1 Mayıs 1977'de ne oldu?

1 Mayıs 1977'de ne oldu?
1 Mayıs 1977'de ne oldu?

1 Mayıs 77 de 34 kişi öldü.

Bugünlerde aydınların takındığı Soğuk Savaş dönemini hatırlatan öç alma, mahkum etme ve ötekileştirme yaklaşımıyla aydın olunsa dahi demokrat olunamaz
Haber: HÜSEYİN YAYMAN / Arşivi

“Su başında durmuşsun, su akar sen bakarsın, Duruşun mağrur da, bakışın mahzun... Yüreğinden fışkıran bir şey var dilinin ucunda, Yüreğin cesur da, dillerin yorgun...” 68’lilerin türküsü... Cem Karaca

1 Mayıs 1977’de Taksim meydanında yaşanan acı olayın üzerinden 35 yıl geçtikten sonra ölümleri ‘sol grupların iç mücadelesi’ şeklinde takdim etmek, ancak Türkiye ’de görülebilecek bir garabet. Olayın üzerinden bu kadar uzun süre geçtikten sonra böyle bir tartışmanın başlatılması bir yana hadisenin ele alınış biçimi ve kullanılan dil, her şeyden önce entelektüellerimizin hali pür melalini göstermesi bakımından oldukça manidar bir tablo ortaya koyuyor. Soğuk Savaş dönemini hatırlatan bu tartışma üslubu zihinlerdeki ‘Berlin Duvarlarının’ hala yıkılmadığını gösteriyor.
Bülent Uluer’in haklı olarak sorduğu, bu ifşaat için neden bunca süre beklenildiği ve hayatını kaybedenlerin neden bahse konu fraksiyonlardan olmadığı haklı soruları bir yana, olayın tarihsel ve siyasal bağlamından kopartılarak ele alınması, nasıl bir sosyal bilim mantığımız ve nasıl bir aydın sorunumuz olduğuna işaret ediyor. Eğer iddia edildiği gibi yaşananlar sol fraksiyonların kendi aralarındaki çatışması ise neden daha sonra bu fraksiyon çatışmaları devam etmedi? 

Solun önünü kesme
Türkiye’nin içine girdiği türbülans bir yana dünyada yaşanan toplumsal hareketleri gözardı ederek olayı ele almak yanlış olacaktır. 1 Mayıs olaylarının 5 Haziran 1977 genel seçimlerinden hemen önce olması ve Bülent Ecevit’in tek başına iktidarının önünün kesilmesinin bir parçası olduğu tezi görmezden gelinemez. Darbeden sonra Kenan Evren’in itiraf ettiği ‘şartların olgunlaşmasını bekledik’ sözünü ispatlayan Maraş ve Çorum dramları yaşanmamışçasına meseleyi bağlamından kopartarak ele almak aslında fazla söze gerek bırakmıyor.
70’li yıllar dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Soğuk Savaş’ın zirveye çıktığı bir dönemdi. Bu dönemde Türkiye’nin soğuk harbin açık mücadele alanı haline getirilmesi, toplumun kamplara bölünüp kurtarılmış bölgelerin ilan edilmesi ve beş bin vatan evladının toprağa düşmesi, Türkiye’ye nasıl bir psikolojik harekat yapıldığını ispatlıyor. Adım adım yükseltilen toplumsal ve siyasal gerilim ülkeyi fiilen iç savaşa sürüklerken temel amaç, Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması ve dış operasyonlara açık hale getirilmesiydi.
Her meselede tarihle yüzleşmek isteyenlerin konu 1 Mayıs’a geldiğinde bilinen ezberlere müracaat etmesi dikkatlerden kaçmıyor. Bu yaklaşımın vicdanları sızlatan bir tutum olduğunu tarihe not düşmek isteriz. Eğer bir toplumsal arınma ve özeleştiri olacaksa bunun sadece sol’la sınırlı kalmaması, ‘bu kış komünizm gelecek’ kaba propagandası ve türevi yaklaşımlarla da hesaplaşılması gerekiyor.
Soğuk Savaş dönemini hatırlatan öç alma, mahkum etme ve ötekileştirme yaklaşımıyla aydın olunsa dahi demokrat olunamaz. Bu tavır demokrasi ortak paydasında restore edilmek istenen yeni Türkiye’de iltifat görmez. 1 Mayıs sol içi rekabetin ya da Maraş katliamı milliyetçilerin eseriydi demek kolaycılığına teslim olmak sadece ve sadece ülkeyi Soğuk Savaş’ın laboratuvarı haline getiren egemenlerin işine yarar. Türkiye, Taksim’i aydınlatamazsa Madımak’ı anlayamaz, Gün Sazak cinayetini çözemezse Uğur Mumcu suikastinin amacını anlayamaz. 

Büyük çerçeveden bakmak!
Türkiye solu birçok noktadan tenkit edilebilir ve tartışılabilir. Ancak 1 Mayıs’ta ölenlerin sorumluluğunu ona yüklemek Ruşen Çakır’ın da konuyla ilgili yazısında belirttiği gibi Soğuk Savaş döneminde dahi görülmeyen bir tutum ve vicdansızlık olur. 1 Mayıs 1977 Taksim olaylarının yalnızca orada yaşananlarla değil, bu dönemde yaşananları resmetmesi bakımından tarihsel önemi var. Kadim ‘böl ve yönet’ stratejisinin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturan 70’lerin Türkiye’si ‘dava adamı kardeşlerin’ birbirine düşman edildikleri ve davaları uğruna canlarını verdikleri dönemdi. O döneme bugünden bakıp ‘romantizm’ demek ise o yılları anlamamak bir yana, o dava adamlarına ve dahi onların davalarına haksızlık iması taşıyor.
1 Mayıs 1977 Taksim meydanında yaşananları anlayabilmek için 70’li yılların başından itibaren dünyada ve Türkiye’de meydana gelen olaylara yakından bakmak gerekiyor. Solun yükselmesine bağlı olarak Soğuk Savaş’ın da yükseltildiği, Türkiye’nin ‘satranç tahtasındaki’ en önemli ülkelerden biri haline geldiği yıllarda Türkiye’nin ne yapacağı kestirilemeyen bir lidere tek başına teslim edilmemesi gerekiyordu ve beklendiği gibi de oldu. 

ABD ’nin çerçeveleme harekatı
1970’li yıllarda içerde ve dışarda yaşananları hatırladığımızda şöyle bir manzara görürüz: 11 Eylül 1973 Şili’de Pinochet darbesi. 20 Temmuz 1974 Türkiye’nin Kıbrıs’a çıkarma yapması. Nisan 1975 Kızıl Kmerlerin Kamboçya’da iktidara gelmesi. 30 Nisan 1975 Vietnam’da sosyalistlerin iktidarı ele alması. 1 Mayıs 1977 Taksim olayları. 29 Mayıs 1977 Ecevit’e İzmir’de suikast girişimi. 5 Haziran 1977 genel seçimlerinde CHP ’nin yüzde 42 oyla birinci parti olması. 24 Aralık 1978 Maraş olayları. 1 Şubat 1979 Abdi İpekçi suikasti. 1 Şubat 1979 Humeyni’nin İran’a dönmesi. 4 Kasım 1979 ABD’nin Tahran Büyükelçiliği’nin işgali. 24 Aralık 1979 Afganistan’ın işgali. 27 Mayıs 1980 Gün Sazak suikasti. 28 Mayıs 1980 Çorum olayları. 12 Eylül 1980 darbesi.
Yukarıdaki listede sıralanan olaylara ve yaşanan cinayetlere bakıldığında ülkenin nasıl bir akıl tutulmasına mahkum edildiği ve asıl amacın istikrarsızlık yaratıp askeri darbeye zemin hazırlamak olduğu fark ediliyor. 12 Mart muhtırasından 12 Eylül darbesine 9 yılda 11 hükümet kurulup yıkılırken ülke büyük bir kaosa mahkum edildi. Diğer taraftan SSCB’nin yayılmacı siyaseti karşısında Batı bloğu paniklerken, ABD’nin stratejik müttefiki Şah’ın İran’ını kaybetmesi, Türkiye’yi vazgeçilmez bir ülke konumuna getiriyordu.
70’lerin Türkiyesi’ne ve 1 Mayıs olaylarına dar bir pencereden bakmak reel politiğin hatalı okunmasına ve yanlış hükümlere varılmasına neden olacaktır. Son tahlilde yaşananların dışarıda SSCB’yi çevreveleme politikası, ABD’nin Türkiye’ye biçtiği rol; içerde ise solun önünü kesme ve darbeyi meşrulaştırma çabalarından bağımsız ele almak doğru değildir. 

HÜSEYİN YAYMAN: Gazi Üni. öğretim üyesi