Adalet istiyorum!

Kol kırılır yen içinde kalır. Ama artık kol neresi, yen neresi? Kimler kol oldu kimler yen? Uzun kara etekler, kara pantolonlu ceketler mi yen oldu? Ya o yene silinen tutuklu gözyaşları? Ya gizli gizli burun çekmeler.
Haber: ERASLAN SAĞLAM / Arşivi

Kol kırılır yen içinde kalır. Ama artık kol neresi, yen neresi? Kimler kol oldu kimler yen? Uzun kara etekler, kara pantolonlu ceketler mi yen oldu? Ya o yene silinen tutuklu gözyaşları? Ya gizli gizli burun çekmeler. Ermeni çocuklarının benimle birlikte, benden daha sessiz büyüyen göz pınarları? Hangi Allah, hangi kitap yazar bunun affını ve bu hangi mahkemede görülür?
Toplandık. Bekledik. Beklemekten öte arz-ı endam eyledik bütün terbiyemizle. Sarı Gelin ıslığı duyuldu bir arabanın çatlak hoparlörlerinde. Düğünle cenaze birbirine karışmıştı deniz kıyısında. Düğün alayı sesleri, elle gelen düğün bayram pervasızlığıyla seçime hazırlanan otobüslerin son model ses cihazlarından geliyordu. Bizse 'ne' bağırıyorduk? Hiçbir şey. Seçim otobüsleri yanımızdan yöremizden müreffeh Türkiye'nin büyüme çığlıklarını çığırtırken, biz, kendi kendimize kalan biz, bir başımıza duruyorduk boğaza karşı. Gırtlağımız kırk düğüm, kırkının da kulpu kırık kara düğüm. 'Adalet istiyoruz' diye duruyorduk. 'Suçlular cezalandırılsın' diye duruyorduk. Hangi suçlular? Bilemez olduk. Hrant'ı öldürenler mi suçlu? Tarihin korkunç tesadüfü ile mahkeme gününe katlin yıldönümü denk gelen Sivas yangıncıları mı suçlu? Yoksa Sabahattin Ali'yi öldürdüğü 'hâlâ varsayılan' Ali Ertekin mi? Sabahattin Ali'nin "İki Gözüm Ayşe" diye başlayan mektuplarından haber veren, vuslatın hiçbir bahar gelemediğini yazan Uğur Mumcu'nun katlini vacip kılanlar mı?
Bilmiyorduk işte. Bekliyorduk. Bütün cenazelerin, sesimizi soluksuz kılıp ciğerlerimize düşürdüğü sessizlikle bekliyorduk. 'Adalet istiyoruz'. Susakalmıştık. Cinayetlerden cinayetlere arıyor, cenazelerden cenazelere görüyorduk birbirimizi.
Mahkeme sabahı, Barbaros Hayrettin Paşa bütün azametiyle heykelinin altında bizi topladığında, susuyorduk. Başka şeyler konuştuk hep birlikte. Zırlamamak için. Rakel geldi, deldi geçti kalabalığı. Alkışladık. Sonra yine başka şeyler konuştuk. Zorunluyduk. Tek söz kalmıştı geriye: 'Adalet istiyoruz'. Denebilecek tek söz. Kimin adaleti? Neyin adaleti? Sormamıza, soruşturmamıza vakit kalmadan. Alelacele, hemen, sadece, bunu diyebilirdik.
Geçti gitti Rakel. Güneş gözlüklerinin ardından. Mahkeme salonuna doğru. Bilemedik ne var gözlüklerinin ardında? Nasıl geçerdi sevgilinizle sizin duvarların ardındaki gününüz? Memleket meselelerinden duvarların ardı bir yaşama vaktiniz kalır mıydı? Peki evlilik yıldönümleriniz, doğumgünleriniz, kim giderdi elektrik faturasını yatırmaya, en çok kim kızardı diş macununu göbeğinden sıkmaya, ayrımcılığa en çok kim kızardı, en çok kim âşıktı özgürlük ve demokrasiye?.. Geçti gitti kalabalık içinden. Kalakaldık 'adalet istiyoruz' diye.
Bitti. Basın açıklaması yapıldı. Yanımda can dostum. Gitmeye yeltendik. Gidemedik. Kaldık Beşiktaş'ın rıhtım taşlarının üstünde. Konuşmadan. Oturduk. Kendi kendimize. 'Adalet istiyoruz' halimizle. Çatlayan kolonlardan Rakel'in cenaze konuşması yayınlandı. Rakel bir 'sevgilim' dedikçe bin 'sevgilim' dökülüyordu dudaklarından. Çaktırmadan ve kendi kendimize, bir başımıza 'adalet istiyoruz' diyerek gözlerimizi sildik. Sonra aşağıda gidemeyenleri gördüm.
Rica değil
Bir başlarına salınıyorlardı gitmekle gitmemek arasında. Herkesin gözü yaşlı, herkesin gözü saklı, herkesin gözü yerde. Kadınların kara etekleri boğaza karşı sallanıyordu. Erkeklerse erkekliklerine halel getirmemek için gözlerini göğe kaldırmışlardı. Hava sıcaktı. Güneş kurutuyordu yaşlarını. Hiçbir kadına, hiçbir adama, hiçbir çocuğa, hiçbir yargıca, hiçbir üç yüz bire, hiçbir.. bana göstermeden dar zamanlarda kullanmak üzere kurutuyorlardı yaşlarını.
Herkes yorgundu. El etek çekmiş gibiydi buralardan. Hiçbir zaman bulunamayacak faili meçhul oğlunu arıyordu sanki sessizler ordusu. Yine de dile geliyorlardı göğüslerine oturan kayayla: 'Adalet istiyoruz.'
Gözümün yaşı burnumu, oradan yüreğimi gıcıklıyordu, yas bayrağı sallayan kalabalığa karşı. Bu kadar değil. Çünkü kalabalık kalabalık değil. Yüreği burnundalar gelmiş buraya, bir artı bir artı bir artı bir... toplamında. Umut Ferhâd kadar uzak. Bir de Ferhâd dağlara uzak ama gelmişler. Gelmişiz. Hep uzaklardan su taşıyarak kendimize gelmişiz.
Bir durayım o zaman. Bir kendime geleyim. 'Adalet istiyoruz.' Evet. Hemen şimdi. Adalet istiyorum. Şimdi. Benim için. Adaleti kendim için istiyorum. Göğsüm kabara kabara. Yalvarmıyorum. İlenmiyorum. Dilenmiyorum. İstiyorum. Değil mi ki bugün gözümüz gözümüzde kaldı, değil mi ki gözlerimiz aynı toprağa takıldı kaldı, değil mi ki bir yaş daha bir yaş daha bir yaş daha bir yaş... daha göl oldu. O zaman adalet istiyorum. Hemen. Şimdi. Rica etmiyorum. İstiyorum.
İşim çok. İstemekle olmuyor. O yüzden sözüm var. Herkese karşı. Hrant'a, Rakel'e, Sabahattin Ali'ye, Âsım Bezirci'ye, Nesîmi'ye, Muhlîse'ye, Galile'ye, Sokrates'a... Okuyacağım. Dünyanın bütün kitaplarını okuyacağım. Bakacağım. Ne menem bir şeymiş benden men edilmeye çalışılan şey. Armstrong'dan Hades'e kadar okuyacağım. Sonra da okuryazar olacağım. Kalemle, kağıtla, şarkı söyleyerek, dans ederek bağıracağım:
Adalet İstiyorum!
Hem kendim için, hem kendime karşı!
Sözüm söz!
Başka yolum yok. Ruhumun tedirginliğini dindirebilmemin yolu bu. Birlikte yaşadığım güvercinlerin, kimse elleşmeden balkonumda özgürce takla atmalarının yolu.
Onlar ürkerse mektup gelmez. Ne benden sana, ne senden bana!