80'liler için ağıt

Tarih satırlarında dolaşır, felsefeye göz atar, sosyolojik, siyasal kavramlar arasında yön bulmaya çalışırsın ve ölenlerin yan yana dizili fotoğraflarına bir savaşın soğuk bilanço kayıtları gibi göz gezdirirsin.
Haber: EVRİM ALATAŞ / Arşivi

Tarih satırlarında dolaşır, felsefeye göz atar, sosyolojik, siyasal kavramlar arasında yön bulmaya çalışırsın ve ölenlerin yan yana dizili fotoğraflarına bir savaşın soğuk bilanço kayıtları gibi göz gezdirirsin. Sonra göğsünün altındaki ritim birden bozulur; kafan bozulur... Ölenler artık 86'lı, 87'lidir... Bu ülkeye darbe geldiğinde, onlar daha doğmamıştır mesela... O denli küçüktürler!
Kürt sorunu, Türk sorunu, "terör" sorunu, her ne ise mesele; bininci kez izah etme derdine girmeden, mesele ile arama, dizili tabutları, katır sırtlarına yüklenmiş bedenleri koyuyorum. "Empati" kelimesi ikinci emre kadar rafa kaldırılmıştır, ne denli kullanışlı olursa olsun... Herkes elinde ne varsa yere indirsin. Ekmeğini, gazetesini, silahını, telefonunu, kumandasını, her ne ise... Çünkü bu ülke artık 80 kuşağını yiyor. Gönlümün bir yanı Baskın Oran'ın diline kulak ver diyor, ezber boz. Orucun kanla bozulduğu bir vakitte, ezberini kim bozar diyorum. Önüme bir hafta içinde ölenlerin fotoğraflarını, hikâyelerini koyuyorum. Olur ya, hatırlarım 20'li yaşlarda ne yaptığımı... 20'li yaşlarda korkmanın nasıl bir şey olduğunu. Hele de yoksulsan, yalnızsan, uzaktaysan ve bilmediğin bir dağ başındaysan, karanlıksa mesela... Hele de ölenler, her ölenin arkasında bıraktığı "keşke"lerle ölmemişlerse. "Keşke çatıya çıkmasaydı", "Keşke o gün otobüse binmeseydi" gibi sığınacak kavramların bir askeri intizamla teker teker elinden alındığı bir ortamda, "vatana" ve "vatansızlığa" sığınmaktan başka ne kalır ağıt yakan bir annenin elinde? O ağıt ülkenin iki tarafında aynı ritimle yakılırsa, elbette ağıttan çıkıp kaybedilenlerin marşına dönüşür, ki o bir yana... Bu da değil mesele. Ölümün şekli değiştiği anda elbette ağıt değişir. Ölüm nasıl değişecekse?
Empati askıya alınmıştır evet! Çünkü böyle genç ölümlerin olduğu yerde en pasif tatmindir, direniştir empati. Hele ki evladını kaybetmeyenler geliştiriyorsa bu dili... Kişiseldir de... Savaş ya da çatışma, adına her ne diyeceksek diyelim, böyle atmosferlerin dili değildir empati. Hiç kimse "düşmanının" yerine koyamaz kendisini. Küçük haksızlıklar için geçerlidir. Geçelim derim, gözümüzün kenarından bir damla yaş inebiliyorsa ne mutlu. Tüm ateşleri söndürmeye yeter.
"Bukê delalê..."
Tek tek cenaze törenlerini, yıkanan cesetleri inceliyorum.
Anlamak nerede başlar? Bir hafta önceydi Kato dağından katır sırtında Faraşin deresine getirilen yedi PKK'linin fotoğraflarının gazetelere düşmesi. Gençtiler. Ölüydüler... Yırtık battaniyelere sarılmışlardı. Nasıl ki hayvanların iki tarafına hayvanın da zorlanmasını önlemek için sağlı sollu yük ağır eşitlikte yerleştirilirse, öyle yerleştirilmişlerdi. Sonra bir derede DTP'liler tarafından yıkandıkları haberleri düştü nefretle. Okul çocuklarının yolunun üzeriydi dere, hepsi mavi önlüğü, beyaz yakalığı, büyümüş gözleriyle izlediler bu yıkama törenini. Sonra dere kenarında, aralarına aldıkları genç kadını yıkayan diğer kadınlardan bir şarkı yükseldi. Ki o dakikaya kadar geleneksel bir şarkıydı "Bukê delalê..." O anda ağıt oldu. "Güzel gelin"di manası. Kına gecelerinde söylenirdi...
Bir hafta sonra, gazeteler bu sefer tek sayfaya yerleştirilmiş 14 gencin fotoğrafını bastı. Tek tek yüzlerine baktım. Askerdiler. Ölüydüler... Kimi bir ay önce evlenmişti, kimi nişanlı, kimi öğrenci. Ağıtlar yakıyordu anneleri. Yüzlerinde 20'li yaşların çocukluğu vardı tümünün. Leman Sam'ın şarkısı dolanıp durdu beynimde: 'Kara dağın tepesinde buldular Memedi, elinde rakı şişesi...'
Analar ağlar... "Analar ağlamasın" gibi bir ifade en az "empati" kadar uçucudur, her ne kadar kullanışlı olsa da...
Sonbahar olduğu vakit Türkiye'nin bütün köylerinde çocuklar burunlarına sararmış yaprak kokularını takıp fasulyeden yazı yazmayı öğrenirler. Anneler Diyarbakır'da da Konya'da da içi oyulmuş patlıcanlar, biberler asarlar balkona. Kışlıktır. Neler geçer akıllarından onları oyarken. Sonra bir gün kan kırmızı bir haber gelir ve kurutmalıkların önüne bir bayrak asılır mesela Konya'da. Diyarbakır'da kimsenin takati olmaz artık o kurutmalıkları ipinden indirmeye. Ölen çocuktur! Yağmur yer kışlıkları, çürürler... Sonra o fasulyeden yazı yazan çocukların fotoğrafları duvarlardaki yerini alır. Bir ülkenin bir ucundan bir ucuna, kapıdan içeri girdiğinizde, duvarda asılı fotoğraf görürseniz, ölü olduğunu anlarsınız. Bir yeni "hane kültürü" oluşmuştur artık. Dağlarda ölenlerin bakışları çayınızı her yudumladığınızda üstünüze çakılır. Cebinizde bayrak, marş taşımıyorsanız eğer, başınızı kaldıramazsınız...
Şarkılar ağıt, çocuklar topraktır artık... Yani ya Memedin "güzel gelini" vuracağı ya da "güzel gelinin" Memedi vuracağı bir düzenek, kanlı tuşlar, kurşunlar, sözcükler, apoletler ve resmi, gayrıresmi nüshalar arasında tıkır tıkır işliyorsa neyi nereden başlatırız artık? Bir ağıt mırıldanalım önce, bu ülkenin dereleri, dağları ve 20 yaşındaki çocukları için. Hiçbir şey yapamıyorsak eğer... Ölenlerin tümünün insan olduğunu, o taraftan bu taraftan fark etmez, ölü çocukların vatanın sıhhatinin bir yerinde duramayacağını bağıramıyorsak, ölenin üniformasına aldırmadan tabutunun altına girelim. Hep beraber kaldıralım cenazeleri. Oluşamamış kuşağa bir vefa olsun. Belki anlaşılmaz ama, hiç değilse bir özürdür. Şimdi ve sonrası için...