1 Mayıs için birkaç not

Basınımızın malûl gazilerinden Serdar Turgut yazısına şu cümleyle başlıyordu: "Taksim'deki bir yürüyüş nedeniyle köprülerin kapatılması Uganda'da yaşanan bir ayaklanma nedeniyle...
Haber: YILDIRIM TÜRKER / Arşivi

Basınımızın malûl gazilerinden Serdar Turgut yazısına şu cümleyle başlıyordu: "Taksim'deki bir yürüyüş nedeniyle köprülerin kapatılması Uganda'da yaşanan bir ayaklanma nedeniyle New York hava sahasının kapatılması kadar mantıki geldiği için sabah vakti o önlemleri anlayamadım." Amerikalı gazete yazarlarından kendine örnek aldıklarının dertleriyle bir karşılaştırma yaparak, orada gazetecilerin sabah kalktığında karar vermeleri gereken meselenin cafe latte mi yoksa moccha mı "daha iyi gider" olmasına karşın burada "acaba ülke ekonomisi mi çökecek yoksa darbe mi olacak, hangi konuya yoğunlaşsam" olduğundan yakınıyordu.
Geçtiğimiz Salı günü Uganda'daki ayaklanma nedeniyle yollar kapandı, trafik felç oldu, vatandaş işine yürüyerek gitmek zorunda kaldı. Günlerden 1 Mayıs'tı.
Ertesi gün, dış basın Taksim 1 Mayıs Meydanı'nı düşmanların istilâsından korumak için her türlü fedakârlığı ortaya koyan emniyetin tutumundan kaygıyla bahsederken bizim basınımız felç olan trafiğe takılıp kalmıştı. Sanki ilk kez tanık oluyorlarmış gibi vali efendinin basiretsizliğinden dem vuranlar şehvetli bir dille o gün çektikleri sıkıntıyı anlatıyor, validen bu kepazeliğin hesabını soruyorlardı. Duruma reel politikanın buzlu sularından kafanızı çıkarıp baktığınızda vali efendinin, sultan Cerrah'ın gayretkeş kuzucuklarını da yanına alarak 1 Mayıs mitingini düzenleyenlerin hedeflerinden birini gerçekleştirdiğini söyleyip avuç ovuşturmak mümkündü. 1 Mayıs günü, sivilceli bir ergen gibi tepinerek meydan okuyan vali, her şey bir yana, oyunu kaybetmişti. Hem de kişisel gayretiyle 1 Mayıs gününü İstanbul halkı için bayram gününe çevirmiş, insanların işlerine ulaşmasını engellemişti.
Taksim 1 Mayıs Meydanı'nda o gün, birkaç bin kişi 30 yıl önce topluca faili meçhul ilan edilen dostlarını, yoldaşlarını andı.
Binlerce kişinin meydana ulaşmasına izin verilmedi. Cerrah'ın kuzucukları, suratlarında yılışık bir ifadeyle meydana çıkan sokakları kesmekle kalmadı, kaçışan insanların üstüne de bolca biber gazı bombası attı. Yere düşmüşleri, gencecik kızları, yaşlı insanları tekmeler, bütün şehri komancılık oynayan arsız çocuklar gibi biber gazına boğarken birkaç gün önce Genelkurmay tarafından düşman ilan edilmişlere psikopatolojik bir kini kusuyorlardı.
Evet, 29 Nisan'da yüz binlerce bayraklı mutlu Türk güle oynaya meydanları doldurduğunda kimse trafiğin felcinden söz etmiyordu elbet. Oysa mutsuz Türkler ve bu topraklarda yaşayan diğerleri, 30 yıldır kendilerine kapatılmış, 30 yıl önce onlarca kişinin başka şerefli kuzucuklar tarafından katledildiği meydana çıkmasın diye bütün emniyet teşkilatı teyakkuzdaydı.
Çağlayan'da onca şeyin yanı sıra demokrasi talebini de dile getiren o yüz binler arasında bu memlekete yönelik samimi kaygıları ve demokrasi tasavvuru olanlardan kimileri mutlaka 1 Mayıs'ta meydana yönelmişken biber gazını yutup savuşturulmuştur. Biber gazının sonradan verdiği rehavet içinde acaba oturup bir düşünme fırsatı bulabildiler mi?
Bu memlekette silahlılar ve silah okşayıcılar tarafından her fırsatta düşman ilan edilenlerle nasıl ve hangi koşullarda birlikte yaşamayı düşünüyorlar?
Hakları gasp edilmiş, sindirilmiş emekçilerin bayram gününde bu şehrin merkezinde kolkola gelebilme, dayanışma duygusunu pekiştirme ihtiyacı anlaşılması güç bir şey midir?
Mutsuz olmak, mutsuzluğunu haykırmak, bunu Türk bayrağından straples bluz giyip Atatürk resmi sallamadan yapabilmek için bir yol var mı?
AKP'nin valiyi ve sultan Cerrah'ı tiksindirici hesaplar, sinsi numaralarla göğsünü siper ederek koruması karşısında ne düşünüyorsunuz?
İşçiler, emekçiler, gençler, sevgili bir Türkiyeli valilikte tehdit edildikten sonra emniyetin bilgisi dahilinde göz göre göre katledildiğinde 'hepimiz Ermeniyiz' diye haykıranlar; velhasıl tekmelenen, hakarete, kovuşturmaya, tehditlere maruz kalanlar, kimin düşmanı? Bunca çok düşman silahların, gaz bombalarının, copların menzilindeyken haydi hep birlikte haykırın yeniden: "Ne mutlu Türküm diyene".