12 Eylül hayaleti

'Eve Dönüş' filmi 12 Eylül askeri darbesinin (aslında 12 Eylül bir darbe olmasından daha fazla bir anlam taşır) bir işçi ailesini nasıl etkilediğini anlatıyor.
Haber: BÜLENT USTA / Arşivi

'Eve Dönüş' filmi 12 Eylül askeri darbesinin (aslında 12 Eylül bir darbe olmasından daha fazla bir anlam taşır) bir işçi ailesini nasıl etkilediğini anlatıyor. Filmin galasında, izleyicilerin tümü 12 Eylül ve onun simgesi olan Kenan Evren'in yargılanmasını istediklerini söylemişler, gazetelerde yer alan haberlere göre. Aslında onlar da biliyor Kenan Evren ve o dönemin sorumlularının yargılanamayacağını. Biliyorlar ama, bir film ya da kitap bilinçaltlarındaki o 12 Eylül yarasını kaşıyınca, yapılan onca haksızlık ve ödenen bedelleri anımsayınca tutamıyorlar kendilerini. Çünkü herkes biliyor ki, 12 Eylül'ün kendisi olmasa bile (ki var) hayaleti hâlâ dolaşıyor siyasi-kültürel-sosyal yaşantımızda. Hukukçular, 12 Eylül yasalarının varlığını koruduğunu söylüyor örneğin. Bırakın yasaları, YÖK gibi kurumlarıyla da 12 Eylül bir hayaletten daha fazla bugün için. Nasıl ki 29 Ekim bu ülke için bir milatsa, 12 Eylül de bir milattır. Nasıl ki 29 Ekim'le birlikte kurulan devlet, yazı dilinden sanata, tarihten medyasına kadar köklü değişikliklerle geldi, yasaları ve kurumlarıyla önceki dönemden tamamen farklı bir yörünge belirlemişse kendine, 12 Eylül de tıpkı 29 Ekim gibi, bir kopuşu, devletin kurum ve işleyişinde yeniden yapılanmayı, ülkenin sosyokültürel yapısını yeniden şekillendiren bir sürecin başlangıcı oldu. 12 Eylül'den sonra yazılacak şiir bile başkadır artık. İnsanların ilgileri, tercihleri, tüketim alışkanlıkları bile gizli gizli değişecektir. Sol, büyük bir travmayı hem psikolojik hem de siyasal açıdan aşmaya çalışırken meydan boşaldı ve dönemin neoliberal ihtiyaçlarına göre bambaşka söylemler ve anlayışlar kendilerini oluşturma fırsatı yakaladı. 12 Eylül'ün bu topraklarda yarattığı travma, öylesine büyük ve yıkıcıdır ki, sadece rakamlardan yola çıkarsak, 1 milyondan fazla kişinin işkence gördüğü, Hitler döneminde Almanya'da yakılan kitaptan daha fazla kitabın 12 Eylül döneminde yakıldığını düşünmemiz bile, travmanın şiddeti hakkında bize önemli bir ipucu verebilir.
12 Eylül hesaplaşmaları
Bugüne kadar sanatçılar 12 Eylül'le hesaplaşan çok sayıda ürün verdi. Çoğu doğaldır ki acılıydı. Hatta hayalkırıklığıyla süslenmiş olduğu için, öylesine bıktırıcı ve kuşatıcı bir acı vardı ki o ürünlerde, o dönemi yaşayanlar o ürünlerden uzak kalmayı tercih etti. Yeni nesiller de, sırf o bunaltıcı acıdan uzak durmak için yüzeysel bilgilerle yetinmeyi tercih ediyor bugün için. Ya da bana öyle geliyor. Halbuki, tecavüze uğramış bir insanın tecavüzün etkisinden kurtulabilmesi için onu bastırmak yerine yüzleşmesi nasıl kaçınılmazsa, bizim de bu 12 Eylül sendromuyla yüzleşmemiz, hatta yüzleşmekten daha fazlasını yapıp hesaplaşmamız o kadar kaçınılmaz. Çünkü bugün yaşadığımız neredeyse tüm sorunların temelinde 12 Eylül hayaleti dolaşıyor. Televole külltüründen şikayet ettiğimiz zaman, 12 Eylül'ün ahlaki ve kültürel değerlerimizde yarattığı erozyonu konuşuyor uzmanlar. Ya da gittikçe bir şiddet toplumu oluşumuz dillendirilince, 12 Eylül'le yoğunlaşan devlet şiddetinin etkileri es geçilemiyor. Şeriat şeriat diyor birileri örneğin korkuyla. "Solcu gençlerin karşısına elbette imam hatipli gençler çıkartılacak" diye gazetelere demeç veren bir komutanı ve tarikatların 12 Eylül'den sonra nasıl semirdiğini, devletin kurumlarına bir virüs gibi nasıl yayıldıklarını hatırlıyor insan. Tüm tarikat şeyhlerinin büyük vefa borçları vardır 12 Eylül'e. Ekonomik sorunlarımızı düşünelim örneğin. Hani Özal döneminde büyük bir kalkınma efsanesi yaratılmıştı. Hayali ihracat diye bir dolandırma usulüyle tanışmıştı insanlarımız ilk defa. Şimdi hepsi büyük işadamları olan bu zatların da, tıpkı tarikat şeyhleri gibi büyük vefa borçları vardır 12 Eylül'e.
12 Eylül ve sol
Peki ya sol? Büyük bir travma yaşayan, işkencelerle, idamlarla, sürgünlerle, hapislerle, yargısız infazlarla cezalandırılmış olan sol, güçsüz düşünce, herkes tukaka yapmaya başladı solu doğal olarak. Ama sol da yeterince hesaplaşamadı o dönemle ve kendisiyle, 12 Eylül sonrasında. Tam bunu yapacak derken, SSCB'nin dağılması ve dünyayı saran neoliberal politikaların fırtınası, bir şaşkınlık daha yaşattı sola. Sol da, travmanın ve küreselleşme fırtınasının etkisiyle, iki çeşit sapmayla karşılık verdi bu sürece. Ya popülizme tav oldu ya da siyasi bir tarikat gibi şizofren, tutucu, sanki dünya ve ülke hiç değişmemiş gibi davranmaya başladı. Popülizme tav olanlar, ya neoliberal politikalarla örtüşen bir anlayış geliştirdiler ya da ulusalcı, Kürtçü vb. başka yükselen trendlere bel bağladılar. Ama hiçbirinde de istedikleri başarıyı yakalayamadılar, çünkü o yükselen trendlerin gerçek sahipleri zaten vardı ve onlara üvey evlat muamelesi yapılması kaçınılmazdı. Mesela en ulusalcı-milliyetçi sol grubu düşünelim, seçimlerde yine milliyetçi sağın gerisinde kalacakları ortada. Tutuculuk yolunu seçenler ise, yavaş yavaş sönümleniyor. Birkaç varoş isyanında görünüp kaybolmak dışında, ülke siyasetinde ve gündelik yaşamda zaten varlıkları yok. Demek istediğim, solun da 12 Eylül hayaleti ile hesaplaşması, bugün yaşadığı tıkanıklığı açmasının önemli dönemeçlerinden biri olacaktır.
Ben 12 Eylül'de ilkokula yeni başlamıştım. Eve potinleriyle giren askerleri anımsıyorum. Harıl harıl bir şeyler arıyorlardı. Babama ne aradıklarını sorduğumda, bana gayri ihtiyari bir biçimde kitap aradıklarını söylemişti. Aradıkları kitabın neye benzediğini çok merak etmiştim. O zamanlar anlamamıştım silahlı adamların, tanımadıkları insanların evlerine girip suç aleti olarak kitap aramalarını. Bir de çok genç yaşta ölen teyzemi anımsıyorum. Hastalığının ilerlemesinde 12 Eylül'ün doğrudan etkisi vardı. Gözaltında ilaçları kendisine verilmemişti. Çocuğuna babasının işkence sesleri dinletilmesi ya da kocası cezaevinde olduğu için hasta hasta çalışamayacağından dantel örerek yaşamaya çalışması gibi ayrıntılar pek çok kişiye bugün fazlaca duygusal ya da dokunaklı gelebilir, ama 12 Eylül'ü birileri maalesef böyle yaşadı. Ve daha kimbilir anlatılmış ya da anlatılamamış daha ne kadar çok hikâye ve ayrıntı vardır o günlere dair.
12 Eylül'e pek çok kişi geçip gitmiş ve tarihte yerini almış acılı günler olarak bakıyor olabilir. Ama 12 Eylül hayaleti hâlâ içimizde. Bir kişi ya da dönemle özdeşleştirilebilecek ve sıyrılabilinecek bir konu değil 12 Eylül. Bir hayalet gibi hem görünür, hem de görünmez bir güç. Umarım, sanatçısından siyasetçisine herkes birer hayalet avcısı olup 12 Eylül hayaletini paketleyip rafa kaldırabiliriz birgün.