Akıntıya karşı

Türkiye'nin başka bir ortama taşınması ve demokratik çözüm umudunun tükenmemesi için hem Türk hem de Kürt cephesinde ciddi bir değişim şart
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Bazen tarihin akışı belli bir yönde ve belli bir yere doğru hızlanır. Ancak iktidar mevkiinde olanlar, çoğunlukla bu akışı kavrayamazlar ve sonuçta başaramasalar da akıntıya karşı durmaya çalışırlar.
Tayyip Erdoğan ’ın da İstanbul Belediye Başkanı seçildiği ve Refah Partisi’nin en büyük parti haline geldiği 27 Mart 1994’teki yerel seçimlerden sonra, 13 Nisan 1994’te Necmettin Erbakan şöyle demişti: “Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kanlı mı olacak, kansız mı olacak? Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum amma, bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım, Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart, geçiş dönemi yumuşak mı olacak sert mi olacak, tatlı mı olacak kanlı mı olacak, 60 milyon buna karar verecek.”
Nitekim gerçekten de ertesi yıl yapılan seçimlerin ardından Erbakan, başbakan oldu. İktidar mevkiinde olanlar, 28 Şubat 1997’de bir askeri müdahaleyle akıntıya karşı durmaya çalıştılar. Erbakan’ı devirirken “1000 yıl sürecek” bir düzen kurduklarını ilan ettiler ama boşunaydı. Erbakan’ın talebeleri olan Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, sadece 5 yıl sonra AKP ile iktidara yeniden geldi ve 28 Şubat rejimi tasfiye oldu. Generaller hapse tıkılırken, Erbakan’ın giydirdiği “gömleği” çıkardığını söyleyen Erdoğan, son zamanlarda aslına rücu etmiş görünüyor. Yani tarihin akışına uygun olarak Erbakan’ın öngörüsünün kansız bir şekilde gerçekleşmiş olduğunu söyleyebiliriz. Elbette bazı farklılıklarla ve Erbakan’ın değil de Erdoğan’ın suretinde…
Ancak Erdoğan ve arkadaşları şimdi benzer bir sürecin Kürt halkının hakları konusunda ilerlediğini göremiyorlar. Bugün artık iktidar mevkiinden baktıkları için kavrayamıyor ve 28 Şubat generalleri gibi akıntıya karşı durmaya çalışırken, her geçen gün daha çok onlara benziyorlar. 

Küreselleşme süreci
“Küreselleşme” denilen kapitalizmin yeni süreci tarihin daha önceki dönemlerinde kurulan dengeleri, düzenleri, statükoları bozulmaya ve yeniden kurulmaya zorlarken çeşitli ülkelerde büyük değişimlere de zemin oluşturuyor. Latin Amerika kıtasının baştan başa sol iktidarların egemenliği altına girmesinden Arap Baharı’na ve hatta İslami bir referansa sahip AKP’nin Türkiye’de iktidara gelmesine kadar birçok olayı bu bağlamda kavramak ve anlamlandırmak mümkün. Ulus devletleri tasfiye edeceği, Batı’nın değerlerini evrenselleştireceği ileri sürülen küreselleşme süreci, belki uzun vadede bu tür etkide bulunabilir ancak bugün için tam tersine sonuçlar üretiyor. Örneğin, solun bazı kesimlerini de etkileyerek yerel ve ulusal değerler daha öncesinde olmadığı kadar önem kazanırken, İslam da Türk kimliğinde eskisinden farklı bir şekilde öne çıkıyor ve AKP de bundan besleniyor. Aynı şekilde Kürtler de kimliklerine eskisinden farklı bir biçimde sahip çıkıyorlar. Kısacası, bu yeni tarihsel süreç dünyayı yeniden kurar/oluştururken bazı halkların kaderini de yeniden çiziyor. Bunlardan birinin de Kürt halkı olduğu açık değil mi? Kürtlerin eski statülerinde yaşamaya ikna edilmeleri, buna rıza göstermeleri veya boyun eğmeleri mümkün mü? Kürtler de artık Ortadoğu’da diğer halklar hangi haklara sahipse aynılarını istiyor ve bunun için mücadele ediyorlar. Kürtleri bu haklardan yoksun bırakmak, geçen yüzyılda mümkün oldu ama artık mümkün mü? Irak ve Suriye sınırları içinde yaşayan milyonlarca Kürt, temel haklarını elde etmişken İran ve Türkiye sınırları içinde yaşayan Kürtlerin de aynı hakları talep etmemeleri düşünülebilir mi? 

İki cephede de sorun var
Öte yandan, artık koşullar bu hakların ancak silahla, kan dökerek elde edilmesini zorunlu kılmadığı halde son zamanlarda savaşın tırmanması artık bir “tercih”, bir “ politika ” olarak gündeme geliyor. Oysa tarihin akışı hiç de bunu gerektirmiyor ve Kürt halkı haklarını pekâlâ kansız bir yoldan ilerleyerek, barışçı ve demokratik yöntemlerle elde edebilir. Aynı şekilde koşullar bu hakların silahla, şiddete başvurarak engellenmesini de mümkün kılmıyor. Şimdi artık temel sorun bu gerçekliğin bütün taraflarca idrak edilmesi.
Erdoğan’ın Türkiye’yi çeşitli eksenlerde -Türk/Kürt, Alevi/Sünni- kutuplaştırma politikaları, Kürt sorununda da baskı ve şiddet olarak karşılığını buluyor. PKK ’nin de buna aynı şekilde karşılık vermesi ve “devrimci halk savaşı” adı altında işi artık Dersim milletvekili Hüseyin Aygün’ü kaçırmaya kadar götürmesi vahim bir tablo. Anlaşıldığı kadarıyla PKK de çatışmaların tırmanmasından kârlı çıkacağını düşünüyor. Bu kanlı girdaptan acilen bir çıkış olmazsa, sorunun barışçı ve demokratik çözüm umudu iyice tükenecek, Türklerin ve Kürtlerin eşit, özgür ve kardeşçe yaşayacakları bir gelecek hayali de kalmayacak.
AKP hükümetinin ve parlamenter muhalefetin bu kanlı gidişe son verecek bir politik müdahalesi, bir acil eylem planı olabilir mi? Doğrusu şu ki, iktidar mevkiinde bulunanların tarihin akışı doğrultusunda davranmalarını beklemek, pek mümkün değil. Ama muhalefette olanların bu beceriyi ve esnekliği göstermeleri mümkün. Daha da ötesi elzem ve zorunlu. Kürt hareketi aynı zamanda “demokratik” bir muhalefet ise kansız ve barışçı yollardan, siyasi ve demokratik yöntemlerle ilerleyerek iktidar mevkiindekileri taleplerini kabullenmek zorunda bırakabilir. Tarihsel ve toplumsal meşruiyeti arkasına alan demokratik bir hareketin kan dökerek engellenmesi, yok edilmesi artık mümkün değil. Kürt hareketi bu eşiği çoktan aştı. Öyleyse barışçı ve demokratik bir yolu açacak bir büyük manevrayı Kürt hareketinden beklersek çok şey mi beklemiş oluruz? Kürt hareketine haksızlık mı etmiş oluruz? On yıllık iktidarında yaptıklarıyla AKP’nin demokrasi sicili ortada. Peki, talepleri ve programıyla demokratik olduğu tartışılmaz Kürt hareketi siyasi örgütlenmesi ve ilişkileriyle, mücadele biçimleri ve eylemleriyle nasıl ve ne kadar demokratik? Özellikle Hüseyin Aygün’ün kaçırılması ve ardından yapılan “gözaltı” açıklamalarından sonra bu sorular çok daha önem kazandı.
Türkiye’nin başka bir ortama taşınması ve demokratik çözüm umudunun tükenmemesi için hem Türk hem de Kürt cephesinde ciddi bir değişim şart. Türk cephesinden kısa vadede bir şey beklenemez. Aynı durum Kürt cephesi için de geçerliyse, bindik bir alamete gideriz kıyamete!
Dün “adil düzen” konusunda karar vermesi gereken 60 milyon vardı, bugün barış içinde ve kardeşçe yaşamak isteyip istemediğine karar vermesi gereken 60 artı 15 milyon, 75 milyon var!