scorecardresearch.com

Hayallerin üzerinde dans


Hayallerin üzerinde dans

Dilaver, ?Cirque bir makine, biz de makinenin ruh ve etiyiz. Başta makine çok önde oluyor. Önce sanatçı ve insan olarak kendi gözümde kişilik değerimi düşürdü. O düşüş her insan için gerekli? diyor.

 
UMUT EROĞLU


Radikal Hayat / 14/11/2009

Zeytinburnu'ndan Viyana Devlet Balesi'ne uzanan hayatın kahramanı Barış Dilaver, gösteri dünyasının bir numarası Cirque du Soleil'in de tek Türk dansçısı. Dilaver'le o âlemi ve çektiği sürprizli dans filmini konuştuk

Her şey son dönemde çok konuşulan ünlü gösteri kumpanyası Cirque du Soleil’de dans eden bir Türk, aslında tek Türk olan Barış Dilaver’in ülkeye geliş haberiyle başladı. “Soleil’de bir Türk mü dans ediyormuş? Başka neler yapmış?” soruları uçuşurken, konu tez elden bir röportaja dönüştü. Cirque du Soleil (CdS) ismi, kurucusu Guy Laliberte’nin palyaço burunluğuyla 35 milyon dolar ödeyip astronot nişanı alarak Uluslararası Uzay İstasyonu’na inişi ve azalan su kaynaklarına dikkat çekmek amacıyla yaptığı, dünyanın dört yanından tezahürat alan ‘poetik’ eylemiyle gündeme gelmişti.
CdS, 25 yıl önce Kanada’da kurulan, teknoloji ve sahneyi yenilikçi biçimde buluşturan, sıradışı bir sanat-gösteri platformu. Yeryüzündeki hemen her dansçının hayallerini süsleyen bir sahnesi, tek seferde 15 binleri bulan seyircisi var. Türkiye’ye henüz imkânsızlıktan gelemiyor. Ama işte işin ta kalbine inmiş bir Türk var; Barış Dilaver.
Dilaver, dans etmeye 10 yaşında başlamış. Aslında ikiz kardeşi balerin olmayı, kendisi müzikle uğraşmayı istiyormuş. Konservatuvar sınavında adeta kaderlerini değişmişler; kardeş piyano, Dilaver bale bölümünü kazanmış. 10 yaşında İÜ Devlet Konservatuvarı’na girmiş. 14’ünde Nilay Yeşiltepe tarafından keşfedilince Avrupa yolu açılmış. 17’sinde Almanya, 19’unda Viyana’da eğitim almaya başlamış. Sonrası Almanya, İtalya, Fransa, Ukrayna, Macaristan, Avusturya, İsviçre, Yunanistan’da önemli sahnelerde Vladimir Malakhov, Brigitte Stadler gibi isimlerle, çoğu sahnede de solist dansçı olarak yer aldığı ışıltılı bir kariyer hikâyesi...
Kariyerin tepe noktası CdS ile çıktığı 150 şehirlik turnede çıktığı New York-Madison Square Garden. Barış Dilaver, göz kamaştırıcı hayallerini gerçekleştirirken bir de dans filmleri yönetmenliğine soyunmuş. Şimdilerde otobiyografi niteliğinde, CdS etrafında kurgulanan çarpıcı bir belgeseli tamamlıyor. Film, 2010’da vizyonda olacak.
14 yaşındayken New York’ta, Viyana’da dans etme hayali kuruyormuşsunuz. Küçük bir yaş için büyük hayaller...
İÜ Devlet Konservatuvarı’nda başladım baleye, Cem Ertekin yönetimindeydi. O dönem Cem hoca yetimhaneden seçtiği altı çocuğu konservatuvara sokmuş. Ben de öyle bir sınıfa girdim ve yetimlerle ders almaya başladım. Anne-babam ayrıydı ve ben de biraz yetim gibiydim. Cem hoca bize dünya sahnelerinden inanılmaz arşivler seyrettirdi. Böyle bir birikim alınca, hayallerimiz de bu derece büyük oluşmaya başladı... 

Yurtdışında Türk olmakla ilgili bir sorun yaşadınız mı?
Sokakta kimi zaman yaşadığım oldu ama tiyatrolarda, sahne çevresinde öyle bir şey asla olmaz, ırkçılık imkânsızdır. Çokkültürlü bir yapı var, herkes sanatının değeri kadar, insanlığı kadar kabul görür.

Cirque du Soleil sıradışı bir sanat platformu, siz de öyle biri misiniz?
İnsanın sanatçı olabilmesi için kafasında bir vidasının eksik olması, ilginç bir tarafının olması gerekiyor. Bende olan, enerjim ve tutkum sanırım. Hayatımı sanatıma adadım ve başka bir şey yapmadım.

Karşınıza çıkan büyük şansları çoktandır bekliyor muydunuz?
Cirque du Soleil örneğin, çok büyük bir şirket. Ben kendime güvenirim ama o ölçekte düşününce, giremeyebilirdim. Belki saçımı, ayağımı beğenmezlerdi. Ama kazandım sonuçta, şanslıydım. Seni orada tam sanatçı gibi de görmüyorlar aslında, sen bir ‘numarasın’. Sen yoksan da şirket devam eder. 

Bu metalaşma durumu sanatçı kişiliğinizle, duruşunuzla bir çelişki, iç çatışma yaratmadı mı?
Cirque bir makine, biz de makinenin ruh ve etiyiz. Başta makine çok önde oluyor. Önce sanatçı ve insan olarak kendi gözümde kişilik değerimi düşürdü. O düşüş her insan için gerekli. ‘Ben çok iyiyim, onu başarmışsam bunu da başarırım’ gibi havalardaydım başlangıçta. Sahnedeyken 15 bin kişinin karşısına çıkıyorsun, rock star gibi hissediyorsun kendini. Ama o makine beni yere indirdi, ayaklarımı yere bastırdı. Kendini sorguluyor, yok edip tekrar yaratıyorsun ve bu çok güzel bir şey. 

Yönetmenlik serüveni nasıl başladı?
Viyana’da dans filmleri, klipler yapmaya başlamıştım. Direktörlerim de devam etmemi istedi; bir dansçının dans filmleri çekmesi ilginç bir durumdu. Montreal’de yaşadığım bir sakatlıktan sonra CdS döneminde çektiğim tüm video parçalarını montajlamaya başladım ve bu, 60 dakikalık ‘Delirium, Sanatçının Gözünden 1207’ adlı belgesel projeye dönüştü.

Otobiyografik bir film mi bu?
1207, Montreal’deki oda numaramdı. Belgeselin montajından kamerasına, yapımcılığından yönetmenliğine tamamı bana ait. Cirque’de başlıyor hikâye, dansçıların yaşamlarından ve şovlardan kesitler de var. İstanbul çekimleriyle beraber belgeseli anlatan sanatçının çocukluğuna dönüyor. Zeytinburnu’nda doğdum ben, oradaki binalardan Viyana Devlet Balesi binasına geçişler var. Filmin sonu ise İstanbul’da gerçekleşecek yeni ve canlı bir projemizin başlangıcını gösteriyor. 

Nasıl bir proje bu? İstanbul’da başka neler yapmayı planlıyorsunuz?
Filmin sonunda görünen, şimdilik saklı bir proje. Canlı, içinde dans olan, açık bir iş olacağını söyleyebilirim. Farklı dans oluşumlarıyla da işler yapmak, dersler vermek istiyorum. Yurtdışında edindiğim tecrübeleri, görsel birikimi buradaki dans tutkunlarıyla paylaşmak, bu bilgileri ve eğitimi onlara da aktarmak istiyorum. Bir de istanbul’da bir ev sahibi olmak, bu bağı tekrar kurmak istiyorum. Vapurları çok özlemişim. Üç kıtada yaşamış biri olarak söylüyorum, sabahları vapurla karşıya geçmek inanın ki dünyanın her tarafında olan bir şey değil, çok özel bir şey.

Guy Laliberte nasıl bir karakter? Güleryüzlü görünen ama gerektiğinde çok sert olabilecek biri gibi görünüyor.
Güçlü ve çalışmayı seven bir insandır. Kendisiyle bir röportaj yapmıştım belgeselim için, bunun dışında kişisel paylaşımımız çok olmadı. O benim patronum.

Uzay İstasyonu’na çıkışı çok konuşuldu, bu planını bilir miydiniz?
2003’ten beri istediği bir şeydi ama sağlık problemi vardı, olmamıştı. One Drop vakfını kurduktan sonra, azalan su kaynaklarına dikkati çekmek ve insanlığa hizmet amacıyla bunu yapmayı istedi ve başardı...

‘Pantolonlarımızla sahneyi sildik’
Cirque du Soleil’de çalışmak başlı başına bir macera. Barış Dilaver, bir gösterilerinde başlarına gelen ilginç bir olayı şöyle anlatıyor: “Şovlardan birinde, sis efektinin yere yakın kalması için zemine sürülen yeni bir madde denenmişti. Ancak provada sorun çıkarmayan bu madde, gerçek şovda zemin soğutulduğu için bütün tabanı yağ gibi kaygan hale getirdi ve hepimiz yere düşmeye başladık. Şovu durdurmak mümkün değildi ve o anda direktörlerden ‘Dans ediyormuş gibi yaparak yerleri pantolonlarınızla silin!’ talimatı geldi. Neredeyse 100 metre uzunluğunda bir sahneden söz ediyorum. Hepimiz kendimisi dans figürüymüşçesine yerlere atmaya başladık ve pantolonlarımızla sürüne sürüne pisti temizlemeyi başardık; bir yandan da şovu sürdürüyorduk!”