AKP-MHP arasında sıkışmak

Türkiye'nin son zamanlarda kendisini ciddi biçimde korkutan bir sürece girdiği, politik yaşamın hızla belli gerginliklere doğru ilerlediği ortada.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Türkiye'nin son zamanlarda kendisini ciddi biçimde korkutan bir sürece girdiği, politik yaşamın hızla belli gerginliklere doğru ilerlediği ortada. Hrant Dink'in öldürülmesi bu oluşumun bir dönemecini ifade ediyor. O katlin arkasında yükselen ve radikalleşmeye başlamış bir milliyetçilik var. Gene son dönemlerde yapılan kamuoyu yoklamaları milliyetçi partilerin oylarında belli bir artış olduğunu gösteriyor. Daha önceki yazımda belirttiğim üzere (Radikal İki, 28 Ocak 2007), toplumda farklı bireylerin-şebekelerin spontane bir biçimde gösterdiği milliyetçi radikal tepkiler çok daha ilginç, önemli ve tehlikeli.
Bu durumda Türk siyaseti belli bir daralmaya doğru sürüklendi demek mümkün; en azından yanlış değil. Daralma dediğimiz şey, bugün için konuşmak gerekirse, siyasetin AKP ile MHP arasında sıkışmasıdır. Daha soyut kavramlarla söylemek gerekirse siyaset ırkçı-milliyetçi bir damarla İslamcı-milliyetçi bir damar arasında cerayan ediyor. Şunu da ekleyebiliriz: Bugünkü iktidar partisi kendisini aynı zamanda demokrat olarak tanımlıyor. Ne var ki, söz konusu demokratlık vurgusuna rağmen 2005 başından bu yana bu zemin hızla terk edildi, o parti de artan dozlarda bir milliyetçi söylemle kendisini bütünleştirdi.
Böyle bir durumda açılım olabilmesi için her iki tercihin de ötesinde kalan yeni bir siyasete ihtiyaç var. Sözü fazla dolaştırmadan söylemek gerekirse, bu siyaset hipotetik olarak sol bir siyaset olmalıdır. Buradaki 'emir kipi' bir temenniden veya ideolojik bir tercihten ziyade gerçek/çi anlamda bir ihtiyaç değerlendirmesine tekabül ediyor. Özgürlükçü, eşitlikçi, dayanışmacı, adını koyarak söyleyelim, demokrat ve evrenselci bir sol! Bugünkü CHP'nin gündelik praksis içinde bunu karşılamadığı, onun da, Türk siyasetinin büyük genetik yapısıyla özdeşleşerek milliyetçi-muhazafakâr bir çizgiye çekildiği ortada. Onun ötesine geçen bir sol gerekli bugün.
Ekonomi, demokrasi ve sol
Tam da bu noktadan başlayarak bu yazının belkemiği olacak bir değerlendirme yapmak gerekiyor: Ekonomik ve demokratik platformlarda tanımlanacak bir siyasetin solla ve demokrasiyle olan ilişkisi nedir ve Türkiye'de hangisi, niçin önemseniyor?
Hiç ayrıntıya girmeksizin söylemek gerekirse, sol öncelikle ve yapısı gereği ekonomik bir kalkış noktasından hareket eder. Eşitlikçiliğinin özünü bu ilke oluşturur. Gene klasik ilkelerinden kardeşlik ve özgürlükçülük ise onun demokratik tabanını meydana getirir. Burada belirttiğim sıralamayı yapan Marx sorunu sadece altyapı-üstyapı ilişkisi içinde açıklamakla kalmıyor, ona kapitalizmin karmaşık mekanizmasından kaynaklanan diğer parametreleri de ekliyordu, kâr maksimizasyonu, artık değer, sömürü gibi. Bugün, köprülerin altından çok suların aktığı bir dönemde ahlaki ve gerçekçi bir şekilde bakıp söyleyeceksek, Marx'ın değindiği durum değişmedi. Sadece biçimsel olarak farklılaştı, karmaşıklaştı. Hatta yenilendi de denebilir. Yoksa ekonomik öncelik bugün de ortadadır.
Ne var ki, daha Bernstein ve kısmen de Kautsky, Marx'ın öngörülerindeki boşluğu göstermişti. Bu teorik bir yanlışlık değildi. Marx önermelerinin pratik düzeydeki doğrulanma imkansızlığıydı. Sömürü doğruydu ama mutlak yoksullaşmaya kapitalizm imkan vermeyecekti. Artık değer bir realiteydi ama serbest oy hakkından vazgeçilmeyecekti. Finans kapital kendi içine doğru çökebilirdi ama uluslararası sermaye dayanışması bunun bir yıkımla bitmesini engelleyecekti. O zaman geriye 'revizyonist' bazı modeller kurmak kalıyordu. Bugün sol denildiğinde burada duruluyor. Bu yörüngedeki en ileri çalışmalar arasında sayılacak yapıtlarda dahi Marksist-Leninist önermelere dönük göndermeler yok. Negri'nin Marx'a, Zizek'in Lenin'e yaptığı üzere, onların metodolojik/zihinsel çözümlemelerinin yeniden üretimi var.
Bu değişikliğin ana nedeni demokrasi algılamasında ve anlayışında ortaya çıkan değişikliktir. Aradan geçen zamanda demokratik yapının, kurumların, zihniyetin onunla en çok özdeşleştiği öne sürülen bir sistemi (kapitalizm) bile iyiden iyiye değiştirebileceği anlaşıldı. Öte yandan, ekonomik-tarihsel dinamiklerin de toplumsal dönüşümü 'kendiliğinden' değiştiremeyeceği ortaya çıktı. Lenin'in büyük katkısı oydu: Bu zor ve zorlayıcı hamleyi gerçekleştirmek için bir partiye, öncü merkezi elitlere, silahlı kalkışmaya 'zorunlulukla' ihtiyaç vardı. Oysa demokrasinin araçları toplumsal dönüşümü zaman içinde, tedrici olarak fakat kalıcı bir biçimde dönüştürebildi. Üstelik, 21. yüzyıl başının algılamasında, demokrasi, bunun da ötesinde mikro alanlara dahi nüfuz eden bir sistem, hayatın her aşamasını kuşatabilecek bir zihniyettir. Kısacası demokrasi bugün ekonomiyi önceliyor demek hiç yanlış değil. Eşitlikçilik demokrasinin bir alt önermesi olabilir; ama bunun tersi aynı ölçüde doğrulanamadı, tarihsel planda.
Buraya kaydedilmesi gereken son bir nokta var: Bu çerçeve acaba liberal demokrasiyle kuşatılabilir mi? Bu soruya verilecek yanıt, hem son çeyrek yüzyılın pratiği hem de ideolojik bir tercih etrafında 'hayır'dır. Önemli bir özü barındırsa bile, eğer eşitlik vurgusuyla bakılırsa, liberal demokrasi bu pratiği gerçekleştirmeye yetmez. Liberal demokrasinin tarihsel öncülleri liberal demokrasinin kendisi tarafından hiçbir dönemde yenilenmedi. Aksine oradaki liberallik, bir sanrısallık (delusion) yarattı. Çünkü, büyük bir hızla demokrasinin üstünü örttü, onu kendi çıkarı, beklentisi doğrultusunda manipüle, hatta dejenere etti. Piyasa bütün sorunları çözmek bir yana yepyeni, çok katmerli sorunlar üretti. Yukarıdaki önerme bu nedenle önemlidir. Şöyle söyleyelim: Piyasa önemlidir ama demokrasi daha önemlidir.
Türkiye'nin küreselleşmeyle imtihanı
Başladığımız yere dönecek olursak, Türkiye'nin bugünkü sorununun, AKP-MHP arasına sıkışmışlık olduğunu, buralarda düğümlendiğini söylemek kabil. Nedeni ikili: 1. Türkiye reel demokratik bir siyaset kuramıyor, 2. Reel demokratik bir siyasal pratik çerçevesi kuramayan Türkiye, buna en yakın olan melez ideolojilerle kendisini özdeşleştiriyor ve oradan yeni sorunlar üretiyor. Biraz açayım.
1950 sonrası Türkiye'deki hakim siyaset, sadece merkezi elite muhalefet anlamında bir demokrasiyle bütünleşmek ve onun kalkınma politikalarıyla desteklenmesi, asgari refahın yaratılması.
Bu kadarıyla yetinen Türkiye, 2000'li yıllarda önemli bir gerçekle yüzyüze geldi: Ekonomik küreselleşme ve finans kapitalin sınır tanımaz akışkanlığı, Türkiye'nin dünyayla entegrasyonunu her zamankinden daha fazla zorladı, bununla da kalmayarak 'değişmesini' gerektirdi. AB süreci olarak bilinen dönem bütünüyle yabancı sermayenin Türkiye'ye gelmesi ve burada efektif olması için gerekli olan hukuksal-yapısal düzenlemelerdir. (Benzeri düzenlemeler, aynı mekanizma içinde, çeşitli dönemlerde farklı ülkelerde gerçekleştirildi.)
Söz konusu durumun bir tepki doğurması doğaldır, fakat, şart değildir, ikincisi bu tepkinin ortaya çıkması halinde de siyaseten benimsenmesi gerekmez. Tepkiyle özdeşleşmek popülist-milliyetçi bir tercihtir ki, Türkiye'de açık milliyetçi siyasetlerle (MHP, örneğin) kapalı milliyetçi siyasetler (CHP, örneğin) bu koşulu kullanmak istedi.
Bu, reel demokratik ideolojinin en geniş paydada tükenmesi halidir. Böyle bir durumda büyük ideolojilerin kapsayıcı dokusunun da önemli erozyonlar yaşadığı düşünülürse geriye melez ideolojilerin tercih edilmesi kalacaktır ki, AKP odur. İçinde her ideolojiden belli bir doz barındıran karmaşık, kitlesel yapı: İslam, popülizm, milliyetçilik ve demokratlık. Bu karmaşık yapının kendi içinde bir asimetrisi var: İslam ve popülizm farklı yan anlamlar üretebilir ve pozitif açılımlar gösterebilir. Fakat aynı şey milliyetçilik ve demokrasi için geçerli değildir. Milliyetçilik daima saklı ve egemen refleks iken, demokratlık diğer bileşenlerin altına çekiliyor.
Sözünü ettiğimiz durum sert ideolojilerle yumuşak ideolojilerin çatışmasıdır. Daha doğrusu sert ideolojilerin yükselmesine karşılık göreli yumuşak ideolojilerin farklı kipler içinde kabul edilmesidir. Bir zorunluluk ödünü ve koalisyonudur: AKP'yi diğerine karşı benimsemek! Son seçimlerde yerleşik partilerin ortadan kalkmasının ve AKP'nin kapsayıcı parti olarak siyasete hakim olması tam manasıyla budur. Ne var ki, bu durum sonuna kadar götürülebilecek bir hal olmadığı gibi özünde yanlıştır ve bir toplumsal yanılsamaya denk gelir. Çünkü, bu durum reel siyaset üretimini engelleyip siyasetin anlık, kendisine dönük bir pragmaya indirgenmesi halidir. Demokrasimsi (quasi-democracy) bir tutumu demokrasi olarak algılamaktır. Üstelik gerçek bir demokrasiye her zamankinden daha fazla gereksinim varken.
Analiz her zaman çözüm üretmeye yetmez. Bugünkü durum da öyledir. Değerlendiriliyor fakat dönüştürülmüyor. Çözüm odakları yok değil, fakat bu olumsuz tablonun onları etkilemeyeceğini ve atalete itmeyeceğini kim söyleyebilir? Demokrasiyi demokrasiyle boğmanın galiba bundan daha ileri bir yolu yok!