Ademe mahkum etmek

Ademe mahkum etmek
Ademe mahkum etmek

19 Aralık 2000, Hayata Dönüş Operasyonu .

Hapishanelerinde kitlesel açlık grevlerinin olduğu, vekillerinin ölüm orucuna yattıkları demokratik bir rejim dünyada nerede vardır?
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

AKP ’nin medyanın üzerinde nasıl bir kontrol sağladığı biliniyor. Ama Başbakan Erdoğan hâlâ yeterince memnun değil, özellikle Kürt sorunuyla ilgili haberlerden şikâyet ederken geçenlerde şöyle diyordu:
“Medya kimin yanında yer alacak, başlıklara bakıyorsunuz, köşe yazarlarına bakıyorsunuz, sizin kaynağınız Roj TV midir, Mezopotamya mıdır, sosyal medya mıdır? Bunlar ademe mahkum edilecek, görmezden gelinecek. Bunları ademe mahkum etmek durumundayız. Ademe mahkum edersek çok daha hızlı yol alırız.”
Ademe mahkum edildiklerinde, yani yok farz edildiklerinde, yok hükmünde kabul edildiklerinde, muhatap alınmayıp insan yerine konmadıklarında nereye doğru daha hızlı yol alınacağı ise Kürt mahpusların açlık grevlerinin 40’lı günleri geçip ölüm sınırına gelmesiyle ortaya çıktı. Eylemin 40’lı günlerine kadar tutsakları “ademe mahkum eden” medya tam bir duyarsızlık, vicdansızlık da sergiledi. Ancak ölüm sınırına gelinip de “haber” yapılmaya başlandığında sergilenen sefalet keşke “ademe mahkum etmeye” devam etseydiler, dedirtti.
Gazete ve televizyonlardan üstümüze boca edilen yalanın, uydurmanın, itibarsızlaştırmanın, provokasyonun boyutları ancak 12 Eylül askeri diktatörlük dönemindeki örnekleriyle kıyaslanabilir. Ya da Mayıs 1996’da yapılanlarla veya Aralık 2000’de “Hayata Dönüş Operasyonu” denilen cezaevi katliamı sırasında olanlarla. 

1984, 1996, 2000 ve 2012 

Evet, hapishanelerinde kitlesel açlık grevlerini, ölüm oruçlarını Türkiye ilk defa görmüyor. Daha önce üç defa gördü; Haziran 1984’te, Temmuz 1996’da ve Aralık 2000’de... İlkinde 12 Eylül askeri diktatörlüğü yerini Özal’ın iktidarına daha yeni bırakmıştı ve ANAP “çarşı iznine çıkmış asker” gibi ortalıkta dolaşıyordu. Grevciler öldü. İkincisinde RP-DYP koalisyonu vardı, düşük yoğunluklu savaşın en şiddetli yıllarıydı. Grevciler yine öldü. Üçüncüsünde ise DSP-MHP-ANAP koalisyonu vardı ve alay eder gibi “Hayata Dönüş” adı verilen bir saldırıyla grevcilerin ölmeleri bile beklenmedi, katledildiler.
Bütün bu grevler/ölüm oruçları sırasında hemen hemen aynı “haberler” piyasaya sürüldü, bugün de sürülüyor.
1984’teki açlık grevleri sırasında, 28 Mayıs 1984’te, Kenan Evren Alaşehir’de şöyle konuşuyordu: “Bunlar açlık grevine gidiyorlar da hangisi öldü? İnsan açlık grevinde hiçbir şey yemezse 15-20 gün yaşar. Ondan sonra ölür. Bunlar bir ay, iki ay açlık grevi yapıyorlar. Ölmediklerine göre, demek ki yemek yiyorlar.” 1996’da ise RP’li Bakan Şevket Kazan, “Aşağıda gizli gizli yiyorlar” diyordu. Bugün Tayyip Erdoğan ne diyor: “Aç kalan falan yok… Herkes her şeyi yiyor. ... Açlık grevi yok, şov yapıyorlar.” Ve vahim bir ekleme yapıyor 2000 Aralık’ındaki Hayata Dönüş Operasyonu’nu çağrıştıran: “Müdahale gerektiğinde yapılır.”
20 Aralık 2000 tarihli Hürriyet, 30 tutuklunun katledildiği operasyonu “Devlet girdi” diye manşetten verirken, kalaşnikofla direndiklerini ve kendi kendilerini yakmaları için liderlerinin telefonla talimat verdiğini yazıyordu. Sonraki günlerde yangın bombalarıyla koğuşların nasıl yakıldığı, alev alan gencecik bedenlerin nasıl seyredildiği ortaya çıktı. Bugün ne yazılıyor? “Örgüt öldürüyor, devlet yaşatıyor” diye başlıklar atıp, aylar önceki bir yemeğin fotoğrafları “kuzu kebabı yiyorlar” diye basılıyor, iki- üç günlük destek grevleri bitirilince “yarısı vazgeçti” diye haberler yapılıyor.
Ve sonuçta, bunların hepsini yalanlayan bir hakikat olarak cenazeler gelmeye başladığında, olayların gerçek boyutları gün ışığına çıktığında yine kimsenin yüzü kızarmayacak. Devletin ve onun mütemmim cüzü anaakım medyanın her defasında aynı reaksiyonu vermesi, bu devletin ve medyanın genetik yapısında bir sorun olduğunu göstermiyor mu? AKP iktidarıyla birlikte rejimin normalleştiği çok söylendi. İşte açlık grevleri karşısında devletin ve medyanın “normal” hali böyle… Bu durumu “normal” görenlerin aklında veya vicdanında bir sorun yok mu? 

Yine cenazeler çıkacak 

1984’te 12 Eylül cuntası hâlâ ipleri elinde tutuyordu. O koşullarda hapishanedekilerin kendi bedenlerini bir silah haline getirmeleri anlaşılabilir. 1996’da Mehmet Ağar’ın Adalet Bakanı olduğunu hatırlamak o dönemde cezaevlerinin durumunun ne olduğuna ilişkin fikir vermeye de yeter. 2000’deki Ecevit hükümeti ise 28 Şubat sürecinin, bir baskı rejiminin ürünüydü. Peki, bugün, Kasım 2012’de nasıl bir hükümetin yönetiminde, nasıl bir siyasal rejim altındayız? Erdoğan “sınırsız demokrasiye hayır, ileri demokrasiye evet” diye konuşmayı sürdürerek, hâlâ demokrasiden söz edebiliyor. Hapishanelerinde böylesi kitlesel açlık grevlerinin olduğu, milletvekillerinin ölüm orucuna yattıkları ve “ölürseniz ölün, şantaja boyun eğmeyiz” denilen bir demokratik rejim var mıdır şu dünya üzerinde?
Öyle görünüyor ki, eğer 2000’deki gibi açlıkla ölmelerini beklemeyip de yine “devletin yaşatması” için müdahale edilmeye kalkışılmazsa, 1984’te ve 1996’da olduğu gibi cezaevlerinden cenazeler çıkmaya başlayacak. Ve ancak o zaman taleplerin karşılanması için belki somut adım atılması gündeme gelecek. Öncekilerden farklı olarak tümüyle siyasi-hukuki haklar talep eden grevcilerin muhatabı hükümettir. Hükümet istediği anda yapacağı açıklamalarla ve Öcalan’ın tecridine son vererek bu grevi bitirip, ölümleri engelleyebilir. Grevcilerle hükümetin iradeleri karşı karşıyadır ve ölüme yatanların karşısında uzun zaman durulamayacağı görülecektir. Bu konuda fazlasıyla örnek ve tecrübe var. Ama anlaşılan bazı hayatlar sona ermeden bu hakikat de kabul edilmeyecek.
1996 açlık grevlerinin Adalet Bakanı Mehmet Ağar’a rahat edeceği bir hapishane bulmak için seferber olan ve sonunda Aydın’ın Yenipazar cezaevini özel olarak düzenleyen bir hükümetin açlık grevcilerini ademe değil, aslında ölüme mahkum etmesine şaşılabilir mi?
12 Eylül’den sonra Metris cezaevinde bir ay kalan bir cumhurbaşkanının ve 28 Şubat’tan sonra Pınarhisar cezaevinde dört ay yatan bir başbakanın yönetimindeki 2012’nin Türkiyesi’nde hâlâ cezaevlerinde ölüme yatılıyor ve yetkili ağızlar, etkili kalemler hâlâ 1984, 1996 veya 2000’deki gibi konuşuyor veya yazıyorsa, söylenecek tek şey kalıyor: Aman konuşmayın, yazmayın, ademe mahkum etmeye devam edin!