Açlık kol gezerken, ahlak zabıtalığı yapmak

Türkiye, insanın kendisine yabancılaşmasının doruk noktasına çıktığı bir ülke görünümü veriyor. "Şeylerin, nesnelerin bilinç için yabancı, uzak ve ilgisiz görünmesi, daha önceden ilgi duyulan şeylere, dostluk ilişkisi içinde bulunulan insanlara karşı kayıtsız kalma...
Haber: YÜKSEL IŞIK / Arşivi

Türkiye, insanın kendisine yabancılaşmasının doruk noktasına çıktığı bir ülke görünümü veriyor. "Şeylerin, nesnelerin bilinç için yabancı, uzak ve ilgisiz görünmesi, daha önceden ilgi duyulan şeylere, dostluk ilişkisi içinde bulunulan insanlara karşı kayıtsız kalma, ilgi duymama, hatta bıkkınlık ya da tiksinti hissetme" olarak tanımlanan yabancılaşmanın bu kadar artmasında, toplumun beklentilerini, siyasetçiler üzerinden gerçekleştirme isteğinin, yani kendilerini edilgen kılma eğiliminin payı inkâr edilemez.
Pratik hayatımız, yabancılaşmanın verileriyle sarılı bir hal almış bulunuyor. Örneğin anketler en güvenilir kurum olarak orduyu gösteriyor, ancak ordunun yayınladığı elektronik muhtırayla karşı olduğunu açıkça belirttiği AKP'nin oy oranındaysa belirgin bir yükseliş olduğu genel kabul görüyor. Milyonlar sokağa inip "Türkiye laiktir, laik kalacak" sloganını dillendiriyor, ancak, zorunlu din derslerinde İslamiyet'in diğer dinlerden üstünlüğü anlatılarak, inanan inanmayan herkesin mecburi olarak o dersi alması toplumda hiçbir itiraz görmüyor. Başörtüsü takmalarına izin verilmeyen genç kızların inanç özgürlüğü talepleri seçim vaatlerinin vazgeçilmez simgesi olabiliyor, ancak bizzat bu vaatlerle hükümet olanlar tarafından karşılıksız bırakılabiliyor. Daha da acısı, içinden doğup geldiği toplumdan "tiksinti duyan" şiddet eylemcileri, tereddütsüz Ankara'nın orta yerinde bomba patlatabilecek kadar kendisine ve insanlığa yabancılaştıklarının işaretlerini veriyorlar.
Komşusu açken tok yatmak
Geçen günlerde biri Kayseri'de, diğeri Yozgat'ın Sorgun ilçesinde iki dramatik olay yaşandı. Kayseri'de çöpe atılmış yiyecek atıklarıyla karınlarını doyurmaya çalışan yaşları 3 ila 9 arasında değişen altı çocuk, ehliyetsiz kullanılan aracın altında kalıp can verdi, ancak kimsenin gıkı çıkmadı. Ölüm, minik bedenlerle birlikte, toplumun vicdanını da yanında götürmüş gibi, Cumhurbaşkanı çıkarmaya hevesli Kayseri ve dolayısıyla koskoca Türkiye, sessizliğe gömülüverdi.
Kayseri'de sessizliğe gömülen "büyük insanlık", Sorgun'da birdenbire alevleniverdi. Fuhuş yapıldığı gerekçesiyle "duyarlılığı yüksek" bir güruh, belki de daha önce bir vesileyle "yollarının düştüğü" evlere baskın düzenleyerek, kendilerince bir çeşit "adalet" uygulamaya kalkıştılar.
Kayseri'de çocukları ölüme götüren açlık kol gezerken, koskoca kent, "komşuları açken tok yatmakta" hiçbir beis görmemişti. Sorgunlularsa, Hayrettin Kahraman hocalarını fazlasıyla ciddiye almış olacaklar ki, onun "İslam'da yaşı başı ne olursa olsun, evli veya bekar insanların nikah dışı cinsel temasları zinadır, suçtur, ayıptır ve günahtır" fetvası doğrultusunda önce hoşlarına gitmeyen insanların davranışlarını suç olarak tanımlayıp ardından da "recm" ile cezalandırma hakkını kendilerinde görebilmişlerdi. Polisin çaresiz kalmasına karşın "recm"in yapılamayacağı anlaşılınca evler ateşe vererek, yanacak olanın kendilerinden bir parça olduğunu bile unutabilecek duruma gelmişlerdi.
Kayseri'de üç yaşındaki Muharrem'in, yedi yaşındaki Veysel ile Tugay'ın, sekiz yaşındaki Ali'nin ve dokuz yaşındaki Serap'ın açlıklarını gidermek isterken ehliyetsiz sürücünün kullandığı otomobilin altında kalmaları da gösteriyor ki, bu ülkede binlerce çocuk aç ve açıkta yaşamak zorunda kalırken, insanlığını, Müslümanlığını, namusunu, ahlakını hatırlamayı akıllarına getiremeyenler, coğrafi olarak çok da uzakta olmayan Sorgun'da ayaklanabilecek kadar Müslümanlığını, namusunu, ahlakını birdenbire hatırlayıveriyorlar. Üç yaşında ölüme giden Muharrem'in gözlerinin renginin "mavi mi, yeşil mi, kara mı" olduğunu bilmiyoruz. Kayserililer, Necip Fazıl'a büyük önem veriyorlar ancak, çöpte yiyecek aradıkları için sonsuzluğa giden çocukların durumunu anlatan "Yokluk, o donduran buz, o söndüren karanlık;/Büsbütün bilgisizlik ve tam bir unutkanlık..." dizelerini hayatla bağdaştırmayı hiç mi hiç akıllarına getirmiyorlar.
Tahrik olmak kolay!
İslami yaşam biçimini tercih eden Kayseri'den topu topu bir saat uzaklıktaki, aynı yaşam biçimini "Hıra Dağı kadar" Türklükleriyle birleştiren Sorgunluların, kendilerini adaletin yerine koyarak, gündelik hayatlarındaki hoşgörüsüzlüğü yasalaştıracak fiili tavırlar içinde istedikleri evleri yakabilecek kadar gözleri dönebiliyor. Üstelik, Madımak'ın içler kanatan anısı tazeliğini koruyorken...
Bu ülkede insanlığın yararı olabilecek konularda kimse kılını kıpırdatmazken, üstlerine vazife olmayan konularda hemen herkes tahrik olabiliyor. Böyle düşünmemize Sorgun'daki olaylara ilişkin resmi yetkililerin açıklamaları neden oluyor. Resmi yetkililer, açıklamalarında, "uygunsuz kıyafetli, içkili ve küfürbaz" birinin halkı tahrik ettiğinden bahsediyorlar. Bu mantık, bize, yaz aylarında, gazetelerin üçüncü sayfalarında tatil yörelerinde sıkça yaşanan tecavüz vakalarının sanıklarının tahrik olmasını anımsatıyor. Enteresan olan, yetkililerin "halk" diye tanımladığı güruh, yokluk ve yoksulluk karşısında asla tahrik olmadıkları halde, konu, uçkur davası olunca hızla tahrik olabiliyor.
"Komşularınızın çocukları açlıklarına çare ararken, ölüme gittiler" diye sorsanız, sorumluluğu devlete atmakta hiçbir tereddüt göstermeyecek olanlar, konu fuhuş, zina, günah gibi kavramlara gelince, devleti, yasayı, adaleti bir yana bırakıp kendi adaletini devreye sokabiliyor. Her iki olay da gösteriyor ki, Türkiye, hızlı bir biçimde kendisine yabancılaşıyor. Çocuklar açken insanlığının harekete geçmesi gereken noktada kılını kıpırdatmaması da, fuhuş yapıldığı düşünülen evin, üstelik çocukların içerde olduğu biline biline yakılabilmesi de insanlığımızın insanlığa ve kendimize yabancılaştığımızı gösteriyor. Ankara'nın orta yerinde patlatılan bomba da, bu yabancılaşmanın vahşete bile kayıtsız kalabileceğini gösteriyor. Türkiye, insanlığını unutan bir sürecin etkisi altına giriyor ve biz hızla kendimizden uzaklaşıyoruz. Ne yazık!
Ahmet Telli'nin, "Kavgadan uzak kalmışsan/ sevdadan da uzaksın demektir/ devinmez yüreğinin mağması/ çatlamaz sabrın kara taşı unutma" dizeleri de işte bu yabancılaşmaya işaret ediyor. Çocukların göz göre göre ölüme gittiği bir ülkede, başkasının yaptıkları üzerinden namus timsali kesilmek, tam da şairin dediğine denk düşmüyor mu?