Afrika'nın beyazları

Filmlerde olayların tatlıya bağlanması biraz fedakârlık gerektiriyor. Çatışma taraflarından birisinin illa ki bertaraf edilmesi, etkisiz hale getirilmesi lazım.
Haber: ERMAN ATA UNCU / Arşivi

Filmlerde olayların tatlıya bağlanması biraz fedakârlık gerektiriyor. Çatışma taraflarından birisinin illa ki bertaraf edilmesi, etkisiz hale getirilmesi lazım. Getirilmeli ki olayları ateşleyen çatışmalar en azından film evreni içinde çözüme ulaşsın. Ama bu çözüm odaklı bakış, ikircikli konulara yönelince çatışmaları dindirmek o kadar da kolay olmuyor. Afrika da çatışmanın bir türlü dinmediği sıcak bölgelerden. İç savaş ve açlık görüntüleri kanıksandığından olsa gerek, çoğu zaman dünyanın geri kalanı tarafından görmezden geliniyor. Ara sıra vuku bulan vicdan temizleme girişimlerinin favori bölgesi olması da belki bu umursamazlıkla bağlantılı.
Beyazperdede çatışmaların artışıyla 11 Eylül sonrası arasında doğrudan bir bağlantı var. Bu dönem, ya ırklar arası, uluslararası çatışmanın artan dozunu konu eden hikâyeler ('Crash/Çarpışma', '25. Saat', 'Babel/Babil') ya da tam yerinde, Ortadoğu'da yaşananlar üzerinden ('Syriana') perdeye geliyor. Ama hassasiyeti artan filmciler, diğer ihtilaflı bölgelere de bakamadan edemiyor. Belki Afrika'nın geçen seneden beri sık sık perdeye gelmesinin sebebi de budur. John Le Carré uyarlaması 'Constant Gardener/Arka Bahçe' (Fernando Meirelles) geçen sene, sivil toplum örgütlerince desteklenen, 'duyarlı' aksiyon 'Blood Diamond/Kanlı Elmas' (Edward Zwick) iki hafta önce, 1970'lerde hüküm süren Uganda diktatörü İdi Amin'in zulmünü hedefe alan 'The Last King of Scotland/İskoçya'nın Son Kralı' da (Kevin Macdonald) bu hafta gösterime girdi. Forest Whitaker'ın Oscar'a aday gösterildiği bir performansla canlandırdığı Idi Amin ve onun karşısında, yeni İskoç yıldızı olmaya aday James McAvoy'un oynadığı genç doktor Garrigan arasında cereyan eden gerilimli hikâye, 'İskoçya'nın Son Kralı'yla Afrika, perdede hükmünü ilan etti; hem de egzotik değil ihtilaflı haliyle...
Gerçi Afrika'nın hatırlanması, son iki seneye özgü değil. 2003 en iyi yabancı film Oscarı sahibi Alman yapımı 'Nirgendwo in Africa/Afrika'da Hiçbir Yerde', (Caroline Link) II. Dünya Savaşı öncesi Kenya'ya göç eden Yahudi bir çiftin hikâyesi üzerinden Afrika'ya kolonyalist bakışı tersyüz ediyordu. Başrol oyuncusu Don Cheadle'a Oscar adaylığı getiren 'Hotel Rwanda' (Terry George) Ruanda'da Hutu'ların Tutsi soykırımını gündeme getirdi. Kıtadaki daha yakın tarihli çatışmaları perdeye getirmek ise silah ticaretine kara mizahi bir yaklaşım getiren 'Lord of War/Savaş Tanrısı'na (Andrew Niccol) nasip oldu. Sydney Pollack imzalı 'The Interpreter/Çevirmen', orta Afrikalı bir aktivist beyaz çevirmeni hikâyenin temeline yerleştiren siyasi gerilimdi. Ama 'Afrika'da Hiçbir Yerde' ve 'Hotel Rwanda' dışında bu filmlerin hepsi de Afrika'ya hikâye geliştirici unsur muamelesi yaptı. Sonuçta 'Savaş Tanrısı'nın silah tüccarı kahramanının yolu Afrika'ya sırf silah trafiğinin duraklarından biri olduğu için düşüyordu. Kıta, 'Çevirmen'de de kadın kahramanın tekinsiz geçmişinin mekânıydı.
Son bir sene içinde gösterime giren Afrika filmlerinin ortak özellikleri ise kıtayı anlama, oradaki çatışmaları çarpıcı bir biçimde perdeye getirme çabaları. 'Cidade de deus/Tanrıkent' ile izleyiciyi layıkıyla çarpan Brezilyalı Fernando Meirelles, ilk İngilizce filmi 'Arka Bahçe'de bu yeteneğini çokuluslu ilaç firmalarının Afrika'daki oyunlarını açık etmek için kullandı. Araçları, Britanyalı diplomat Justin (Ralph Fiennes) ve onun bir cinayete kurban giden ateşli muhalif karısı Tessa'ydı (Rachel Weisz). Haliyle film ne kadar iyi niyetli olsa da Afrikalılara yardım etmek için yanıp tutuşan Tessa'nın odağa alınması, siyahlara yardım eden beyaz klişesinin yer yer yinelenmesine yol açtı. Elmas ticareti ve Sierra Leone iç savaşı arasındaki bağlantıyı duyurma niyetindeki 'Kanlı Elmas' da aynı falsoya sahip. Kendini zorlu maden koşullarında ve acımasız askerler arasında bulan bilge siyah Solomon, beyaz kaçakçı Danny (Leonardo DiCaprio) ve idealist gazeteci Maddy (Jennifer Conelly) rehberliğinde düzlüğe çıkıyor.
Aslında bu, beyaz starlar eşliğinde dünyaya bakmanın sonucu. Yapım koşulları, ortaya çıkan ürünü de, onun çatışmaları nasıl aktardığını da etkiliyor. Bu, düz bir aksiyon çizgisinde ilerleyen 'Kanlı Elmas'ta daha belirgin. Kahramanın kendini olan biten karşısında çaresiz hissettiği
'Arka Bahçe'de çatışmalar biraz daha yüzeye çıkıyor. Şimdilik meselesi Afrika olan son film 'İskoçya'nın Son Kralı'nda ise beyaz adam, içine düştüğü çatışma ortamında kendini diğerlerinden çok daha çaresiz hissediyor. Böylece Afrika'nın çözüme ulaştırılamayan meseleleri öncekilerden daha baskın bir şekilde perdede yerini buluyor.
'İskoçya'nın Son Kralı'nın İskoç yönetmeni Kevin Macdonald belgeselcilikten gelme. Macdonald'ın şimdiye kadar en çok sözü edilen başarısı, 1972 Münih Olimpiyatları'ndaki terörist eylemi konu edinen, en iyi belgesel Oscar'ı sahibi filmi 'One Day in September/Eylülde Bir Gün' ve olaydan beri kimsenin ulaşamadığı eylemci Jamil Al Gashey'yle bu yapım için röportaj yapması.
Buhran geçiren idealist
Macdonald, 'İskoçya'nın Son Kralı'yla başarılarına kurgu kategorisinden de bir yapım ekledi. Ama belgeselcilikten gelmesine rağmen 'İskoçya'nın Son Kralı'nda gerçekleri kurguyla birleştiren bir romandan esinlenmeyi tercih ediyor. Yıllarca Afrika'da yaşamış gazeteci Giles Foden, filmle aynı isimli romanında gerçekten de Idi Amin'in doktoru olan Bob Astles'ten esinli bir karakter, Nicholas Garrigan'ı yaratıyor. Aralarındaki ilişkiyi daha yakın bir dostluğa dönüştürüyor, hatta doktoru Amin'in sırdaşı ve akıl hocası yapıyor. Idi Amin'in acımasız bir diktatöre dönüşümünün dökümünü veriyor.
Filmin bu hikâyeye yaklaşımı, vicdan sahibi beyazların açmazlarını perdeye getirmeye odaklı. Babasının baskısından bunalmış taze doktor Garrigan, bir sinir anında evden ayrılmaya karar veriyor. Şansa seçtiği Uganda'ya gidiyor. Yolu darbesini henüz yapmış yeni başkan Idi Amin'inkiyle kesişiyor. Vaat edilen bolluğun da etkisiyle bu kendine özgü liderin özel doktoru olma teklifini kabul ediyor. Onun acımasız yüzünü görmesi için ise çok zaman geçmesine gerek kalmıyor.
Yani ilk bakışta medeni beyaz ve barbar siyah yine karşı karşıya.
İlginçtir, filmin avantajı da burada. Feyk atmadan, beyazların vicdani kefaretlerini yüceltmeden Afrika'daki dinamikleri deşiyor. İdealist beyazın niyetleri biraz sorunlu. Ülkedeki siyahların da, ona bakışı.
'İskoçya'nın Son Kralı', önceki iki filmin, 'Arka Bahçe' ile 'Kanlı Elmas'ın sağlam zemininde yürümemeyi tercih ediyor. Güven duyulmayacak bir ana karakter yaratıp onun bakışını temel alarak Afrika'daki çatışmayı üstten değil, zemine daha yakın bir yerden aktarıyor. Çatışmaları 'Arka Bahçe' ve 'Kanlı Elmas'a göre daha çarpıcı bir üslupta perdeye getirme şansı da bu konumundan kaynaklanıyor.