1982 Anayasası'nın liberal taraftarları

Bugün hükümet ile ordu-yargı-CHP üçlüsü arasında süregiden mücadele, burjuvazinin Batıcı-laik kanadı (TÜSİAD) ile İslamcı kanadı (MÜSİAD) arasında 4-C'lerin getireceği kârların kim tarafından yağmalanacağına ilişkin politik bir iç savaştır
Haber: SUNGUR SAVRAN / Arşivi

AKP hükümeti ne zaman bir siyasi hamle yapsa, birtakım liberaller ve kendini hâlâ sosyalist sanan sol liberaller harekete geçerek, Türkiye’de nihayet demokrasinin kurulmakta olduğunu ilan ediyorlar. Son açıklanan anayasa paketinde de böyle oldu. Bu insanlar, paketi, sınırlı da olsa demokratik bir atılım olarak ilan etti ve karşı çıkanları da ideolojik bir şantajla tehdit etmeye başladı. Şantajın konusu şu: Eğer bu anayasa paketine karşıysanız, demek ki 12 Eylül cuntasının ürünü olan 1982 Anayasası’nı savunuyorsunuz. Sizden ne solcu olur, ne demokrat!

Şantaj tekniği
Bütün ideolojik kampanyalarda olduğu gibi, şantajcıların haçlı seferi de argümanlarını ileri sürerken gülünç olanla korkunç olanı birleştiriyor. Örneğin, bazı şantajcılar 1982 Anayasası’nın ilk kez bir sivil girişimle değişecek olduğunu söyleyecek kadar gülünç olabiliyor. Bu insanlar acaba nerede yaşıyor? Bu anayasa bugüne kadar (Özal dönemindeki değişikliği ciddiye almasak bile) 1995’te, 1999’da, 2001’de, 2002’de, 2004’te ve 2008’de, defalarca değiştirilmişti! Üstelik bu değişikliklerin bir bölümünün içerdiği bazı hükümler, bugün önerilen maddelerin ezici çoğunluğundan çok daha demokratikti. İlk sorumuz: Değiştirildi de ne oldu? Bunu söyleyip geçelim. Çünkü şantajcıların argümanlarında kendilerini gülünç duruma düşüren bu tür argümanlardan çok daha vahim olanlar var. Çok daha vahim çünkü, siyasetin tilkileriyle başa çıkması zor, sıradan insanlar bir de teknik hukuki tartışmalar karşısında şaşkınlık içindeyken, onları yanlış yollara sürükleyecek yalanlar söylüyorlar. AKP’nin gönüllü savunucuları, bugün gündeme gelen anayasa paketinin özünün 12 Eylül anayasasını demokratikleştirmek olduğu yalanını yayıyorlar.
Kimi, AKP’nin çeşitli toplumsal veya siyasi gruplara “şeker” niyetine pakete dahil ettiği önlemleri kendi başına önemli şeylermiş gibi görüyor ya da göstermeye çalışıyor. Kadınlara pozitif ayrımcılık, kamu emekçilerine grevsiz toplu sözleşme hakkı, çocuk hakları, ombudsman, kişisel veriler ve en önemlisi 12 Eylül cuntacılarının yargılanmasını yasaklayan Geçici 15. maddenin kaldırılması bütünüyle işin özünün üstünü örtmeye ve toplumu paketin yanına çekmeye yönelik kozmetik manevralardır. Bu anayasa paketinin özü, hükümet ile ordu ve yargı arasında yıllardır devam eden mücadelede hükümetin yeni bir cephe açmış olmasıdır. Anayasa paketinin bu özelliğini ortaya koymayan her analiz, ya siyaset bilimi ve hukuk konusunda ciddi bir bilgisizliğe ya da halkı bile bile aldatma iradesine bağlanabilir ancak!

Şantajcıların sahtekârlığı
Şantajcıların ilk taktiği demek ki, işin özünü saklamak. İkincisi, gerek “şeker”leri, gerekse işin özünde yatan hükümleri 12 Eylül Anayasası’na karşı göstermek. “Şeker”ler hakkında uzun uzun konuşmak onların tuzağına düşmek, işin esasını gözden kaçırmak olur. Onun için tek bir noktaya değinip geçelim. 12 Eylül’ün 30. yıldönümünü yaşadığımız 2010 yılında Geçici 15. maddenin kaldırılması “ucuz reform” türüdür. Maliyeti düşüktür, çünkü zaman aşımı kuralları çok büyük bir olasılıkla Evren’i ve öteki katilleri koruyacaktır. 12 Eylül’ü teşhir mi etmek istiyorsunuz? Kurun Meclis’te bir soruşturma komisyonu, elinizi tutan mı var?
Daha önemli olan, öze ilişkin yalanlar. Önce parti kapatmanın zorlaştırılmasından başlayalım. Şantajcılar, parti kapatmalara karşı olanların bu paketi desteklemesi gerektiğini ileri sürüyor. Oysa, paket 1982 Anayasası’nın parti kapatmaların gerekçelerini oluşturan 68. maddesi 4. fıkrasına hiç mi hiç dokunmuyor. Buna karşılık, kapatma prosedürüne mecliste kurulacak ve grubu bulunan partilerin oluşturduğu bir komisyonun üyelerinin üçte iki oranında onayı koşulunu ekliyor. Bunun AKP’nin kapatılmasını engelleyebileceği, buna karşılık bugüne kadar kapatılan öteki iki parti ailesinden Kürt partilerinin ve sosyalist partilerin kapatılmasında engel olmayacağı açık değil mi? Devlet Kürt partisini “bölücülük”ten kapatmaya karar vermiş, hangi düzen partisi bunun aleyhinde oy kullanır? Daha da vahim olan, yargının kontrol altına alınmasında benimsenen yöntemin 12 Eylül Anayasası ile çelişmek bir yana, onun mantığının derinleştirilmesine dayanmasıdır. Paket kabul edilirse, Anayasa Mahkemesi’nin 19 üyesinden 16’sını, yedisini resen olmak üzere, cumhurbaşkanı seçecektir. 1982 Anayasası’nın ayırıcı yönlerinden biri sorumsuz bir cumhurbaşkanına çok geniş yetkiler tanımasıydı. Yüksek mahkemelerden YÖK ve RTÜK’e kadar üst düzey birçok devlet kurumunun üyelerinin atanması yetkisi de aynı doğrultuda bir özellikti. Şimdi AKP cumhurbaşkanının bu yetkilerini muhafaza ediyor, hatta herhangi bir kurumdan öneri almadan resen seçim yapma yetkisini tanıyarak bu yetkileri artırıyor.
Hiç kimse cumhurbaşkanlığına verilen bu yetkilerin olağan bir şey olarak gösterilmesine kalkışmasın. Bu, Türkiye’nin siyasi hayatına 12 Eylül’ün soktuğu bir özelliktir. Şantajcıların düştüğü yer budur: AKP’yi savunabilmek için 1982 Anayasası’nın çizgisini savunmak ve üstelik bu paketi 1982 Anayasası’na karşı imiş gibi göstermek! Aynı yönde başka kanıtlar da var. Adalet Bakanı’nın HSYK’nın üyesi olması, 12 Eylül’ün bir icadıdır. AKP bunu muhafaza ederek, bir kez daha 1982 Anayasası’nın çizgisini devam ettiriyor. Nihayet, 1982 Anayasası’nın YAŞ kararlarını yargı denetiminden muaf tutan maddesi bir de cumhurbaşkanının tasarruflarını yargının denetimine karşı koruyor. Şimdi, hükümet YAŞ’ın ihraç kararlarını yargı denetimine açıyor, ama cumhurbaşkanın muafiyetini yine koruyor. Cumhurbaşkanı’nın kararlarını yargı denetimine açsanıza! Anlaşılan Evren’in ruhu AKP’de yaşıyor!
Anayasa Mahkemesi’nin bütün üyelerini Abdullah Gül seçse, yeni üyelerin işçi sınıfını adım adım köleleştiren güvencesiz çalışmanın simgesi haline gelen 4-C karşısındaki tavrı ne olur dersiniz? Sorunun cevabı belli olduğuna göre, sonucumuza ulaşabiliriz. Bugün hükümet ile ordu-yargı-CHP üçlüsü arasında süregiden mücadele, burjuvazinin Batıcı-laik kanadı (TÜSİAD) ile İslamcı kanadı (MÜSİAD) arasında 4-C’lerin getireceği kârların kim tarafından yağmalanacağına ilişkin bir politik iç savaştır. Bu iç savaşta burjuvazinin bir kanadının ordusuna yazılmak isteyen, anayasa değişikliklerini demokrasinin zaferi gibi göstersin. Tekel işçisini ve bütün emekçileri bu iki kanadın peşine takan her girişim, Türkiye’de demokrasinin önünde olsa olsa bir engeldir.
Yargının (aslında hayal olan) mutlak bağımsızlığı dahi, hukukun herkes için eşit işleyişinin güvencesi değildir. Parası olan, iktidarın sahibi olan veya ona yakın duran, burjuva hukukunun bütün formel eşitlik farfarasını aşarak kendi lehine kararlar çıkarttırır. Daha da ötede, devletin çıkarları ve sözde “milli çıkarlar”, düzen muhaliflerine karşı her zaman korunur. Bundan yaklaşık on yıl önce, bu ülkenin Yargıtay Başkanı, hakimlerin “cüzdan ile vicdan arasında” kaldığını söylemedi mi? Yargıtay’ın en üst düzey yetkililerinin mafya ve kontrgerilla şeflerinin davalarını “ayarladığı” belgeleriyle ortaya çıkmadı mı? Anayasa Mahkemesi, 2007’de Gül’ün cumhurbaşkanlığı gündeme geldiğinde, Yaşar Büyükanıt yönetimindeki TSK’nın 27 Nisan e-muhtırasını yasallaştırmak için Anayasa’yı sakız gibi çekiştirerek 367’lik bir nisap icat etmedi mi?
Gerçekten adil bir hukuk ancak seçimle göreve gelen halk mahkemeleri aracılığıyla sağlanabilir. Yani, hukuk eğitimi görmüş savcı ve yargıçların da desteğini alacak, işçi ve emekçi halktan seçilmiş, halka hesap veren ve geri çağrılabilen yargıçların karar sürecinde belirleyici bir rol oynadığı mahkemeler aracılığıyla. Ancak bu tür mahkemeler parası ve gücü olanın hukukun üstüne çıkmasını, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi, emekçi ve ezilenlerin bir kez de hukuk tarafından ezilmesini engelleyebilir.


    ETİKETLER:

    YÖK