17 Ağustos'u unut(ma)!

Yitirilen, evsiz kalan, sakatlanan, kaybolan binlerce can karşılığında sorgulamaya başlamıştık, yılların "şehir efsanelerini". Bize en çok Yunanlıları düşman belletmişlerdi.
Haber: CEM DOĞAN / Arşivi

Yitirilen, evsiz kalan, sakatlanan, kaybolan binlerce can karşılığında sorgulamaya başlamıştık, yılların "şehir efsanelerini". Bize en çok Yunanlıları düşman belletmişlerdi. Bunun için NATO'nun en kalabalık ordusunun sahibiydik. Onca top, tüfek, silah, tank "tekrar gelirlerse", bir kere daha denize dökmek için alınmıştı. Oysa acılı haberi duyar duymaz ilk koşan onlar olmuştu. Üstelik bir coğrafyanın neredeyse tamamen yıkılmasını fırsat bilip işgal etmek için değil, yıkıntıların altındaki, Türk dostlarını, komşularını kurtarmak için gelmişlerdi. Tarih boyunca "soğuk denizlerden sıcak denizlere inme" gayreti içerisinde olmuşlardı Ruslar. Ha Çarlık olmuşlar, ha devrim yapıp Sovyet Cumhuriyeti'ni kurmuşlar, bu emellerinden hiç vazgeçmemişlerdi! Bu yüzden de "Boğazlarımızda hep gözleri vardı". Dahası, "bölücü, bozguncu, azılı komünist" kim varsa talimatlarını Moskova'dan alıyorlardı. O günlerde Moskova'dan yine bir "talimat" geldi. Ancak bu talimat hiç de bizi korkulara salan bir biçimde değildi. Yıkılmış kolonların altında korku dolu gözlerle kurtarılmayı bekleyen, "Türkiyelilerin" feryatlarını dindirmek için çırpınıyorlardı. Bayraklarındaki ay yıldızı "bize" öykünerek almışlardı. Çünkü bu simgeleri bağımsızlığın timsali sayıyorlardı. Oysa "biz", onları işgal edenlerin ve işgale seslerini çıkarmayanların yanında yer alarak bağımsız bir ülke kurmalarına onay vermemiştik. Tarih kitaplarımızda küçümseyici ifadelerle "Çöl Müslümanı, Bedevi" gibi sıfatlarla tarif etmiştik kendilerini. Ama onlar Cezayirliydi ve onca hakareti unutup yangın yerine dönmüş bir kentten başka bir kente yetişmeye çalışıyorlardı.
"Bizimkilerde" ise bir tuhaflık vardı. Topraklarımızın yüzde 95'i fay hatları üzerine kurulu olduğu ve bu fay hatları kimi özellikleri nedeniyle tüm dünyada ders olarak okutulduğu halde resmi ve nizami nitelikte bir deprem kurtarma ekibimiz dahi yoktu. Çünkü biz daha çok "gayri nizami" teşkilatlar kurmuştuk. Gayri nizami olmayan teşkilatlanmalarımızın başına da, "teşkilattan" birilerini bulmuştuk. Ve nizami olanıyla, olmayanıyla hiçbir teşkilatın, fay hatlarından, deprem riski taşıyan coğrafyalardan haberi yoktu. Olanların da umurunda değildi. Bütün yaptıkları arada bir "yerli malı haftası" kutlar gibi "deprem haftaları" düzenlemekten ve depremle ilgili Nuh Nebi zamanından kalmış bir takım afişleri devlet dairelerine, okul duvarlarına yapıştırmaktan ibaretti. Bu "işleri" yapmaktan arta kalan zamanlarını ise, sendikacıları takip ederek, öğrencileri fişleyerek, bir kısım "tehlikeli" memurun sicillerini işleyerek geçiriyorlardı. "Resmi" nitelikteki bu işlerini bitirdikten sonra da, zemin etütleri falan gibi zahmetlere katlanmadan bina inşa etmek isteyen müteahhitlere "olur" almak için "adam" ayarlamak, yol yapımı ihalesini "kapmak" için olmadık hokkabazlıklar yapan bir kısım inşaat şirketlerinden, kolaylık sağlayacakları garantisi ile, rüşvet almak gibi "vatani" görevler icra ediyorlardı. Ancak 17 Ağustos'ta, ihaleleri rüşvetle alınmış o yollar kilometreler boyu yarıldığında, demirinden, çimentosundan çalınarak fay hatlarının tam ortasına dikilen binalar yüzer biner çöktüğünde, "pek vatansever" bu zatların hiçbiri ortalıklarda yoktu. Ortalıklarda olanlar ise savaşlarda halkın moralini yüksek tutmak için manipülatif bilgiler yayan devletlûlar misali "ölü sayısını sabitlemeye" çalışanlar ve bütün öğrenim hayatımızı, pullarını satın alarak geçirdiğimiz, böylelikle "deprem ve afetlerde" bize battaniye, çadır, besin maddesi temin edeceğini sandığımız bir kuruluşun otel localarını mesken tutmuş başkanı ve benzerleriydi. "Oralıların" deyimiyle "zelzele" olduğunda biz sadece gazetelerin köşelerinden duyardık. Ne de olsa "eğitimsizlerdi, cahillerdi", bu yüzden de kendi elleri ile taştan, kerpiçten yaptıkları evlerin başlarına yıkılması kadar "doğal" bir şey olamazdı. "Bölücülükle" iştigal edeceklerine, okusalardı da, öğrenselerdi, bina nasıl yapılır. Ama bu kez "okumuşların, yazmışların" pek çoğunun olduğu bir bölge göçüp gitmişti. "Oralıları" öldüren cehaletleriydi, ya bunca tahsilliden mütevellit "buralılar" neyin kurbanı olmuşlardı? Evet, bunları sormaya başlamıştık kendimize, birbirimize, "yetkililerimize". Sonra, acıyı unuttuk, o çoğu zaman kahredici olan hafızasızlığımız girdi devreye ve bizi belleksizleştirmek için büyük gayret gösterenler. Piyasaların güvenliğini, insanların sosyal güvenliğine yeğleyenler ve güvenlik denilince bunu polisiye önlemlerle eş tutanlar kazandılar. Şimdi arada bir "deprem haberi" yapıyorlar, ama depremin "hasının" dolarda, borsada yaşandığını söylemeyi hiç ihmal etmiyorlar. Ege'de Yunanlılarla "it dalaşına" girmek yeniden bir gurur vesilesi haline gelmiş durumda. Ruslar bu ara kendi dertleriyle uğraşmaktan Boğazları falan görebilecek durumda değil. Ha aralarından ısrarla "sıcak denizlere" inmeye çalışanlar hâlâ var, ki biz onlara Nataşa, kibarcasıyla turist diyoruz. En son gördüğümüz Cezayirliler muhtemelen yardım için gelenlerdi. İhale işlerine aracılık yapanların, rüşvet alanların çok açgözlü olanları, rantı "tek başlarına yemeye" kalkıştıkları için cezaevlerini boyladı. Daha homo economicus olup rasyonel davrananları hangi siyasal parti yükselişte ise onun yakınlarında duruyor. "Oralıların" temsilcileri ise, kendilerini "buralılara" kabul ettirme telaşında. "Buralılar" aba altından sopa göstermeyi ihmal etmeden, "ne de olsa vekil oldular, bunları da insandan sayalım" noktasında "konsensüs" sağlamış durumdalar. Peki ya ardından onca gözyaşı döktüklerimiz, betonların arasında can verenler, sakat kalanlar, kaybolanlar? Evleri başlarına yıkılanlar, hayatlarını hâlâ çadırlarda, barakalarda sürdürmek zorunda kalanlar, ölenler, sakatlananlar, kaybolanlar artık sadece birer istatistikten ibaret. Sıcaklığını hissedebileceği evi olmayanlara da tıpkı Amerikalıların dediği gibi "homeless" deyip geçiyoruz. Ne de olsa artık sosyal bir devlet yerine tıpkı ABD gibi girişimci ruhla donanmış işletmeci bir devletimiz var.

CEM DOĞAN: Mustafa Kemal Üni., öğretim üyesi