11 Eylül, terörizm ve öğreneceklerimiz

Terörizm bireysel ve toplumsal hayatlarımızın halihazırda içine atıldığı en belli başlı trajedilerden birisini temsil ediyor. Faili kim olursa olsun içimizi acıtan...
Haber: ORHANGAZİ ERTEKİN / Arşivi

Terörizm bireysel ve toplumsal hayatlarımızın halihazırda içine atıldığı en belli başlı trajedilerden birisini temsil ediyor. Faili kim olursa olsun içimizi acıtan, dehşete düşüren sayısız terör öyküleri ile dopdolu bir hale geldik ya da getirildik. Örneğin 1934'te Yugoslav Kralı ve Fransız Dışişleri Bakanı'nın öldürülmesinden başlayarak İtalyan Başbakanı Aldo Moro'nun trajik öldürülüş öyküsüne, 1972 Münih Baskını'ndan 1993 Dünya Ticaret Merkezi bombalamalarına kadar sayısız öykünün iç burkan resimleri gözlerimizin hâlâ önünde duruyor. Ama 11 Eylül 2001 bize öyle acıtıcı, yürek yakıcı görüntülerle geldi ki, bu olay insanlık tarihinde trajedinin kesinlikle yeni bir dönemini temsil edecektir ve etmelidir. Ateş, çelik, duman ve insan birçok kez yan yana geldiler. Ama bu olan şey kesinlikle yeniydi.
Öncelikle yaşanılan trajedinin dayanılmaz gerçek görüntüleri açısından böyleydi. Gözümüzün önünde titreyen hayatlara incinmeksizin, yaralanmaksızın bakmak mümkün müydü? Ama, asıl, bu trajedinin öyle yıkıcı bir kurban merkezli zihin oluşturması, ki bu zihnin bütün bir siyasal aklı teslim alması, mağdur üzerinden bütün bir hayatın yorumlanması ve insan olgunluğunun başlıca bir aşaması olan tragedyanın tersine yaşanan acıları toplumsal ve siyasal hayatımızın içinden çekip sadece mağduriyete ait bir dünya kurması gibi sonuçlarını da görmemiz gerekir. Kurban merkezli bakış açısının terörün sonu değil aslında başlangıcı olduğunu fark etmemiz için yeterince zaman geçti. Hayatımızın bir antiterör diline hapsedilmesi ve sadece ondan ibaret kılınması tam da bu sonucu özetler.
11 Eylül ve trajedi
11 Eylül ile beraber trajedi adına önceden öğrendiğimiz şeyler hem hayata dair derinlik ve öğreticiliğinden hem de olgunluk ve yetkinliğinden çok şey yitirdi. Sonradan yoksulluğa düşmüş bir zenginin yaşadığı trajedi (Atinalı Timon), her zaman iktidarda kalmaya yeminli bir adamın iktidarından ve mülkünden olması ve hatta bu yüzden bir kızının ölümünü, diğerlerinin ise ihanetini görmesi (Kral Lear) ve insanlığa dair daha sayısız sürgün, ölüm, yokluk ve yoksulluk halleri hayatlarımızı bir o yana bir bu yana savuran dehşet ve korkularımızın öykülerini anlatmak üzere yola koyulmuşlardı. Ama ikiz kule trajedisi insanlığın acılarına terörizm üzerinden öyle insanlık çırpınışları ekledi ki, bunun sonuçlarını hâlâ anlamaya çalışıyoruz. Kulelerin yıkılış görüntüleri en çok seyredilen tablo olmayı hâlâ sürdürüyor. Bu tablo Amerikalıların mağduriyetine yegâne emsal oluşturmaya devam edecek. ABD'nin askeri harekâtlarına kendince bir onur ve gurur katacak ve terörizmi yok etme, onun kökünü kazıma söylemiyle varlık kazanan bir "antiterörizm endüstrisi"ni daima ayakta tutmaya çalışacak.
Sorun işte tam da burada başlıyor: 11 Eylül mağduriyeti, kurbanların çırpınışları ve yakarışları, başkalarına yaşatılan dehşetle sürdürülen bir "oyun"un parçasına, bitimsiz bir mağduriyet oyununa dönüşmüş durumda. Çünkü 11 Eylül 2001 öyle bir biçimde hayatımıza girdi ve ABD'nin uluslararası hegemonyasının temel meşruiyetlerine yerleşti ki, bu olay 11 Eylül'ün faili ile Amerikan mağdurunun aynı anda aklını yitirdiği, failin haykırışları ile mağdurun çırpınışlarının üst üste geçtiği, dehşetin herkesi ve her şeyi boğduğu bir terörizm-antiterörizm çılgınlığının doğum anını temsil edebiliyor ancak. Bu trajedi yalnızca ABD'yi değil terörizm meselesi ile uğraşan bütün devletleri insanlık trajedilerinin kavrayışından, kemâlatından uzaklaştırdı, çılgınlaştırdı ve yalnızca yok etmeye ayarlanmış birer yaratığa dönüştürdü. Bu açıdan 11 Eylül'ün etkisi 1972 Münih Baskını'ndan çok daha büyük ve çarpıcıdır. 11 Eylül trajedisi fail olmak ile mağdur olmak arasındaki tüm sınırların kalktığı, fail ile mağdur arasındaki farkın silindiği, adil olan ile olmayanın, haklı ile haksızın anlamını yitirdiği yepyeni bir insanlık durumunu temsil ediyor. Çünkü 11 Eylül yalnızca kendisiyle biten bir insanlık trajedisi değil, bu trajediye dayanarak ve bir kurban diliyle şiddetin en dehşetli anına kadar sınandığı, haklılaştırıldığı, faillere ve fail ortamlarına toplumsal ve siyasal dünyamızda herhangi bir varoluş alanı bırakmayan, diyaloğa tamamen kapalı bir antiterörizm dilinin ve bir dönemin de adı.
Antiterör söylemi
Türkiye'de de kendini gösteren antiterörizm söylemi, mağdurların kayıplarının derinliği ve yaşadığı dehşet duygularını bütün bir hayata taşıyarak kurbanın gözüyle faili yeniden resmetmeyi dayatan yeni bir kriminolojik dil geliştirdi. Failin toplum ile olan kaçınılmaz ilişkisini kopartan, onu toplumdan ve siyasal alandan dışlayan ve bu haliyle de aslında, kurbanların gerçek sorun ve ihtiyaçlarından da uzaklaştıran bir yeni ayin pratiği yaratılmaya başlandı. Oysa bu durum terörizm denilen fiiller toplamının anlaşılması ve onun hayatımızdan gerçekten silinmesinin önünde engeller yaratıyor. Son 40 yıl içinde medyanın da giderek kendi alanından kültür ve siyasete doğru genişlemesiyle beraber terörizme dair yayınların çoğunluğu kurbanlar için yapılan ağıtlar ve yeni tür bir şehitlik mertebesinin belirginleştirilmesine ayrıldı. Geliştirilen bu yeni dil ise varsayılan fail ile her türlü toplumsal-kültürel-siyasal iletişim imkanlarını yok etmekten başka bir sonuca yol açmadı. Daha doğru deyişle, bu yaklaşımda "terörist fail" tek bir portreye (kimi zaman Müslüman, kimi zaman Ortadoğulu vs.) indirgenir ve onun toplumsal çeşitliliği yok edilir. Oysa 11 Eylül ile zirvesine ulaşan bu yaklaşımın, mağduru da dahil bütün bir toplumun temel sorunlarına dair siyasal cevaplardan uzaklaştırılmasından başka bir sonucu da olmadı. Bunun en açık kanıtı 11 Eylül trajedisine ve mağduriyetine dayanarak Ortadoğu'nun yeniden tanzim edilmesi çabasına girişilmesi sonucunda yaşanan dehşettir. 11 Eylül'ün daha altıncı yılında ABD, Afganistan'dan başlayarak Irak'ta ve Somali'de ikiz kule kurbanlarının yüzlerce misline ulaşan sayıda insanı öldürdü ya da sakat bıraktı. Milyonlarcasının evsiz, yersiz ve yurtsuz kalması da cabası. Nihayetinde kendisini daha güvenli kılacak, fail ortamları ile her türden ilişkiyi (ceza hukuku yöntemlerinden tutun da sosyal barış projelerine ve oradan da siyasal iletişime kadar) geliştirmek yerine kurbanlarla ve kayıplarla bile haklılaştırılamayacak bir savaş dilinin peşine düşerek, kendi siyasal düzenini pekiştirmiş oldu.
Türkiye ve Kemâlat
Türkiye'nin 11 Eylül trajedisi ve sonuçlarından çıkarması gereken en önemli dersi görmeliyiz burada. Yapmamız gereken ABD'nin yaptığının tersine terör sorununu kurban ve mağduriyetten ibaret zannetmeden daha geniş temellerde anlamayı öğrenmek ve öğretmek olmalıdır. Bu çok zor ve zorlayıcı bir iştir. Fakat başka da çare kalmadı. Ve bu bir kemâlat, bir olgunluk işidir. Şehitleri ve şehit analarını, onların yetimlerini ve mağdurların trajedilerini hepimizin kalbine huzur vererek çözmek, onların acılarında toplumsal adaletin izlerini sürerek birleşmek, bütünleşmek ve yeniden hemhal olmak, yani kısacası yaşadığımız trajedinin sonuçlarını kâmil olarak çıkarmak istiyorsak meseleyi yalnızca mağdurun izlerinden takip etmeyi bırakıp kendi toplumsal-siyasal bütünlüğü içerisine oturtmaktan başka çaremiz yok. Mağdur ile fail ortamlarının ortak-kardeş dünyasını kurmadıkça bizi intikam almaktan başka hiçbir yola sevk edemeyen bu şiddet yolu, hepimizi ama gerçekten hepimizi bir gün bulacak ve bu intikamın bir hedefine dönüştürecektir. Amerika'nın 11 Eylül ile peşine düştüğü mağduriyet dilinin ne kadar yıkıcı ve yok edici olduğunu, kendi yaşadığı mağduriyetle bütün bir dünyaya nasıl bir dehşet yaşatma hakkını kendinde gördüğünü anlamamız ve bir an önce yeni bir yol -belki "İspanyol tecrübesi"nden bir şeyler öğrenebiliriz- bulmamız için çok geç değil!

ORHANGAZİ ERTEKİN: Yargıç, Beypazarı Adliyesi