Elimdeki kitap


Elimdeki kitap

NECMİYE ALPAY


Kültür / 05/11/2009

Elimdeki kitap, idealimdeki kitap. Bir kere, son derece hafif, ciltli olduğu halde çok hafif. İkincisi, gayet iyi ciltlenmiş: Sayfalar birbirinden rahatça ayrılıyor...

Elimdeki kitap, idealimdeki kitap.
Bir kere, son derece hafif, ciltli olduğu halde çok hafif. İkincisi, gayet iyi ciltlenmiş: Sayfalar birbirinden rahatça ayrılıyor, kopmaya kalkışmaksızın ayrı duruyor, okurken kitap elinizden kaçmıyor, elinizi zorlamıyor. Kaldığınız yeri belirten sağlam ve yeterince uzun bir ipi var. Sayfa düzeni birinci sınıf, klasik sadelikte. Kenar boşlukları tam gerektiği kadar, yani sayfalar kâğıt israfı duygusuna kapılmayacağınız kadar dolu, not alacak yer yok diye kızmayacağınız kadar ferah. Harfler okunaklı ve zarif, mürekkep kusursuz ve eşit dağılmış. Kapak ise mat; kitap masada kapalı dururken parlayıp gözünüzü almıyor, üzerindeki desen göz okşuyor...
Evet, 1935 doğumlu Erdal Öz’ün 1960’ta yayımlanmış olan ilk kitabı “Yorgunlar”ın yeni basımı böylesine incelikli; neredeyse, bu sayısıyla yayın hayatına son vereceği duyurulan Virgül dergisi kadar güzel.
“Yorgunlar” bir bütün olarak bu ideal tasarımı hak ediyor. Hem Erdal Öz’ün ilk öykülerini içermesi açısından, hem de bunlardan birkaçının aynı zamanda yazarın en iyi öyküleri arasında yer alması açısından.
Gerçekte öykülerin biri (bir yazar metaforu olarak “Kuklacı”) dışında tümü de anlatıcı ergenin en ham içsel deneyimiyle dolu. Buna uygun ham bir dil de tutturuyor yazar. Yalnızca üçüncü ve dördüncü öyküler başta olmak üzere, yer yer özentiye kaçılmış, biçeme gölge düşüren bir biçimde edebiyat yapılmış: “Cam koyu mavide dinleniyordu. Koyu mavinin buzlu soğuğunda üşüdüm (s. 33)”, “kırılan aynanın kırık sesleri kulaklarımı kanatıyor” (s. 51), “yeşil bir aydınlık gözlerimi boğuyor” (s. 52) örneklerindeki gibi. O iki öykü Erdal Öz’ün bir daha hiç yayımlamamayı seçtiği öykülerden.
Ama Erdal Öz’ün bir daha hiç yayımlamadığı bir öykü daha var ki bence vazgeçilmez değerde: “Babamın Elinde Bıçak”. Onu yeniden yayımlamamasının nedeni öykünün herhangi bir özenti ya da kötü edebiyat içermesi olamaz, yok çünkü böyle bir kusur. Elenmesi için düşünebildiğim tek neden, yazarına fazla sert gelmiş olması. Belki de başkalarına fazla sert gelebileceği endişesi.
“Yorgunlar”ın önemi bu deneyimlerle birlikte artıyor. Erdal Öz’ün çok gençken yazdığı öyküler bunlar. İlk kez on dokuz yaşındayken yayımlayıp sonra kitabına aldığı ilk öykü “Çocuk”, bir zirve. Bütün zamanlar için önemini koruyacağı düşünülebilecek bir gerginlik uğrağı: Bir ev, iki erkek çocuk ve farklı yaşlarda iki erişkin kadın. Aile duygusunun aileyi aşan bir erotizm ile yerpaylaşmasından doğan, gerçekleşemeyen bir şiddetin atmosferi. Ve en önemlisi, diğer kişilerin hemen yalnızca davranışlarına, kendi kendisinin ise, davranışlarının yanı sıra zihnine de bakabilen “ben” anlatıcı. Bu öykünün ve kitaptaki diğer öykülerin ayırt edici özelliği de asıl bu sonuncusu.
1950 kuşağı, üzerinde ne kadar durulsa yeridir diyebileceğimiz, gökkuşağı gibi bir kuşak. Yalnızca edebiyat açısından değil, sanatın diğer dalları açısından da parlak ve yeni: karikatür, tiyatro, müzik... “Yorgunlar”ın bu özel baskısı da “Elli kuşağının ilk kitapları 50 yaşında” çerçevesinde yayımlanmış ve Doğan Hızlan’ın o kuşaktan altı yazar için hazırladığı ortak “Sunu” ile açılıyor.
Hızlan’ın hazırladığı “Sunu” yalnızca öykü yazarlarıyla, onların da yalnızca altısının ilk kitaplarıyla sınırlı. Daha
ikinci cümlesiyle (“Nasıl bir edebiyat kuşağıyız biz?”) bir “biz”in çerçevesine yerleşiyor metin ve sunduğu altı öykü
kitabı da, Hızlan’ın “biz” adılı altında topladığı altı öykücüye ait: Onat Kutlar, Orhan Duru, Erdal Öz, Ferit Edgü, Demir Özlü ve Adnan Özyalçıner. Bu yazarlarla nasıl bir duygudaşlık, ortak anlayış ve dayanışma süreci içinde yaşamış olduklarını, her biri farklı ürünler
verirken, “edebiyata saygı” ilkesinde birleştiklerini vb anlatıyor Hızlan.
Ama böyle yaparken bazı büyük öykücüleri de dışarıda bırakmış oluyor. Nezihe Meriç’i, Yusuf Atılgan’ı, Sait Faik’i, Bilge Karasu’yu, Vüs’at O. Bener’i, Tahsin Yücel’i, Haldun Taner’i, Samet Ağaoğlu’nu, Feyyaz Kayacan’ı, Oktay Akbal’ı (1950 öncesinde başlamışlardı diye) bu kuşağa katmasak bile, “1950 Kuşağı” diye büyük harfle yazınca Sevim Burak ve Leylâ Erbil gibi iki büyük öykücüyü de anmalı değil miyiz? Hızlan onları neden dışlıyor? Yazısı şöyle bitiyor üstelik: “Bir kuşağın iyi öykücülerini severek, beğenerek, edebiyat tarihindeki yerlerini anımsayarak okumanızı gönülden isterim”. Bu söz, kuşağın iyi öykücülerinin eksiksiz olarak anılmasını gerektirmez mi?
Bu sorunun akla getirdiği bir neden, dolaylı değerlendirme meselesi olabilir. Hızlan’ın bu “Sunu”da da eleştiri konusundaki genel tarzına uygun bir biçimde epey örtülü eleştiri yaptığını göz önünde tutarsak, bu olasılık güç kazanıyor. Örneğin, Hızlan, “Biz isyan etmek için isyan etmedik... yapay bir başkaldırma[ya]... yok sayma züppeliğine düşmedik” (s. 10) dediğine göre, başka birileri böyle yapmış, yok sayma züppeliğine düşmüş olmalı. Bu başkaları “1950 Kuşağı”na mı, yoksa yalnızca bir önceki ya da bir sonraki kuşağa mı mensup, bilmek zor. Ancak, Hızlan’ın kendi kuşağına yönelttiği açık olan cümlelerinden biri şöyle:
“Değer taşıyan herkes, her kitap bizim için kutsaldı, ihmal etmedik” (agy). İki olasılık: Ya o zaman ihmal etmemişlerdir ama, Hızlan şimdi ihmal ediyordur, yazısı fuar dolayısıyla aceleye gelmiştir, ya da şimdi ihmal ettiklerini “değer taşıyan”lara dahil saymak istemiyordur. Umarım gerçek olan birincisidir.

Dil Meseleleri
kalabalık/ güruh
arkadaş grubu/ eküri
Her kalabalığa ‘güruh’, her arkadaş grubuna ‘eküri’ denir mi?
Şu an ellisinin üstünde olanlar bu soruya büyük olasılıkla olumsuz yanıt verecek ve bu iki sözcüğün yalnızca olumsuzlayıcı içerikle kullanıldığını söyleyeceklerdir.
Daha genç olanların ise olumlu yanıt vermeleri olasıdır. Örneğine epey rastladığım için söylüyorum. Rastladığım son örnek, 28 Ekim’de TRT2’de yayımlanan bir kültür-sanat programında sunucunun, sanat ortamındaki insanları kastederek “güruh”, belirli sanatçı grupları söz konusu olduğunda da “eküriden kopmamak” demesiydi.
Bu durum neyin resmidir? Herhalde en azından, dilin “yaşayan bir şey” olduğunun resmi. Ayrıca, birbirimizi ne derece anladığımızın göstergesi.