Adada Türklüğü varetmek

Lefke'de portakalların toplanma zamanı geldiğinde olgunlaşıp dallarında duramayan portakalları yerlerde görüp sorardık: "Neden kimse toplamıyor?". "Çünkü portakallar satılamıyor, o yüzden" derlerdi.
Haber: NİLGÜN GÜRKAN PAZARCI / Arşivi

Lefke'de portakalların toplanma zamanı geldiğinde olgunlaşıp dallarında duramayan portakalları yerlerde görüp sorardık: "Neden kimse toplamıyor?". "Çünkü portakallar satılamıyor, o yüzden" derlerdi. "Herkes yediğini yiyor gerisi ağaçlarda kalıyor..." Kuzey Kıbrıs'ta portakalların tek satılabileceği yer Türkiye'ydi. Bize Türkiye'deki narenciye işi yapanların örgütleriyle Kıbrıs portakalının ülkeye girmesine karşı oldukları anlatılırdı. Lefke'nin portakal bahçeleri turuncu görünümleriyle o kadar güzeldi ki, biz KKTC üniversitelerinde çalışan öğretim üyeleri portakal toplama zamanı geldiğinde oluşan görüntüyü kaçırmak istemezdik. Magusa'dan Lefke tarafına araba gezintileri yapıp yerlerdeki portakalları, artık bakılmayan bahçeleri görüp benzer soruları bir daha sorar, hep aynı cevabı alıp sonraki sene yine sorardık. Lefke'nin bahçeleri ilgisizlikten daha kötüleşiyordu. Kimi Türkiyeli arkadaşlarımız Kıbrıslıların tembelliğine yorarlardı bu durumu. "Türkiye alıştırdı yan gelip yatmaya" derlerdi. Varolanla yokolanı bir arada algılamanın ikilemleriyle çözüm üzerine çeşitlemeler yapardık. Çözüm henüz yok. Aradan geçen yıllarla portakal bahçeleri şimdi ne halde acaba?
Türkiye ile Kıbrıs ilişkisi, bizlerin Adalı öğrencilerimizle ilişkisine hep biraz yaralı yanıyla yansırdı. Genç heyecanlı öğrencilere kolonyalizm, neokolonyalizm, kimlik vb. sosyal bilimlerin güncel konularını anlatırken onlardan Türkiyeli hocaların samimiyetini yoklayanlar olurdu. Türkiye'nin Ada'yla ilişkisindeki egemenlik biçimi çoğu zaman yapılanları silecek, acıları unutturup öfkeye dönüştürecek kadar, onların bağımsız heyecanlarına, duygularına yansırdı. Bağımsızlık duygularını, yokolan kimlikleri analiz ederken kim onlardan kendilerini unutmalarını isteyebilirdi ki? Empati ile taraf algılanma duyguları arasında sıkıştığımız zamanlar olurdu. Onlarla nerede aynı safta, nerede değildik? Tarihlerimiz, duygularımız nerede ortak, nerede ayrıydı? Algıladığımız, onların zihinlerinde varolmasına katkıda bulunduğumuz görme biçimiyle içine dahil olduğumuz eğitim sistemini de sorgulatıyorduk.
Türkiyeli komutanın geçtiğimiz günlerde sarf ettiği "Türklüğünüzü kanıtlayın" sözleri o günleri hatırlattı. Komutanla değil, sözün muhatabı ile empati duyarak öğrencilerimizi hatırladım. İyice radikal ve bağımsız ruhlu olanlarını. Kendi tarihlerini ayırıp marşı, bayrağı sorgulayanları. Kıbrıslı Türkler bizimle aynı deneyimlerden geçmemişlerdi. Biz ilkokulda her sabah aynı andı söyleyerek büyümüştük, annemiz babamız da öyle büyümüştü; oysa orada her kuşak başka tarihe sahip çıkıyordu neredeyse. Üniversitenin bahçesinde iki bayrak birden göndere çekilip İstiklal Marşı söylendiğinde ikinci bayrağa bakıp Türkiye'de olmadığımızı hatırlardık, ama kendi marşımız ve bayrağımız oradaydı. Egemenliği hatırlatan bayrak ve kolonyalist simgeleri incelediğimiz öğrencilerimiz hep birlikte uygulama ortamındaymış gibiydik. İngilizce okutulan kitaplar, içerdiği konular Batılı ülkelerde okutulanlardı ama özeleştiriye alışmamış devlet merkezli bir kültürün çocukları olarak biz, Batılı ülkelerin çocuklarından farklıydık.
Çoğumuzu acıtan bir şey daha vardı. Adalıların egemen dil karşısındaki tutumu. Kendi vatanlarında "yavru vatan" olmayı sevmezdi bizim öğrenciler. Vatan herkesin vatanıydı, neden yavru olacaktı ki? Dilin iktidarla ilişkisine hemen bu örneği verirlerdi. Dille yeniden üretilen iktidar. Ana ile yavru arasındaki bağımlılık ilişkisi. Adalı öğrencilerin iletişim fakültesindeki en sıradan örneği. O günün öğrencileri şimdi mezun oldular ve belki aralarında politikacı olanlar da vardır. Onlar da egemen dile karşı kendilerini savunuyorlardır...