AKP demokrasi dışı bir yönelim içinde

AKP, ulusalcı ve şoven milliyetçi partilerin etkisi ve devlette egemen güçlerin baskısı altında giderek milliyetçi-militarist bir çizgiye angaje oluyor.
Haber: TARIK ZİYA EKİNCİ / Arşivi

AKP, ulusalcı ve şoven milliyetçi partilerin etkisi ve devlette egemen güçlerin baskısı altında giderek milliyetçi-militarist bir çizgiye angaje oluyor. Başbakan Erdoğan, son dönemde izlediği politikalarda ve aldığı kararlarda öncekilere bakarak demokrasi dışı bir yönelim içinde olduğunun açık işaretlerini veriyor. Daha önce Türkiye toplumunun değişik halklardan oluştuğuna ve Türkiyelilik üst kimliği altındaki tüm halkların eşit haklara sahip olduğuna vurgu yaptığı halde, bugün Türkiye'de yalnız Türkler vardır diyebiliyor. Daha önce Kürt kökenli yurttaşların en az Türk kökenliler kadar temel hak ve özgürlüklere sahip olduklarını dile getiren sayın Başbakan artık selefleri gibi Kürtlerin demokratik taleplerini reddediyor ve Kürt sorununu bir terör sorunu olarak tanımlıyor.
Başbakan, seçim barajını kaldırmak suretiyle temsilde adaleti sağlayacak yerde, Kürtlerin demokratik hakları için mücadele eden DTP'nin parlamentoya girmesini engellemek amacıyla bağımsız adayların birleşik oy pusulasında yer almaları zorunluluğunu getirdi. DTP Meclis'e girdikten sonra da onunla diyalog kurmayı, PKK'yi terörist ilan etme koşuluna bağladı. Bu, DTP'ye ve onun şahsında demokrasiye kurulan bir tuzaktı. Amaç DTP'yi bir ikilemle karşı karşıya bırakmaktır. DTP öneriyi benimsediği takdirde pasifize olacak ve Kürt sorununun çözümüne katkı yapma işlevini kaybedecekti. Reddettiği takdirde de meşruluğu tartışma konusu yapılacak ve Meclis'te soyutlanacaktı. Bugün, koro halinde DTP'ye yapılan saldırıların gerçek amacı budur. Meclis'teki partilerin tümü elbirliği içinde onu soyutlayarak işlevsizleştirmeye çalışıyorlar.
Başbakan Erdoğan'ın öncülük ettiği milliyetçi-militarist cephenin DTP'yi meşruiyet dışı gösterme çabalarının nihai amacının, Kürt sorununu çözümsüz bırakmak ve Türkiye'nin demokratikleşmesini önleyerek bugünkü otoriter rejimi sürdürmek olduğu yadsınamayacak kadar açık.
DTP bu tuzağa düşmedi. Yapılan saldırılara ve kurulan tuzaklara karşın zaman onu doğrulayacak ve haklı olduğunu gösterecektir. Önemli olan barış ve demokrasi mücadelesini kararlılıkla sürdürmesi ve başarıya ulaşmasıdır.
Başbakan Erdoğan ABD'de 'Çok Etnikli Toplumun İnşası' panelinde "Kürtler azınlık değil, onlar bir bütünün parçalarıdır" derken Kürtler için 'zorunlu asimilasyonu' tek bir çıkış yolu olarak öneriyor ve dolaylı yoldan Kürt varlığını reddettiğini teyit ediyor.
Erdoğan Türk ırkçılığını yaygınlaştırmak için, devlet imkanlarını kullanarak, Uluslararası Türkçülük Kurultayları düzenliyor. Başka halkların kendi atalarını anmalarını, kendi efsanelerini yaşatmalarını ceza tehdidi altında yasaklarken, AKP adına yığınsal katkı sunduğu Söğüt Osmangazi şenliklerinde ırkçı gösteriler sergiliyor.
301 savunucusu
Daha önce ırkçılığı çağrıştıran, soyut nitelikli, 'Türklüğün aşağılanması' suçunu içeren ve bunu ağır yaptırıma bağlayan TCK'nin 301. maddesinin değiştirilmesine sıcak bakan Başbakan, son bir yıldan beri karşıt bir tutum sergiliyor. AB yetkililerinin ve Türkiye demokratik kamuoyunun sayısız uyarılarına karşın, salt şoven milliyetçi ve militarist güdülerle 301. maddenin savunuculuğunu yapıyor.
AB, Kopenhag Kriterleri'nin bir gereği olarak yasa ile oluşturulan 'Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu'na bağlı 'Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar' adlı özerk çalışma grubunun hazırladığı Ekim 2004 tarihli azınlık hakları başlıklı raporun ırkçı bir üyenin bölücülük suçlamasına maruz kalması olayı, Başbakan Erdoğan tarafından tasvip gördü ve grup başkanı Prof. İbrahim Kaboğlu ile raportör üye Prof. Baskın Oran'ın görevlerine son verildi. Azınlık hakları raporunun hükümet tarafından reddedilmesi savcılıkça suç ihbarı sayıldı ve raporu hazırlayıp kamuoyuna açıklayan Kaboğlu ile Oran haklarında TCK'nın 216. maddesinden bölücülük suçlamasıyla dava açıldı. Yargılama devam ediyor.
Hükümet yürürlükteki Terörle Mücadele Kanunu'nu yetersiz buldu ve insan haklarıyla bağdaştırılması imkansız hükümlerle teçhiz ederek ağırlaştırdı. Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu'nda değişiklik yaparak polisin yetki kullanımını keyfiliğe dönüştürücü, hak ihlallerini kolaylaştırıcı, hatta teşvik edici biçimde genişletti. Kanunun yürürlüğe girdiği 14 Haziran 2007 tarihinden bu yana işkence, kötü muamele ve karakollarda ölümle biten olaylar arttı, bu yoldaki şikayetler yaygınlaştı.
Hükümet son iki yıldan beri AB üyeliği çalışmalarını fiilen durdurdu. Kimi göstermelik açıklamalarla bunu kamufle etmeye çalışıyor. Başbakan'ın, Dışişleri Bakanlığı gibi ağır bir görevi yürütmekte olan Bakan Ali Babacan'a ayrıca başmüzakerecilik görevini yüklemesinin amacı AB üyeliğini rölantiye almak ve giderek müzakerelere son vermek olduğu açık. Çünkü, AB üyeliği, ırkçılığı ve militarizmi dışlayan bir demokratikleşme şartına bağlıdır. AKP'nin yeni milliyetçi-militarist stratejisi bu ölçütlerle bağdaşmadığı için Başbakan iktidarının ilk yıllarında coşkuyla sarıldığı AB'den ustalıklı biçimde kopmaya çalışıyor.
Zafer sarhoşu
Başbakan, 22 Temmuz seçimlerinden zaferle çıkmanın öforisi içindedir. Seçim zaferini, kendinden menkul üstün bir yeteneğin ürünü sayıyor. Vehmettiği bu üstün yetenekle her zaman aynı sonuçları alabileceğine inanıyor. Oysa, AKP'nin başarısını sağlayan, muhalefet cephesini oluşturan partilerin ulusalcı-militarist bir çizgide izledikleri demokrasi dışı politikalara, halkın duyduğu tepkinin seçim sandıklarındaki yansımasıdır.
Gerçekten, 4,5 yıl içinde, kimi demokratik düzenlemeler yapan ve Türkiye'nin AB üyeliği için mücadele eden AKP'nin karşısına, söylemde de olsa onu aşan daha özgürlükçü bir parti çıkmadı. AKP yöneticilerinin, özellikle de Başbakan'ın bu gerçeği algılayarak daha çok demokrasi için çaba göstermeleri gerekirken, seçim başarısını kişisel becerilerine bağlamaları hem AKP'nin geleceği hem de Türkiye için büyük bir talihsizliktir. Bugünkü uygun konjonktürün sonsuza dek süreceği zehabına kapılarak toplumsal gelişmeyle bağdaşmayan yollara sapmanın riskleri büyüktür. Militarizme ve Türk-İslam sentezine dayanarak psikolojik ve grupsal tatmin yaratan siyasetlerin, yakın tarihimizde, ne gibi hezimetlere yol açtığına ilişkin pek çok örnek vardır.
AKP'nin Türkiye'ye yararlı olması ve parti olarak başarılarının devamı, ancak, Türkiye'de AB üyeliğini amaçlayan, özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, çokkültürlü, hukukun üstünlüğüne bağlı, laik, yerel yönetimlerin özerk ve yerinden yönetildiği, sosyal devlet anlayışına saygılı çağdaş bir demokrasiyi kurup işletebilmeleriyle mümkündür. AKP ve onun sayın lideri grup psikolojisine kapılarak ya da duygusal nedenlerle demokratikleşme hedefinden saptıkları anda Türkiye'ye ve kendi partilerine en büyük kötülüğü yapacaklarını asla unutmamalıdırlar.