urfa-Siverek'e bağlı Demirci adlı Kürt köyünde 'çaylak' öğretmen Emre Aydın'ın, öğrencileri ve yöre halkıyla yaşadıklarını anlatıyor. Orhan Eskiköy-Özgür Doğan ikilisinin ortak çalışması belgeselle kurmacayı başarıyla harmanlıyor

Malum, bu ülke çelişkiler üzerinde yükseliyor. Belki de bunun temel nedeni, ta en başta, 1923’te sırtını Doğu’ya dayayıp yüzünü Batı’ya dönmesinden kaynaklanıyor. Ama artık tarihi ve akışı durdurmak mümkün değil. O halde meselelerin yükünü hafifletmek için daha farklı bir yol bulmalı. Ki o yol da öyle çok da teferruatlı, çok da meşakkatli değil. Sadece çelişkileri belki yok edemesek de azaltmaktan geçiyor. Sol bir iktidarın yapmasının beklendiği ama ‘ne yazık ki’ (ya da iyi ki, bunun gerçek cevabını tarih verecek) AK Parti Hükümeti’ne kısmet olan ‘Kürt açılımı’, işte bu konudaki çelişkileri azaltma çabalarından biri. Aslında bu girişin ardından önce bir ‘kader birliği’nden bahsetmek istiyorum; nasıl ki iki hafta önce gösterime giren ‘Uzak İhtimal’in yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun, filminde anlattığı müezzinle rahibe adayının ilişkisini açıklarken, “Filmimiz dinlerarası diyaloğun peşinde koşmuyor, yani bir ‘açılım’ın eseri değil” dediyse, benzer bir serzeniş ve itiraz, bugünden itibaren gösterime girecek olan ‘İki Dil Bir Bavul’un yaratıcıları Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın söyleşilerine de yansımış durumda. İkili, ısrarla yapıtlarının ‘Kürt açılımı’nın yarattığı rüzgârdan yararlanmak üzere çekilmiş bir proje olmadığının altını çiziyor. Tabii ki hem Coşkun, hem de Eskiköy-Doğan ikilisi hassasiyetlerinde haklılar, ama filmlerinin bu süreç içinde ele alınmaları da, aslında bana kalırsa çok da rahatsız edici bir şey değil. Zaten bu ülkenin aklı selimleri, bu dertlerin kaynağının çok eskilere, hatta hatta Cumhuriyet öncesine dayandığını ve bu konularda atılan her adımın hem tarihi, hem de güncel olduklarının farkında.

Köhneleşmiş bir sorun
Gelelim, ‘İki Dil Bir Bavul’ meselesine... Film, gösterime girmeden kendi çapında ‘kült’leşti bile. İki genç yaratıcının, Eskiköy ve Doğan’ın ortak çabaları, aslında ilk ‘gövde gösterisi’ni Adana Altın Koza Film Festivali’nde yapmıştı. Yılmaz Güney’in memleketinden ‘Yılmaz Güney’ ve ‘SİYAD En iyi film’ ödülleriyle dönen ‘İki Dil Bir Bavul’, geçen hafta sonu sona eren Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de benzer şekilde hem ilgi gördü, hem de ödüllendirildi. ‘İki Dil...’e, Akdeniz’in bu yakasında ise ‘En iyi ilk film’ ödülü layık görüldü.
Peki ama film neyi anlatıyor, neden bu kadar çok sevildi ve hem seyirci, hem eleştirmen, hem de iki festivalin jürisi tarafından önemsendi ve bağırlara basıldı? Kısaca konu diyelim... Öğretmenlik mesleğine henüz ‘Merhaba’ diyen Emre Aydın’ın yolu, çektiği kura sonucu Urfa’nın Siverek ilçesine bağlı Demirci köyüne düşer. Denizlili Emre öğretmen, heyecanlıdır, şevk doludur, taze beyinlere kendi bildiklerini aktarmak üzere hazırdır, yani kendi çapında bir idealisttir. Ne var ki Demirci, bir Kürt köyüdür ve burada Türkçe konuşana rastlamak çok zordur. Yani genç öğretmeni, Türk eğitim sisteminin köhneleşmiş sorunlarının yanında, yöreye ait özel bir mesele daha beklemektedir. Okul çıkışı, tıpkı önlükleri gibi öğrendikleri Türkçeyi de bir kenara atmak durumunda kalan ve hayatlarına (doğal olarak) Kürtçe devam eden miniklere Emre öğretmen okul dahilinde önce Türkçe öğretmek, sonra da müfredatın diğer adımlarını aktarmak durumundadır. Ama iki tarafın anlaşmasında dil öyle bir engeldir ki, genç eğitmen, ilk yılında sadece Türkçe okuma-yazmayı öğretmeye çoktan razı olmuştur bile.
Milli Eğitim Bakanlığı’ndan alınan özel bir izinle çekilen ve belgeselle kurmacayı son derece başarıyla harmanlayarak, kendine özgü bir sinema diliyle önümüze atan Eskiköy-Doğan ikilisinin çalışması gücünü samimiyeti ve karakterlerinin özgünlüğü kadar, iki tarafa da belli mesafede olan duruşundan alıyor. Bütün bu karmaşık duruma devletin, vatandaşlarını ‘kendi dilinde eğitim hakkı’ndan yoksun etme tavrının neden olduğu çok açık. Lakin Emre öğretmen, bu büyük çelişkiyi görmezden gelip kendi idealleri doğrultusunda, son derece sabırlı, son derece sakin, son derece hoşgörülü bir yaklaşımla kendi yolunda yürümeye karar veriyor. Veliler ise, öğretmenin düştüğü durumun farkında; onlar da ellerinden gelen yardımı üstleniyorlar. Minikler ise, ortadaki çelişkiye aldırış etmeden, kendilerine gayet insani, gayet önyargısız yaklaşan öğretmenlerinin yanında yer alıyor ve hem ellerinden, hem de dillerinden geldiğince ortak bir noktaya ulaşmak için çabalıyorlar. Film de, kamerasını bütün bu çelişkiler arasında dolaştırırken fazlasıyla hüzünlü görünen bir tablodan sempatik, çoğu da komik olan durumlar çıkarıyor ve bu ‘ciddi’ meseleyi, güler yüzlü, sakin ve akıllı bir şekilde seyircisine aktarıyor. Filmi güzel, yer yer heyecanlı ve izlenir kılan, aslında yakaladığı detayları. Bu detayların başında da hem miniklerin, hem de köyün ‘öteki’si konumundaki öğretmen Emre’nin psikolojisini doğru aktarma geliyor. Emre’nin yalnızlığını ve köyün genel ahvali karşısındaki çaresizliğini, özellikle annesiyle yaptığı telefon konuşmalarında daha derinden anlıyoruz. Hele ki sabrının en nihayetinde taştığı ve bütün sınıfı, biraz da sinirli bir şekilde teneffüse çıkardığı sahnede, film kuşkusuz gerçekçiliğinin en uç noktasına ulaşıyor. Çocuklar ise önlüklerini çıkarırken, kalemtıraşı sınıfın ortasında kullanırken ya da ‘Tuvalete gidebilir miyim?’i söylemeye çalışırken en saf halleriyle karşımıza geliyorlar. Muhtarın, Kürtçeye ilişkin “Ne güzel öğretmen bey, yabancı dil de öğrenmiş olursun”lu yaklaşımı, trajikomik bir sahne olarak önümüze gelirken, yaşlı kadın velinin de yine öğretmene Kürtçe “Bu çocukları biz yıllardır çektik, biraz da sen çek” demesi de, sanırım filmin en komik ve akılda kalıcı cümlesinden biri oluyordu. Ama ‘İki Dil Bir Bavul’un galiba her türden öğrenciye asıl olarak öğrettiği en önemli şey, sabahın köründe Kürt çocuklarına “Türküm, doğruyum” dedirtmenin anlamsızlığına yaptığı vurguydu.
Film bana kalırsa ayrıca, bütün bu toprakların kendine özgü çelişkilerinin dışında, mesela benim öğrenciliğimde çok kutsal bir meslek olarak addedilen ama daha sonra eski ‘uhreviliği’ni kaybeden, kaybettirilen öğretmenliği (ki ben de bir öğretmen lisesi mezunuyum), yeniden hatırlatması itibarıyla da özel bir alkışı daha hak ediyor. Ya o sımsıcak oyunculuklar? Emre öğretmen, annesiyle konuşurken de, saçlarını jölelerken de, çocuklara ‘Kürtçe ödev yok demedim mi?’ ya da ‘Çikolatayı bilmiyon di mi?’ derken de tüm yalınlığı ve insani çıplaklığıyla huzurumuza geliyor. Üstelik bu tiplemenin, mesela sisteme karşı bir solcu öğretmenden seçilmemesi de, daha inandırıcı ve gerçekçi sonuçlar alınmasını sağlamış. Öğrencilerin neredeyse hepsi muhteşem ama biz sinema yazarları, bu filmi ilk seyrettiğimizden beri Zülküf’ü (ya da Zilkif’i) hep ayrı bir yere koyduk.

Baykal, sözüm sana...
Sonuç? Bir eleştirmen olarak ne diyebilirim ki? Elbette ‘Görünüz, gördürünüz’. Öte yandan Antalya vesilesiyle CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a çağrıda bulunabilirim (elbette ‘okul müdürümüz’ Hıncal ağbi gibi kılık kıyafetten dem vurmayacağım). Festivalin ödül töreni gecesinde çıktı sahneye, tıpkı demode siyasi fikirleri gibi Türk sinemasına ait demode yaklaşımlarını, hem de sabır süresini aşarak sıraladı. Bu denli boş konuşacağına, Antalya’ya daha önce gelip mesela bu filmi izlese ve bu yaşında, biraz da olsa ‘aydınlamaya’ çalışsa, belki daha hayırlı bir iş yapmış olurdu.

‘Artık bu sorun çözülsün’
‘İki Dil Bir Bavul’un önceki akşam Atlas Sineması’nda yapılan galası sanat ve siyaset dünyasından çok sayıda ismi bir araya getirdi. Oyuncu Meltem Cumbul’un sunduğu geceye EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel, KESK Genel Başkanı Sami Evren, Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, yönetmen Özcan Alper ve oyuncu Ozan Güven gibi isimler katıldı. Alper “Sanatsal, felsefi, bilimsel olarak kendimizi en iyi anadilimizle ifade edebiliriz” derken filmde rol alan öğretmen Emre Aydın ise “Bu sorun artık çözülsün” çağrısında bulundu.

‘Melekler ve Kumarbazlar’

Cem Davran’ın rol aldığı ‘Melekler ve Kumarbazlar’ sert bir taşra filmi.

Türkiye yapımı filmler yönünden bol seçenekli haftada bir de “gerçek hayat hikâyesinden uyarlanmış” bir yapım var:  Gerçek bir hikâyeden yola çıkan ‘Melekler ve Kumarbazlar’ın düğüm noktası 19 Ağustos 1999 depremi. Filmini ‘sert bir taşra hikâyesi’ olarak adlandıran yönetmen Ertekin Akpınar, dört Adapazarlı gencin deprem sonrası yaşadıklarına, hayatlarının bu faciadan nasıl etkilendiğine odaklanıyor. Filmde Cem Davran, Bülent Şakrak, Kutay Köktürk, Nail Kırmızıgül gibi isimler rol alıyor.

İmdat ki imdat...

Televizyon dünyasını eleştirmeye ve ti’ye almaya soyunan ‘Kanal-i-zasyon’, hedefini pek de bulamayan
bir çalışma olmuş

Her gün özel bir televizyon kanalının camlarını silen, bu arada da gözü genel yayın yönetmeninin odasındaki ekranlara takılan temizlik işçisi İmdat, küçük bir hayatın sahibidir. Lakin tesadüf bu ya, reyting yarışında geri kalan televizyon şirketinin başındaki Berk bey, İmdat’ın ‘reyting sezgisi’ni ve potansiyelini keşfeder. Onu, temizlik bahanesiyle gün boyu odasında tutarken, seyrettiği programların benzerlerini kendi televizyonunda yayımlayarak, koltuğunu kurtarma çabasına girişir. Ve fakat, ‘dürüstlük abidesi’ sekreteri Nazlı, bu işin ardında İmdat’ın olduğunu patronlara bildirince, bizim gariban temizlik işçisi koltuğa oturur. Mahalleden arkadaşı Atilla ağbiyle de, art arda reyting rekorları kıran işlere imza atmaya başlarlar. Ne var ki Berk’in ayak oyunları bitmek bilmemektedir.
Senaryosunu Murat Aykul’un yazdığı, yönetmenliğini de Alper Mestçi’nin üstlendiği ‘Kanal-i-zasyon’, tamamıyla günümüz televizyon mantığı ve medya eleştirisi dayalı bir komedi olma niyetinde. Ama sadece niyetinde. Geçmişin Kemal Sunal’lı ya da İlyas Salman’lı (hatta Coen kardeşlerin ‘The Hudsucker Proxy’sini bile hesaba katabiliriz) ‘sıradan adam’ın sistemin en üstüne geçmesi üzerine kurulu mantığı yeniden üretirken doğrusu pek de zekice davranmayan, ya da bütün yükünü bir anlık durum komedilerinden alan film, kendi adıma bu sezon izlediğim yapımlar arasında ‘en kötü Türk filmi’ unvanını kolaylıkla alır. Çoğu kelime oyunu tadındaki esprileri (‘Kim 500 Tokat İster?’, ‘Boş musun Dolu musun?’, ‘Tuvaletteyiz’, ‘Yüzüne Tükürülecek Adam’, ‘Asabiyet Meydanı’) uzattıkça uzatan ve bütün enerjisini neredeyse ‘futbol magandası ve kışkırtıcısı’ Ahmet Çakar’ın onu bunu tokatlanmasına dayandıran film, elbetteki asıl olarak Okan Bayülgen ismine ve oyunculuğuna güvenmiş. Lakin Bayülgen de, doğru dürüst bir tipleme yaratamadan, sadece Doğulu şivesiyle konuşan gibi görünen ama başka elde bir ipucu barındırmayan karakteriyle, neredeyse 120 dakikayı kurtarmaya çalışmış ama elbette kurtaramamış. Bu arada yeri gelmişken; geçen hafta sonu sona eren Antalya’da yarışmalı bölümlerde izlediğimiz birçok filmde küfür vardı ve bütün bu küfürler, neredeyse hayatın aynasıydı. Burada ise öyle zamanlı-zamansız küfür kullanımı var ki, öyküye ne bir işlev, ne bir zarafet, ne de espri katıyor. Benim ayrıca bu filme şöyle bir itirazım var; sonuçta televizyon bağımlısı İmdat, girdiği dünyanın ne kadar kötü olduğunu, ne kadar kaygan bir zemin üstüne oturduğu fark ediyor. İyi de, bütün hayatını televizyon şöhreti üzerine kurmuş bir Okan Bayülgen’in böyle bir filmde oynamasının ve televizyon dünyasını kötülemeye soyunmasının samimiyetini nasıl açıklayacağız.
‘Baba Hakkı’ya sesleniş...
Bir itirazım da, köşe yazarlığı, televizyon programcılığı, reklam oyunculuğu derken şimdi de sinema oyunculuğunu deneyen Hakkı Devrim ustaya. Filmde vasat oynuyor ama asıl olarak bir zamanlar ‘Dil polisliği’yle hepimizin korkulu rüyası olan üstad, önceki gece NTV’de yayımlanan ‘Günlerin Getirdiği’ programındaki sinema sohbetinde Nahit Sırrı Örik’in romanları olduğunu bilmediğini söyledi. Ben de burada bir ‘polislik’ yapayım; Üstadım, keşke onca işe soyunacağına Örik’in romanlarının olduğunu bilme zahmetine katlansaydınız. Az sayıda da olsa zamanında köşenizde ifşa edilmiş biri olarak, ben de bunu size yakıştıramadım.