90. yılında Cumhuriyet

90. yılında Cumhuriyet
90. yılında Cumhuriyet
Son 10 yıldır Türkiye'de cumhuriyetin içeriği bakımından en çatışmalı dönemlerden birini yaşıyoruz. Cumhuriyet kurumları, halkı kuşatan setler yer değiştiriyor
Haber: DİNÇER DEMİRKENT* / Arşivi

90 yıl önce 29 Ekim’de yayımlanan 364 sayılı ‘Teşkilat-ı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair Kanun’ başlıklı kanun ile Cumhuriyet ilan edildi. Bülent Tanör’ün gösterdiği gibi, buradaki “tavzihan” sözcüğü önemlidir. “Açığa kavuşturma” anlamına gelen bu sözcük, rejimin zaten BMM’nin açıldığı 23 Nisan 1920’den beri cumhuriyet olduğunu ve bu kanunla, sadece açıklığa kavuşturulduğunu ima eder. Dolayısıyla 90. yıl biraz daha geriye atılmış olur. Aslında cumhuriyet fikri ve uygulamalarını birkaç yıl daha geriye götürmek de mümkün. En belirgin örneği, Kars civarlarında kurulan Cenub-i Garbi Kafkas Cumhuriyeti. Mütareke döneminin hemen ardından oluşan iktidar boşluğunun katılımcı, temsil gücü yüksek, karar alma ve uygulama güçleri olan kongrelerce doldurulması sonucu ortaya çıkan idare biçimlerinin en uç örneği olan bu cumhuriyet, Cumhuriyet tarihimizin ilk anayasasının adına da ilham verdi. Batı ve Doğu Trakya’da da bir cumhuriyet kurma fikri yaygın bir şekilde oluşmuş ancak uygulamaya konulmamıştı. Bu geriye atmalarla elbette bir tarih düzeltmesini amaçlamıyorum fakat ‘cumhuriyet’in yeniden şekillendirildiği bugünlerde, kuruluşun yeniden yorumlanmasında, bugün yaşanılan sorunların kuruluştaki izlerine bakmakta hem sorunların tanımlanması hem de aşılması bakımından önemli olanaklar olduğunu düşünüyorum.

Negatif tanım

Cumhuriyet, siyaset felsefesinin en önemli tarihsel figürlerinden biri olan Machiavelli’den beri net ve negatif bir tanıma sahip. Machiavelli’ye göre dünya üzerindeki bütün devletler ya prensliktir ya da cumhuriyet. Dolayısıyla prenslik olmayan devletlere, yöneticileri veraset yoluyla gelmeyen devletlere cumhuriyet diyoruz. Bu negatif tanım anayasa hukukçularımızın çoğu tarafından da kabul ediliyor. Buna göre cumhuriyet, yöneticilerin veraset yoluyla değil, seçimlerle oluşturulduğu devletler için kullanılıyor. Dolayısıyla cumhuriyet, içerikle değil biçimle ilgili bir sorun olarak tanımlanıyor. Ben bu tanımın hem siyasal-anayasal tarihimiz hem de Anayasa Mahkemesi’nin cumhuriyetin özüne dair verdiği kararlar açısından yetersiz olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet tarihimiz cumhuriyetin içeriğine dair tartışmalar ve çatışmalarla şekillendi; Anayasa Mahkemesi de 1961 Anayasası ve 1982 Anayasası’nın ikinci maddelerindeki içeriği belirleyen ilkelerden yola çıkarak cumhuriyetin özünü belirlemeye yöneldi. Derdim cumhuriyete özsel bir içerik vermek değil. Bu hem beyhude bir çaba olur hem de kuru siyasal polemiğin ötesine geçmez. Aksine, cumhuriyetin kuruluşunda iki farklı cumhuriyet tahayyülünün çatıştığını ve bugünkü cumhuriyetin içeriğine dönük çatışmalara da dinamiğini veren gücün bu olduğunu düşünüyorum.
Cumhuriyeti kuran I. TBMM’deki tartışmaları izlediğimizde ve onun öncesindeki kongreler dönemine uzandığımızda, rejim konusunda gördüğümüz temel tartışma “halka dair”dir. Padişah bir “monark” olarak, durduğu yerde dursa da ahali ve ahali fikri kendini göstermeye başladı. 1921 Anayasası görüşmelerinde ortaya çıkan doğrudan demokrasi, yarı doğrudan demokrasi istekleri ve bu yöndeki teklifler bir yana, halkın doğrudan kendi kendini yönetebileceği ve örneğin Balıkesir yerel kongresinde bunu zaten yapmış olduğu, halkın terbiye edilmesinin beklenmesinin ahmaklık olduğu yönünde fikirler açıkça savunularak kabul gördü. Halkın kim olduğu konusunda tartışmalar olan bu meclis, Mustafa Kemal’in daha 1916’dan itibaren Kürtler konusunda geliştirmiş olduğu özerklik fikrini, 1921 Anayasasındaki şuralar yönetimiyle ete kemiğe kavuşturdu. Buna göre Vilayet ve Nahiyeler, eğitim, sağlık, iktisat, sosyal yardım, vakıflar gibi alanlarda özerk olacak, vilayet ve nahiye halklarınca seçilecek şuralar özerk olarak bu alanları düzenleyecekdir. Türkiyeli anayasa hukukçuları ve tarihçilerinde bunun bir taktik gereklilik ya da savaş zorunluluğu olduğu yönündeki iddia yaygın kabul görmüş olsa da aksini gösteren birçok kanıt var. Atatürk ’ün 1923’te hazırladığı anayasa taslağındaki yerel özerklik anlayışı, 1923’te A. E. Yalman’ın Kürtlerle ilgili sorusuna verdiği ve anayasamıza göre Kürtlerin, çoğunlukta olduğu yerlerde zaten kendilerini yöneteceklerine dair yanıt, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun 1923 seçimleri sürecindeki vaatleri arasında “şuralar kanunu” olması, söz konusu kanıtlardan.

Kazanan tahayyül

Doğrudan demokrasiye, halkın tahakküm görmemesine ve idari birimlerin özerkliğine dayanan bu cumhuriyet tahayyülü, 1924’te karşıt bir cumhuriyet tahayyülüne yenik düştü. Bu, 1924 Anayasası ile temel renkleri verilen doğrudan demokrasi araçlarına izin vermeyen, Atatürk’ün Medeni Bilgiler’deki cumhuriyet tanımının da işaret ettiği ‘aşırılıkların terbiye edilmesi gereğince demokrasi prensibine en uygun hükümet şekli’ olarak “merkeziyetçi” bir cumhuriyet tahayyülüdür.
Türkiye ’nin siyasal-anayasal tartışmalarının dip akıntılarını bu iki cumhuriyet tahayyülünde aramak gerekir. Daha 1924’ten başlayarak bu çatışmaların açık örnekleri görüldü ve bugün de devam ediyor. 90. yılını idrak edecek olduğumuz cumhuriyet içerisinde, başka cumhuriyet fikirleri yaşıyor ve birbirleriyle bazen gizli bazen açık biçimde çatışıyor. Bu durumda “cumhuriyeti cumhuriyet yapan nedir?” diyecek olanlara şunu söylemekle yetineyim: Cumhuriyetin kurumları, bir akarsuya çekilen sete benzer, su ise halkın dinmeyen kuruculuğuna. Su taşmaya meylettikçe, set ya yukarıya ya da rahatlamak için geriye çekilir, tepki verir. Son on yıldır Türkiye’de cumhuriyetin içeriği bakımından en çatışmalı dönemlerden birini yaşıyoruz. Cumhuriyet kurumları, halkı kuşatan setler yer değiştiriyor. Geri çekilmek yerine daha da yükseltildikleri, artık görmeyen gözlere dahi görünüyor. Bu dönemde, “kuruluşa” bir kez daha bakmak; halkın, ezilenlerin temsil edilmesini savunan, halk inisiyatifi gibi doğrudan demokrasi araçlarının kabulü konusunda teklif veren milletvekillerine; vilayet ve nahiyelere otonomi veren ve ‘idare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir’ diyen 1921 Anayasası’na bakmaya, halkın söz yetki ve karar sahibi olduğu bir cumhuriyeti düşünmeye ihtiyacımız var.
* Ankara Üni., SBF