24 Nisan geride kalırken

24 Nisan geride kalırken
24 Nisan geride kalırken

Marmara depremi Türk-Yunan yakınlaşmasına yol açmıştı, Ermenistan için de bir depreme mi ihtiyaç var?

Bugün gelinen noktada Ermenistan'ın yüzde 98'i Ermeni, Yunanistan'ın yüzde 97'si Yunan ve Türkiye nüfusunun yüzde 99'u Müslüman olmuş durumda. Ulus-devletler, 200 yıllık ortaklaşa bir çabanın sonunda çok kültürlü sosyal yapıyı elbirliğiyle yok etmeyi başardılar
Haber: BEHLÜL ÖZKAN / Arşivi

Bir 24 Nisan daha geride kalırken ‘benim bu konuda görüşüm değişmedi’ diyen ABD Devlet Başkanı Barack Obama’nın resmi olarak ‘soykırım’ sözcüğünü kullanıp kullanmaması Ermeni diaspora örgütleri, Amerika’daki Türk dernekleri, Ermenistan ve Türkiye diplomatları için hayati önem taşıyor. 1915’te yaşanan trajedi son 30 yılda milliyetçilik kozası içine alınarak diplomatik düelloya dönüştürüldü. Dış politika yapıcıları ve resmi tarihçiler için yaşanan acılardan ders almak bir anlam ifade etmiyor. Onlar gelecek 24 Nisan’larda yaşanacak diplomasi savaşlarında karşı tarafa nasıl karşılık verileceğinin stratejisini planlamayı tercih ediyor.
Anadolu’nun etnik yapısını sarsan 1915 olaylarının üzerinden 94 yıl geçti. Anadolu’yla ve Anadolu’da yaşayan diğer halklarla bütünleşmiş yüz binlerce Ermeni zorunlu göç, iç çatışmalar ve en önemlisi de savaş ortamında dört bir yana savrulan Osmanlı hükümetinin acizliği nedeniyle ya topraklarından bir daha geri dönmemek üzere ayrıldılar ya da o topraklara cansız binlerce beden olarak karıştılar. Aradan geçen 94 yılın sonunda adına her ne denirse densin bu insanlık dramı, Ermeniler, Türkler, Avrupalılar, Amerikalılar ve daha niceleri tarafından elbirliğiyle çıkarlar savaşına dönüştürüldü. Konunun en dramatik yönüyse, tarafların olaylar sonunda hayatlarını kaybeden insanların sayısını yüksek veya düşük gösterip bunun kanıtlarını ortaya koymayı en önemli ‘başarı’ kıstası olarak görmeleri. Onlarca yıl sonra tozlu arşivlerden çıkartılan fotoğraflar veya bulunan toplu mezarlar bu konuda açılan yüzlerce internet sitesinde veya youtube’da yapılan propaganda savaşlarında ‘maharetle’ kullanılıyor.
Ermeni diaspora örgütlerinin önde gelen hedefi, 1915’te yaşanan acı olayları Türkiye’den milyarlarca doları bulabilecek tazminatlara çevirebilmek. Bu uğurda her yıl başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinde lobi faaliyetlerine milyonlarca dolar harcanıyor. Aynı diaspora örgütlerinin Türk diplomatlarını öldüren ASALA’yı kurup finanse ettiği, daha 20 yıl önce Karabağ’da yaşanan kanlı savaşın en büyük destekçisi olduğu, 800 bin Azeri’nin topraklarından edilmesini detaylıca planladığı hatırlanmıyor bile. Diğer taraftan Türkiye’de ‘maalesef Ermeni’ çizgisinde bir Tarih Kurumu Başkanı, kendi tezlerimizi savunmak için genç tarihçilere Ermenice öğrenin çağrısında bulunuyor. Resmi söylemin dışına çıkanlar ‘vatan haini’ ilan ediliyor. ‘Doğuştan vatan haini’ ilan edilmiş olan Hrant Dink’in katledilmesi ‘zaten haketmişti’ noktasına getiriliyor. Bütün bunların yanında Avrupa devletleri ve ABD ‘bir bilen’ olarak tavsiyeler veriyor. Tabii bu arada Fransa’nın, Cezayir’deki katliamları organize eden generallerine nasıl olup da en yüksek devlet nişanı verdiği veya Amerikan yerlilerinin akıbeti sorgulanmıyor, dahası örtbas ediliyor. 

Ulus-devletlerin peşinde iki asır
Üzerinde yaşadığımız coğrafya son 200 yıldır insanlık dramlarına sahne oluyor. Bunun ilk 100 senesinde, bu topraklarda yaşayan halklara Avrupa’dan ithal edilen milliyetçilik kılıfı zorla giydirilmeye çalışıldı. Yüzlerce yıldır çok dinli ve kültürlü yaşayan şehirlerin ve köylerin homojen bir yapıya dönüştürülmesi, milyonlarca insanın yerinden yurdundan sökülüp atılmasına neden oldu. Türkler, Arnavutlar, Çerkezler, Boşnaklar Kafkaslar’dan ve Balkanlar’dan Anadolu’ya sürülürken, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Yezidiler ve daha niceleri Anadolu’dan sürüldüler. Bütün bu trajediler hep aynı amaç uğruna yaşandı: Avrupa tipi ulus-devlet kurmak için sınırları çizilen topraklarda, tek tip etnik yapıya dayanan devletler kurmak.
l. Dünya Savaşı’ndan bu yana geçen zamanda bu insanlık dramının ikinci perdesi sahneye kondu. Bu topraklarda katliamlar, sürgünler, içsavaşlar sonunda kurulmuş olan ulus-devletler hâlâ nasılsa sınırları içinde kalmış ‘yabancı unsurları’ temizlemenin yollarını aradılar. Nüfus mübadeleleri ve isim değiştirme kampanyaları Anadolu, Balkanlar ve Kafkasya’daki azınlıkların kaderi oldu. Bugün gelinen noktada Ermenistan’ın yüzde 98’i Ermeni, Yunanistan’ın yüzde 97’si Yunanlı ve Türkiye nüfusunun yüzde 99’u Müslüman olmuş durumda. Ulus-devletler, 200 yıllık ortaklaşa bir çabanın sonunda çok kültürlü sosyal yapıyı elbirliğiyle yok etmeyi başardılar.
Balkanlar, Anadolu ve Kafkasya halklarının her birinin, payına düşen acıları çektiği 200 yıllık trajedinin mimarı olan ulus-devletler, ortaya çıkardıkları bu eseri halklarının sahiplenmesini ve savunmasını istiyorlar. Genç kuşaklar okullara adımlarını attıkları ilk günden itibaren milliyetçi söylemlerin esiri oluyor. Küçük yaştan taze beyinleri savaşları ve katliamları destanlaştıran hikâyelerle, şiirlerle ve marşlarla zehirleniyor. Televizyon, radyo ve diğer medya organlarına da hakim olan resmi ideoloji milliyetçi söylemin sorgulanmasına izin vermiyor. Oysa birbirlerini tanıma fırsatı buldukları, aynı masa etrafına toplandıkları anda, bu toprakların çocukları aslında paylaştıkları ortak değer ve duyguların onları ayıran sınırlardan çok daha güçlü olduğunu anlıyorlar.
ulus-devletlerin bu topraklara kanla çizdiği fiziksel sınırlar, geçtiğimiz yüzyılda bu coğrafyada yaşayan halkları birbirinden zorla ayırdı. Tarihin hiçbir döneminde Edirne Selanik’ten, Halep Gaziantep’ten, Çeşme Sakız’dan, Kars Erivan’dan bu kadar uzak düşmemişti. Fiziksel sınırlar kadar, milliyetçiliğin insanlara aşıladığı zihinsel sınırların etkileri toplumlar için yıkıcı oldu. Ancak umutlu olmak için son 20 yılda yaşanan olumlu gelişmeler var. Ulus-devleti dünyaya hediye eden Avrupa halkları aralarındaki fiziksel sınırları anlamsız bularak kaldırdılar. Anadolu ve Balkan toplumları da kendilerine zorla giydirilen milli kimlikleri sorgulamaya başladı. 1999 depremi ve arkasından yaşanan Türk ve Yunan toplumları arasındaki yakınlaşma; kıta sahanlığı, FIR hattı gibi sadece diplomatik elitleri ilgilendiren sorunların, iki ülke insanına yıllardır nasıl yaşamsal bir sorun olarak dayatıldığını gösterdi. Benzer bir yakınlaşmanın Türk ve Ermeni halkları arasında da sağlanması için de bir depreme mi ihtiyaç var? Bu halkların yaşadıkları felaketlerin nedenlerini sorgulamak, aralarına sınırlar ‘aşılmaz sınırlar’ çekilmiş toplumların tekrar biraraya gelmesi için başlangıç noktası olamaz mı? 

BEHLÜL ÖZKAN: Fletcher School of Law and Diplomacy