2007'de vatandaşlık

Son on yılda, siyaset biliminde vatandaşlık eksenli çalışmalarda ciddi bir artış oldu. Hatta vatandaşlık çalışmaları yeni bir alt alan olarak telaffuz edilmeye başlandı.
Haber: AYŞE KADIOĞLU / Arşivi

Son on yılda, siyaset biliminde vatandaşlık eksenli çalışmalarda ciddi bir artış oldu. Hatta vatandaşlık çalışmaları yeni bir alt alan olarak telaffuz edilmeye başlandı. 2007 yılının Türkiye'de vatandaşlığa ilişkin tartışmalar açısından özel bir önemi olduğunu düşünüyorum. 2007 yılı tarihe Türkiye'de dönüşmekte olan vatandaşlık tanımının siyasete nasıl yön verdiğinin açık olarak görüldüğü bir yıl oldu.
2007'ye sevgili Hrant Dink'in 19 Ocak'ta katledilmesiyle başladık. Hrant Dink çok kıymetli bir insandı. Onu tanıma zevkini tatmış bir dostu olarak ölümünü başka ölümlerle karşılaştırmak benim için çok zor ama gerçek şu ki benzer cinayetler Türkiye'de 2006 yılında da işleniyordu. Trabzon'da Rahip Santoro 2006 sonunda katledilmişti. Bu olaylar 2007'de Hrant Dink'in katledilmesinden sonra da devam etti. Nisan 2007'de Malatya katliamı, Aralık 2007'de İzmir'de Katolik bir rahibin bıçaklanması ve kiliselere yönelik başka tehdit ve şiddet eylemleri... Bu eylemler, gayrimüslimleri AB başta olmak üzere Türkiye'yi bölmeye çalıştığı varsayılan dış güçlerin maşası olarak görenlerin, artık şiddete başvurmaya alenen yönelmelerinin işaretleri oldu. Bu gelişmeler eşliğinde Türkiye'de iki önemli faşizan gelişmeyi tespit etmek mümkün.
İki faşizan gelişme
Birincisi, 2007'de Türkiye'de bazı vatandaşların dış desteklerle ülkeyi bölmeye çalıştıkları düşüncesi yaygınlaştı. Gayrimüslimlerin Batılı devletlerle elele vererek, ülkenin tarihine kara çalmaya çalıştıkları kanısı yaygınlaştı. Kürtçe konuşma yapmak ülkeyi bölmeye çalışmak olarak yorumlandı. Şubat 2007'de parti kongresinde Kürtçe konuştukları için 13 siyasetçi mahkum edildi. Daha önce yapılmış olan bütün anayasal reformlara rağmen, başka yasal düzenlemeler (örneğin Siyasi Partiler Yasası) bu tür mahkumiyetleri mümkün kıldı. Mayıs 2007'de Sur Belediye Başkanı farklı dillerde (İngilizce, Kürtçe ve Süryanice) belediye hizmeti verdiği için görevden alındı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bir kısmı, ülkeyi dış destekler ile bölmeye çalışan, Türkiye'nin kendi içinde barındırdığı ve onu "arkadan hançerleyen" unsurlar olduğunu açıkça telaffuz etmeye başladılar. Almanya'da Nasyonel Sosyalistler de, 1918'de Versailles Antlaşması'na imza atan sivillerin Almanya'yı arkadan hançerlediğine inanıyorlardı. Özetle, ülke içinde bazı vatandaşların dış güçlerle birlik olup ülkeyi parçalamaya kalkıştıkları yönündeki düşüncenin yaygınlık kazanması faşizan bir olgu olarak gündemimizde yer almaya başladı. Nasyonel Sosyalistlerin kendilerini arkadan hançerleyenler olarak niteledikleri unsurlar Marksistler, Yahudiler ve aydınlardı. Türkiye'de de dış güçlerle işbirliği içinde olduğu varsayılan sivil toplum kuruluşları, yazar ve aydınlar 2007'de zor bir dönem geçirdiler, çeşitli tehditlerle başetmek, korumalarla gezmek zorunda kaldılar.
Bu doğrultuda, ikinci bir faşizan gelişme olarak yükselen bir aydın karşıtlığından söz etmek mümkün. Aydın karşıtlığı, aydınlara yöneltilen "akıllı ol" gibi tehditlerle birleşince, ülkenin dünyada kabul gören en değerli yazarları Türkiye'den uzaklaşmak zorunda kaldılar. Hrant Dink'in gözünün nuru olan oğlu Türkiye'yi terk etmek durumunda kaldı. Özetle Türkiye, vatandaşların bir kısmının diğer vatandaşları ülkelerini yeterince sevmemekle ve bölmeye çalışmakla suçladığı bir ülke oldu. Azınlık vakıflarının el konulmuş mallarını gündeme getirenler ya da Kürtçe konuşmanın cesaretlendirilmesinden söz edenler arkadan hançerleyenler olarak görülmeye başlandı.
Büyükanıt'ın konuşması
Ülkenin AB destekli araştırmalar yoluyla bölünmesine yönelik eylemlere devletin en yüksek mevkilerinde dikkat çekildi. Bence, 2007 yılının en önemli konuşması 12 Nisan 2007 tarihinde bir basın toplantısı düzenleyen Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt tarafından yapıldı. Konuşmanın yapıldığı günlerde gündemin baş maddesi Cumhurbaşkanlığı seçimleri olduğu için Büyükanıt'ın konuşması da daha ziyade bu konuda söylediklerine önem verilerek (örneğin Cumhuriyet ilkelerine "sözde değil özde" bağlı birisinin Cumhurbaşkanı olmasını dilediği gibi) gündeme taşındı. Oysa aynı konuşmada, Büyükanıt AB komisyonu ve Avrupa Parlamentosu tarafından hazırlanmış olan raporlarda "Türkiye'de dini ve etnik azınlıklar" konusuna ısrarla yer verilmesinden ve sürekli yeni azınlıklar üretilmesinden eleştirel bir biçimde söz etti. Türkiye'de etnik azınlıktan söz etmenin ülkeyi bölme anlamına geleceğini söyledi. Günümüzde Türkiye'de gayrimüslimler dışında azınlıklar olduğunu söylemek ciddi bir suç unsuru olarak görülmeye devam ediyor (Yargıtay'ın, Eylül 2007'de Baskın Oran ve İbrahim Kaboğlu hakkındaki beraat kararını bozmasının temelinde de bu anlayış vardı). Bu durum Türkiye'yi, parçası olmaya çalıştığı AB normlarının çok uzağına düşürüyor.
Bugün Türkiye'de vatandaşlık kavramının tanımı hâlâ ağırlıklı olarak vatandaşlığa ilişkin belgelere sahip olmak üzerinden yapılıyor. Gayrimüslimler ve Kürtler de bu belgelere sahip oldukları için onlara karşı bir ayrımcılık yapılmadığı zannediliyor/iddia ediliyor. Sanki "herkes eşit çünkü herkes vatandaş" gibi bir mantık çerçevesinde düşünülüyor. Oysa vatandaşlık aynı zamanda haklara da dair bir olgu. Bazı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ise birtakım haklardan mahrum olduğunu gözlemlemek mümkün. Bu haklar arasında anadilde konuşma özgürlüğü ve eğitim gibi çokkültürlülüğe ilişkin haklar var. Türkiye'de 2007 yılında, parlamentoda daha önce yapılan onca yasal reforma karşın, Kürtçe konuşma yapmanın hâlâ cezalandırıldığını tekrar tekrar gördük. Vatandaşlığa ilişkin haklar arasında mal edinme hakları da var. Türkiye devleti kendi vatandaşları olan gayrimüslimlerin vakıf mallarına 1970'li yıllardan bu yana el koymayı sürdürerek onları aslında ikinci sınıf vatandaşlar olarak gördüğünü gösterdi. Onları "yerli yabancılar" ilan ederek ayrımcılığın önünü açtı. 2007'de bir azınlık vakfı (Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde açtığı davayı kazanarak Türkiye'yi, mülkleri iade edilmediği takdirde 910 bin avro ödemeye mahkum etti. Türkiye'de devlet, vatandaşlığı "haklar" düzeyinde tanımlamamakta direndikçe bu tür mahkumiyetlerin artması da kuvvetle muhtemel.
Türkiye bugün her şeye rağmen AB üyeliğine resmen aday bir ülke. Bu nedenle de vatandaşlık ve azınlık kavramlarının Türkiye'de yeniden tanımlanması yönünde adımlar atılması gündemde. Türkiye'de gayrimüslimler dışında azınlık olmadığını yönündeki düşünce çokkültürlülüğe ilişkin azınlık haklarının gündeme gelmesine engel oluyor. Eğer AB üyeliği yolunda ilerleyeceksek azınlık kavramından korkmamak gerekiyor. Önümüzdeki sene, yeni Anayasa çerçevesinde vatandaşlığın tanımına ilişkin olarak yapılması beklenen tartışmalar gündemimizdeki en önemli konulardan biri olacak gibi görünüyor.