Adnan Satıcı'nın ardından

Yüzü, gülüşü ve şiirleri hayata çok yakışan şairimizi, Adnan Satıcı'yı kaybettik. Adnan'ın Diyarbakır'da edebiyat öğretmeni oldum önce, sonra da dostu ve arkadaşı.
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

'Derinlik olmayı sürdüreceğim
bu sığ denizde bir halkım ben
dünyanın kalbinde paslı bir hançer'


Yüzü, gülüşü ve şiirleri hayata çok yakışan şairimizi, Adnan Satıcı'yı kaybettik. Adnan'ın Diyarbakır'da edebiyat öğretmeni oldum önce, sonra da dostu ve arkadaşı. Okuldan ve mahalleden arkadaşlarının memleketi kurtarma ütopyalarının peşinden koştuğu ve adeta "geliyorum" diyen 12 Eylül faşizmine karşı hiçbir zaman kurulamayan 'halk cephesi' stratejilerinin muhabbet edildiği o alacakaranlık zamanlarda, onu yaşıtlarından ayıran bir farklılık olarak, hayatında ve gündeminde edebiyat vardı Adnan Satıcı'nın, şiir vardı.
Aşk bir de. Aşksız yaşamazdı o, arkadaşları gibi çok 'bacıları' yoktu onun bu yüzden; sevdiği ve âşık olduğu kızlar vardı sadece... Edebiyattı, şiirdi ve aşktı sohbetlerimizin konusu, güzel yüzlü, güzel gülüşlü kardeşimle. Cebine doldurduğu şiirlerini Veysel Öngören'e okutur, ondan kendi şiirinin ve şairliğinin geleceğine dair bir güzel söz işittiğinde, gözleri mutlulukla parlardı.
Sonra, 12 Eylül günü artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir şafağa uyandık birlikte. Köşe başlarını cemseler, nöbet bekleyen askerler tutmuştu. O günden sonra da film koptu zaten, hayat bizi başka diyarlara savurdu. Uzun yıllar görmedik birbirimizi. Ben tutuklandım, o Diyarbakır'dan ayrıldı ve kim bilir ne yoksulluklar ve ne güçlüklerle önce edebiyat okudu, sonra da hukuk.
Cezamı bitirip cezaevinden tahliye olduğumda, dostum ve öğrencim Adnan Satıcı, edebiyat dergilerinde şiirleri basılan ve şiir kitapları çoktan yayınlanmış bir şair ve edebiyat adamıydı artık. 'Ülkesiz Şarkılar' şiir kitabıyla 1984 Yeni Türkü Şiir Ödülünü, 'Serin Gel Ölüm' şiiriyle 1994 Dünya Şiir Ödülünü ve 'Yerçekimine Uyan Portakal Çiçeği' kitabıyla da Behçet Aysan şiir ödülünü almıştı. Annesini daha altı yaşında kaybettikten sonra, yatılı okulların soğuk odalarında bir çocukluk ve gençlik yaşamı geçirmişti Adnan. Çocukları anlatan bir romana konu oldu bu yıllar: 'Sonsuzluk Sandalı'...
Ankara'da yıllar sonra Mülkiyeliler Birliği'nde bana imzalayıp verdiği şiir kitabı 'Dokuzuncu Blues'a şunları yazdı Adnan: "..birlikte yaşadıklarımıza yakıştırır umuduyla.." Birlikte yaşadığımız her şeye yakışan şiirleri ve kahkahalarıyla yeniden hayatıma giriyordu işte. Bu kez gurbet ellerde ve Diyarbakır'dan çok uzaklarda. Sığındığı limanların yalnızlıklarında üretilen bu şiirlerde ah ne çok umut, ne çok yalnızlık ve ne çok hasret vardı. Ve insana saygı, hayata karşı sorumluluk. Bu saygı ve sorumluluk adına, Adnan bir gün 'atı çatlarsa' eğer peşinen özür diliyordu bizlerden:
'Gözümü yumduğum gün kavanoz dipli dünyaya
başucumdaki taşa bir zahmet şunları yazın:
böyle olsun istemezdim
daha çok koşardım ya
atım çatladı
Özür dilerim..'
Atını boş yere çatlatmadı benim sevgili kardeşim, can dostum. Sihirli sözcüklerine yüklediği kavgaları ve sevdalarıyla 'vebalı aşk yurtlarını' ilhaka çıktı bazen. Hem de 'kılıcı yel, leşkeri gölge serdârlardan' daha büyük bir güç ve inatla:
'Leşkeri gölge, kılıcı yel bir serdârdan ne beklenirse
Sanırım biraz daha fazlasını yaptım:
Vebalı aşk yurdunu ilhaka yeltendim bir ara
Beyaz bayrağımı yanımdan ayırmadım ama
Kızıl kara atlastan biçtim kefenimi'
Niçin ve neden bilmiyorum, ama şiirlerine usulca sızan güçlü bir duygu oldu hep bağışlanmak arzusu:
'Üzgünüm şöyle bir tamburalım olmadı diye
Anarşist duygumdan özür diliyorum
Hücre evi baskınında şiirimi bulmuş polis
Umarım yazdıklarım beni bağışlatır'...
'Doğuya, doğuya gitmek' isteği kaldı geriye, 1962 doğumlu şair Adnan Satıcı'dan, bir de daha altı yaşında kaybettiği annesine yazdığı özlem şiirleri:
'Özledim seni anne, uçurumun önünde
Sulara bakarken kaygılı bulut
Ölüm kadar uzak doğduğu günden.
Bu çocuğun aklına nerden gelsindi
Sayfalar arasında kurutulmuş sıcak eski yazlardan yapılı çiçek
Bir daha yeşermeyecek
Özledim seni, özledim seni anne
Dalsızım, dulda sızım, rüyam bitmiş kime ne..'
Rüyasını bitirdi
Yazdığı şiirlerde, niçin hep özür diledi bizden, niçin hayatın onu hep bağışlamasını istedi? Belki de hayata ve insana hürmetinden ve bu hürmetin gereğini yerine getiremediğini düşündüğünden, kim bilir.. Oysa asıl bağışlanması ve özür dilemesi gereken o değil, bizleriz aslında.. Ona hayatımızda daha fazla yer vermedik, onu yalnız bıraktık ve onu hak ettiği kadarıyla hiçbir zaman anlayamadık.
Atını çatlattı ve 'rüyasını bitirdi' benim sevgili kardeşim. Hep 'Doğuya gitmek' arzusunu da yerine getiremedik onun. Şimdi Ankara'da, öğretmeni ve dostu Hicri İzgören'in Diyarbakır'dan getirdiği bir avuç toprağa karışmış melez bir toprağın altında uyuyor.
Adnan'ı son yolculuğuna uğurlarken, Hrant'a ağladığımız kadar çok ağladık ve önce, memleketine duyduğu hasretini fısıldadık rüzgara, sonra da bağışlamasını bizi ve affetmesini..