Adaletim kirlenmesin

Bir dostum telefonda "Haberin var mı, çete Yargıtay evine sızmış" deyince hemen iki yıl öncesine gittim...
Haber: KEMAL ŞAHİN / Arşivi

Bir dostum telefonda "Haberin var mı, çete Yargıtay evine sızmış" deyince hemen iki yıl öncesine gittim. Yap-işlet-devret modeliyle yaptırılan ve yüzde 70'i yapan şirkete, yüzde 30'u Yargıtay üyeleri ve emeklilerinin kullanımına bırakılan Yargıtay evinin 12 Mayıs 2005 tarihindeki açılışında, dönemin Yargıtay Genel Sekreteri Uğur İbrahim Hakkıoğlu'na gazeteciler şöyle soruyordu: "Hakim evleri varken Yargıtay evine neden ihtiyaç duydunuz? Mesela istenmeyen, aranan birisi, önemli suçtan Yargıtay'da davası süren bir kişi veya mafya mensubu ya da yasadışı örgütlere yakın biri veya grupla Yargıtay üyelerinin aynı ortamda kalma olasılığı rahatsızlık yaratmaz mı?" Sayın Hakkıoğlu'nun cevabı şöyleydi: "Orduevlerinde paşaların ayrı bölümleri var. Neden subaylarla kalmıyorlar? İşletmeciyle aramızda hem yazılı hem sözlü anlaşma yaptık. Yargıtay'a yakışır müşteri alınması şartımız var, müşterilerin Yargıtay'a uygun kişiler olması sözleşmemizde yer almıştır. Mesela uygunsuz şahısların devamı halinde biz 'Bu şahıslar Yargıtay tarafından sakıncalıdır, uygun değildir' diyebileceğiz. Sizin her ayrıntıyı sormanız, sanki mutlaka bir şey bulmak için uğraşıyormuşsunuz gibi geliyor, iyi niyetli değil. Bunun bize hiçbir maliyeti yok. Bu proje benim, yaygınlaşırsa Türk turizmi patlar" diyordu. (Üstü otel altı Yargıtay evi, Radikal, 19.05.2005)
Maliyeti yokmuş!
14/07/2007 tarihinden bu yana gazete manşetlerindeki "Yargıtay evini çeteci işletmiş, çeteyle irtibatlı yargı mensuplarına soruşturma, savcılarıma iki çift ayakkabı, Vaniköy çetesi Susurluk gibi (üç savcı, bir hâkim), yargıda neler oluyor neler, yargıda temiz eller operasyonu şart" başlıklarıyla verilen haberlere göre, Yargıtay evini işletenin "Son Nokta" operasyonuna maruz kalan çetenin lideri olduğu ve bazı yargı mensuplarının kirli ya da kirsiz çıkar ilişkilerine bulaştığı iddia ediliyordu. Gerçekten projenin yargıya hiç maliyeti yokmuş! Düşünebiliyor musunuz, Cicero'nun söylemiyle "Adalet, tüm erdemlerin hanımefendisi ve kraliçesi olan adalet..."in içine düştüğü durumu? Bu orijinal projeyle patlatılan turizm mi, adalet mi? Yargıtay Hizmetlerini Güçlendirme Vakfı'na ait Yargıtay evini bir işletmeciye vereceksiniz, ama işletmecinin kim olduğunu hiç soruşturmayacaksınız ve hiç mi hiç bir etik kaygı duymayacaksınız. Hem de Yargıtay evinin açılışında gazetecilerin bu kaygıyı dile getirmesine rağmen. Olacak şey değil. Mesela, artık günümüzde kız isteme vakalarında dahi erkek tarafı kız tarafına dünürlüğe gittiğinde, kız tarafı "Hele birazcık düşünelim" der. Bu süreçte kız tarafı damat adayını ve ailesini araştırır. Hatta istihbarat birimlerinden yardım isteyenler de olur. Ama Yargıtay evinin işletmeciliğini alanların kim oldukları, ne işle uğraştıkları, yüksek yargıç ve savcıları paşalara, küçük yargıç ve savcıları subaylara benzeterek, yargıdaki fiili hiyerarşik yapılanmayı doğru bulanların akıllarına nedense gelmez. Niye gelsin ki? Nasıl olsa Yasa, Adalet ve Barış isimli üç kızın annesi ve Jupiter'in eşi olan Adalet Tanrıçası Thémis'in gözleri zorla bantla bağlanmıştır. Sempati ve antipati gibi duygulara karşı hassas olan aşkın gözünün kör oluşu gibi, adaletin gözü de kördür ülkemde. Ama bütün bu olanlar karşısında Adalet Tanrıçası Thémis'in yüreğinin sızlamadığını kim iddia edebilir ki? Yüreği de kör değil ya.
Neler var neler...
Son beş yılın Adalet Bakanı ise sıradan bir vatandaş edasıyla "... pek çok davada bu tür yanlış, sakat işler oluyor. Yani siz ne sanıyorsunuz? Neşter davası olsun, bankalar olsun, neler var neler. Ama her şey konuşulmuyor. Çünkü yargıyı korumak gerekiyor". (Hürriyet, 16.07.2007) diyerek daha bilmediğimiz çok şeyler olduğunu ima ediyordu. Eski bakana sormak lazım: Madem ki yanlışları, sakatlıkları, kirlilikleri biliyordunuz da, gereğini neden yapmadınız? Sizi engelleyen mi vardı? Adalet Bakanı olarak gücünüz mü yoktu? Kirliliklere yargıyı bulaştıranları birileri mi kolluyordu? Unutulmamalıdır ki, her şeyin konuşulmasıyla yargı yıpranmaz. Aksine yargıda kirlenmeye yol açanları ve onları koruyanları bildiğini ima edip görevdeyken gereğini yapmamak yargıyı yıpratır. Eski bakanın bu açıklamasında olduğu gibi.
Temiz eller...
"Yargıda temiz eller operasyonu şart", kulağa çok hoş gelen ve yüreklere su serpen bir cümle. Aynı zamanda da kirliliği işaret ettiği için yürek sızlatan bir cümle. Bu operasyon neyi ister? Öncelikle bir "el" ister, o "el"in temiz olmasını ister, samimiyet ister, içtenlik ister, yürek ister, kişisel kaygıları ve kayıtsızlığı bir tarafa bırakmayı ister. Bu operasyon için ne gerekiyor? "Benim işim görülsün de ne şekilde görülürse görülsün" zihniyetine sahip ve avukatına vekâletname vermeden önce "Yargıcı ya da savcıya tanıyor musunuz?" sorusunu yönelten, adına kararlar verdiğim ve adaletin gerçek temsilcileri olan toplum bireylerinin sorumluluk almaları ve istençlerini ısrarla ortaya koymaları için gerekiyor. Çünkü adalet yalnızca yargıcın, savcının ve avukatın işi olmayıp, toplumdaki her bireyin kişisel sorumluluğudur. Sonra kirliliği yargının içine çekenleri ya da kirliliğin içine girenleri meslek taassubuyla korumayan ve yargıdaki kirlenmenin figüranlarını yani aptallıklarıyla bizi aşağı çeken ve hedefi olmayan duyguların esiri olanları, "İyi çocuktur" sözüne bakılmaksızın sadece "iyi çocukluğuyla" baş başa bırakabilecek yetkili ve sorumlu yargıç ve savcılar gerekiyor. Dahası oluşumu değiştirilmiş, üye sayısı çoğaltılmış, mesela üyeleri arasında baro temsilcileri bulunan, oluşumunda tüm yargıç ve savcıların rol aldığı, tüm kararları gerekçeli ve yargı denetimine tabi bir HSYK gerekiyor. Sonrasında; adaletin gerçek temsilcileri olan bireyleri, yargıçları ve savcıları harekete geçirebilecek desteği, samimiyetle ve içtenlikle sunacak ve kirlenmede katkısı olanlara prim vermeyecek barolar (avukatlar) gerekiyor. Tabii ki, eğer yargıda bir kirlenme varsa, -ki olduğu da iddia ediliyor- bu kirlenmede kendi katkılarının bulunup bulunmadığını da öncelikle sorgulayarak ve kirlenmeye kayıtsız kalmayarak.
Yoksa tümüyle kayıtsızlığın hüküm sürdüğü bir toplumda "Yargıda temiz eller operasyonu" ancak, "El'ler bizi temizlikte görsün" operasyonuna dönüşür. Robert. C. Solomon Adalet Tutkusu'nda şöyle diyor: "Gerçek adaletsizlik, kayıtsızlıktır ama bu, çeşitli boyutları, uzun bir geçmişi ve derine inen kökleri olan bir kayıtsızlıktır." Ben bu kayıtsızlığı bir yerden tanıyorum. Ama yine de 'yargı'ma güveniyorum, sizler de güvenin, ancak kayıtsız kalmayın.
KEMAL ŞAHİN: Yargıç, Kazan Adliyesi