1915'te Ermeniler ve Kürtler

1915'te Ermeniler ve Kürtler
1915'te Ermeniler ve Kürtler
Travmanın aşılabilmesi için sadece 1915'te ve sonrasındaki günlerde yaşanan olaylara değil, 1915 öncesine ve o dönemdeki genel ve yerel siyasete de bakmak gerekiyor
Haber: AMED GÖKÇEN* / Arşivi

Oslo toplantılarının yarattığı şaşkınlık ve tartışmalar henüz sıcaklığını koruyorken “Çözüm Süreci” adıyla tanımlanan yeni bir döneme girilmiş olması ve bu dönemdeki tartışmaların -Oslo’da sürdürülenden farklı olarak- kamuoyuna aktarılması, mevcut sorunların sadece hükümet yetkilileri ve PKK veya bizatihi devletin kendisi ve Kürtler arasında olmadığını bir kez daha gün yüzüne çıkardı. Bu durumun en bariz örneği, Abdullah Öcalan’ın İmralı görüşmelerinin bir kısmının yayımlanması üzerine ortaya çıktı. Öcalan’ın görüşme sırasındaki İslam vurgusu ve 2015’e ilişkin sözleri 1915’te Ermenilere reva görülen acının faillerine ilişkin süregiden tartışmaları daha da alevlendirdi.
1915’te yaşananlara ilişkin sürdürülen tartışmalar, herhalükârda meselenin anlaşılmasını ve çözülmesini kolaylaştırmalı. Fakat bu tartışmaları sürdürürken kullanılan tanımların özensizliği, gerek bireysel olarak Kürtlerin gerekse de Kürt kurumlarının çabalarına da gölge düşürecektir. Ezgi Başaran’a mülakat veren Rober Koptaş’ın değerlendirmeleri de böylesi bir yanılgıya sebep oluyor. Koptaş’ın sözleri genel bir algıyı yansıtması sebebiyle önemli ve tartışılmalı. 1915’te yaşananlara ilişkin ortada duran sorunun kilitlendiği -tıkandığı da denebilir- üç temel soru olduğu görülüyor: Olayların faili kim? Ermeni mülklerine kim el koydu? Kim özür dilemeli?

Hangi ‘Kürtler’ fail?

1915’te yaşananlara ilişkin sürdürülen tartışmalarda sıklıkla kullanılan “Kürt eşrafı”, “Kürt ileri gelenleri”, “feodal beyler”, “Kürtler”, “Kürt köylüler”, “Kürt aşiretler” gibi uzayan belirli adlandırmalar, elbette ki sadece tanımlama açısından bir kolaycılığın belirtisi. Fakat bu kolaycılığın mevcut sorunu çözmek bir yana farklı alanlara taşıdığını da gözardı etmemek gerekir. Öte yandan “Failler o coğrafyanın yerlileriydi. Yani Kürtlerdi”, “Kürtlerin pek çoğu, katliamların katılımcısı veya tanığı olarak yaşananları biliyor” veya “1915’te Kürt nüfusun önemli bir bölümünün katliamda ve talanda rol oynamış” gibi bir değerlendirme hangi sorunun çözümünde veya anlaşılmasında rol oynayabilir? Tüm siyasi ve dini etkenler dışarıda tutularak sanki Kürtler topyekûn Ermenilere saldırmış ve dolayısıyla söz konusu olan etnik bir hesaplaşmaymış gibi bir izlenimin oluşmasına dahi sebebiyet vermek, var olan sorunların çözümüne hiçbir şekilde hizmet etmeyecek, edemeyecektir. Öte yandan tüm Doğu ve Güneydoğu bölgesinde yaşayan nüfus sahibi kişileri, “Kürtler” olarak göstermek veya o bölgelerin sadece Kürtlerden müteşekkil bir coğrafya olduğunu düşünmek de tarihsel bir hata.
Tüm Kürtleri tek bir faile indirgeyen benzeri genellemeler, çocukluğundan beri önce Ermeni erkeklerinin, sonraki günlerde de “sizleri kocalarınızın yanına götürüyoruz” diyerek evden alınan Ermeni kadınlarının hikâyelerini dinleyerek büyüyen ve bu hassasiyetle de yaşayan Kürt çocuklarına yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Eğer benzer özensiz tanımlarımızla bu meseleyi çözmek bir yana, anlaşılabileceğini dahi sanıyorsak, topluca yanılıyoruz demektir. Açıkçası bu haliyle kullanılan “Kürtler” tanımının üçüncü sınıf mafya filmlerinde tefeci karakterini bir Ermeni veya Musevi tüccara benzetmekten hiçbir şekilde farkı yok.

Ermeni mallarına ne oldu?

1915’te yaşanan olayların insani yanına yönelik sürdürülen tartışmaların dışında, bir diğer önemli sorun ise, sürgüne yollanan veya öldürülen Ermenilere ait mülklere kimler tarafından el konulduğu. Eğer o dönemde sıradan bir Kürdün veya Türkün herhangi bir Ermeninin mülküne el koyabileceği düşünülüyorsa, büyük bir yanılgı yaşanıyor demektir. O bölgenin genel durumunda, Osmanlı’nın askeri ve siyasi yapısındaki sorunlardan ve çöküşten kaynaklı, bir “iktidar” boşluğu oluştuğu sanılıyor. Halbuki Osmanlı’nın son demlerini yaşıyor olması -o bölgedeki- yerel güçlerin siyasi ve askeri yapısının zayıfladığının bir belirtisi olmadığı gibi, oradaki beyleri veya nüfus sahibi kişileri ayakta tutan esas güç de sadece Osmanlı idaresi değildi. Bu gruplar mevcut askeri, dini veya etnik yapıları itibarıyla küçük ölçekli “sorun çıkarmaya” veya “sorun çözmeye” yetecek durumdaydılar. Dolayısıyla katliamlar ve saldırılar gibi böylesi bir mülke el koyma durumu da gelişecek olaylardan ve onun getirilerinden haberdar olan yerel güçlerden bağımsız düşünülemez.

Kürtler adına kim özür dileyebilir?

Üçüncü ve en tali tartışma da, 1915’te yaşananlara dair Kürtlerin de içinde bulunduğu özür dileme konusu. Kimlerin özür dilediğine veya kimlerin özür dilemesi gerektiğine ilişkin sürdürülen tartışmalar ne yazık ki bu süreçte iyi niyetli bir yaklaşım olmaktan uzaklaşıyor. Şayet Kürtlerin 1915’te yaşananlara ilişkin bir hassasiyet geliştirmesi isteniyorsa, bu talep zaten büyük çoğunlukla gerçekleşmiş bir durumda. Öte yandan Kürt hareketinin bu durumu siyaset arenasına yansıtamadığına ilişkin eleştiriler, Kürt vilayetlerinde siyaset yapma koşullarıyla birlikte tartışılması gerekiyor. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından Surp Giragos Kilisesi’nin restorasyonu için verilen desteğin tüm bölgede nasıl bir siyasi malzeme haline dönüştürüldüğü, bu konunun en canlı örneği olarak karşımızda duruyor.
Kürt hareketi üzerinden meseleyi tartışmak bu yazının konusu olmamakla birlikte şu noktayı da vurgulamak gerek: Siyaset, tabanın bir şekilde tavanı belirlediği bir disiplin değildir. Örneğin sürmekte olan “Çözüm Süreci”nin AKP tabanının genel merkeze dayatması sonucu ortaya çıkan bir politika olduğu söylenebilir mi? Bu sebeple 1-Kürtlerin büyük bir bölümünün 1915’te yaşananlara ilişkin gösterdiği hassasiyet bir bütün olarak Kürt hareketi öncesinde başlayan ve devam eden bir siyasal sürecin yansımasıdır. 2 -1915’te yaşananlara ilişkin aktarılan acılara ve zulme dair açıklama yapan Kürt siyasetçiler, esas itibarıyla, kendi görüşlerini değil bir siyasi duruşun fikirlerini aktarıyorlar.
Sonuç olarak, 1915’te yaşananlar sadece Ermeniler açısından değil, Kürtler açısından da travmatik bir durum. Bunu anne veya babaları Ermeni olan yaşlı Diyarbakırlıların Diyarbakır’daki Surp Giragos Kilisesi’nin açılışını gözyaşları içerisinde izlemesinden dahi görmek mümkün. Böylesi bir travmanın aşılabilmesi için sadece 1915’te ve sonrasındaki günlerde yaşanan olaylara değil, 1915 öncesine ve o dönemdeki genel ve yerel siyasete de bakmak gerekiyor. Ayrıca belirli Kürt aşiretlerinin ve beylerinin 1915’teki felakette gönüllü ve planlı bir şekilde yer aldıklarının üstü hiçbir tarihsel ve siyasal “gerçeklik” tarafından örtülemeyeceği gibi “1915’te Kürtler kullanılmıştır” tarzındaki bir açıklama da Kürt siyasetinin mevcut sorumluluklarını hafifletemeyecektir. Fakat eğer amacımız sadece katili bulmak ise tarih disiplinini değil, güncel siyaseti takip etmek yeterli.
* Bilgi Üni., Tarih Bölümü Proje Koordinatörü