6-7 Eylül ve homojen toplum

6-7 Eylül ve homojen toplum
6-7 Eylül ve homojen toplum

6-7 Eylül olaylarından sonra yapılan araştırmaların verilerine göre 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul saldırıya uğradı.

Çoğunluğun düşün dünyasına az veya çok hakim olan homojen toplum idealini etkisizleştirecek adımları atılmalı
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Bugün 6 Eylül. Bundan 54 yıl önce, dönemin dışişleri bakanının talebi üzerine, Özel Harp Dairesi’nin yönlendirmesinde “çok başarılı” bir halk hareketi düzenlendi. Esas olarak Rumlara, ama bu vesileyle Ermeni ve Yahudilere de yönelik bir korkutma, kaçırtma eylemi gerçekleştirildi. İstanbul ve İzmir’de Hıristiyan ve Yahudi Türkiyelilerin dükkanları yağmalandı. Bazılarının evlerine girildi.
Tarihimize 6-7 Eylül olayları olarak geçecek bu utanç günlerinde, can alma amacı pek yoktu. Buna rağmen aralarında Rum din görevlileri de olan ve hepsi gayrımüslim 15 kişinin olaylarda öldüğü tahmin ediliyor. Tecavüz nedeniyle Balıklı Hastanesi’nde tedavi gören kadın sayısının 60 olduğunu, bu hastanenin başhekiminin ifadesine dayanarak biliyoruz. Gerçek sayının bunun üstünde olmuş olması kuvvetle muhtemel.
Dilek Güven’in Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri bağlamında 6-7 Eylül Olayları başlıklı kitabı bu konuda en önemli referans kaynağı. Kitapta, Fahri Çoker arşivindeki hasar endeksine göre 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okulun saldırıya uğradığı ve hasar gördüğü belirtiliyor. Bu dökümü yabancı ülke konsolosluk kaynakları da büyük ölçüde doğruluyor. Daha sonra olayları kışkırttığı veya karıştığı iddialarıyla bazı kişiler hakkında dava açıldı. Bu davalarda zanlıların çoğu beraat etti, cezalar da göstermelik kaldı. Devlet, işyerleri ve evleri zarar görenlere kısmi tazminat ödedi. Bu davranış da bir ilkti. Yassıada davasında 6-7 Eylül olayları hükümete yöneltilen suçlardan biri oldu.
Bu olayların çıkartılmasındaki görünür amaç, Kıbrıs’ta Türkiye’nin elini güçlendirmekti. Kıbrıs Türktür Cemiyeti büyük ölçüde Özel Harp Dairesi tarafından yönlendiriliyordu. Milli Türk Talebe Birliği ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu’nun teşvikiyle, Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı’nın, işçi sendikalarının ve Demokrat Parti yerel teşkilatlarının katılımıyla dernek, bir yıl içinde hızla büyümüştü. Dernek başkanı, Hürriyet gazetesi redaktörü avukat Hikmet Bil’di.
1950’lerin öğrenci kuruluşları, öğrencilerin çok büyük bölümü gibi aşırı denecek oranda milliyetçi idiler. Devletin sendikası konumunda olan işçi sendikalarında da durum farklı değildi. Azınlıklar, Türkiye üzerinde yabancı güçlerin ülke içindeki uzantısı olarak algılanıyordu. 6-7 Eylül olayları bunu tasarlayanların bazılarının amacını aşmış olsa da, özünde onyıllardır topluma zerk edilmeye çalışılan milli refleksin doğal sonucuydu. Bu milli refleks, Türk olmayanı düşman olarak görmeye dayanıyordu. 

Çekip gidin
6-7 Eylül olayları, Osmanlı İmparatorluğu’ndan çıkış sırasında, devletin kurucu güçlerinin çözümlenmemiş olarak gördükleri bir sorunu çözmek için adım adım uyguladıkları uzun vadeli stratejinin önemli eşiklerinden biridir. Bu strateji, Türkiye’de etnik ve dini azınlığı yok etme stratejisidir. Dini azınlıklar, Lozan Antlaşması çerçevesinde kendi dillerini öğretmek, din hizmetlerini özerk kurumlar aracılığıyla yürütmek hakkına sahiptiler. Bu hakların varlığı, Cumhuriyet elitlerinin bu azınlıkları eksiksiz bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak algılamamalarına yol açtı. Türklük içinde eritemeyeceklerini görünce, dışlama, korkutma ve kaçırma yöntemini benimsediler.
İmparatorluk bakiyesi bir sorunu bu biçimde çözme tercihi, bugün dahi, azınlıklara eşit haklar tanınmasıyla ilgili açılım girişimlerinin karşısına dikilen en büyük engeldir. Türkiye’de devletin üst düzey güvenlik toplantılarında dile getirilen hakim bir görüş vardır. Bu görüşe göre, Türkiye’de Hıristiyanlara ve Yahudilere vakıflarını yaşatma, okullarını ve kültür kurumlarını geliştirme ve benzeri olanaklar tanınırsa, Osmanlı İmparatorluğu’nda yapılan hata tekrarlanmış olacaktır. Bu hata, devletin tebasını bütünüyle homojen kılmaya yönelik önlemlerin zamanında alınmamış olmasıdır. Eğer Türkiye’de yaşamak istiyorlarsa, Müslüman olmayan yurttaşlar yavaş yavaş Türk-İslam kimliği içinde erimeyi kabul etmelidir. Ya da zorluklar karşısında yılıp, çekip gitmelidir.
Bu kurucu milli ülküyü yakın tarihlerde vakıflarla ilgili yeni düzenlemeler TBMM’de tartışılırken birçok milletvekili üstü örtük biçimde dile getirdi. Milliyetçi basında da bu görüş sık aralıklarla boy gösteriyor. 2000’lerin başında üst düzey güvenlik koordinasyon toplantılarında sivil ve askeri kurumların temsilcilerinin bazıları, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasına, vakıfların el konan mallarının iade edilmesine yönelik girişimlere yukarıdaki cümlelere benzer cümlelerle karşı çıktılar. İlginç olan, bu karşı görüşler azınlıkta olsalar bile, çoğunluğun geri adım atmasına, pısmasına yol açacak etki gücüne sahip olmalarıydı. Çünkü 85-90 yıldır bu toplumun Müslüman Türk çoğunluğuna aşılanan milli refleks, bu tür milli politika değerlendirmeleri dile getirildiğinde herkesin hemen toparlanmasını sağlamayı başarıyor. Milli devlet refleksinin davudi sesini duyunca hemen toparlanıp, aklı bu değerlendirmelere pek yatmasa da susmak ya da bu münafık fikirleri zaten kendisinin hiç tasvip etmediğini, belli çevrelerde konuşulanları aktardığını belirtmek... Bu milli refleks egemen olduğu sürece azınlıkların bu ülkede varlıklarına tahammül edilen, en iyi ihtimalle hoşgörü ile yaklaşılan “yerli yabancılar” statüsüne son vermek mümkün değildi. Sonuç ortada.
1956’da Türk vatandaşı Rumlardan “pasaport Türkleri” olarak bahsediliyordu. Bundan 50 yıl sonra devletin en üst makamlarından birini işgal eden bir askeri yetkili, bu kez Kürt sorununda milli devlet politikasını eleştirenleri “sözde vatandaşlar” olarak tanımlamaktan çekinmedi. 50 sene sonra ne olacağını bilemeyiz ama önümüzdeki dönemde homojen toplum saplantılı milli devlet ideologlarının benzer yeni tabirler üretecek olması büyük bir ihtimaldir.
Görüldüğü gibi sorun, “önce Müslüman olmayan azınlıklar, sonra Kürtler, sonra kim?” dizisi içinde yer alıyor gibi gözükse de, aslında önce homojen toplumu ideal olarak gören zihniyetin hegemonyasında yatıyor. Toplumsal tahayyülün en ücra köşelerine zaman içinde sindirilmiş bu hegemonyanın sihirli bir formülle, mucivezi bir çözüm paketiyle bir dokunuşta kırılacağını zannetmek, aymazlık ya da sorumsuzluktur.
Çoğumuzun düşün dünyasına az veya çok hakim olan homojen toplum idealini etkisizleştirecek adımları atmaya başlamalıyız. Ama bunun için uzun bir zaman dilimine ve adım adım ilerlemeye ihtiyaçı olduğunu da hiçbir şekilde unutmamalıyız.