AKP sol, CHP sağ olmadı

Türkiye bugününü anlamak için, modern Türkiye tarihini "süreklilik" ya da "kırılma" karşıtlığı içinde değil de, "değişim-dönüşüm süreci anlayışı" içinde okumanın daha anlamlı olduğunu düşünüyorum.
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Türkiye bugününü anlamak için, modern Türkiye tarihini "süreklilik" ya da "kırılma" karşıtlığı içinde değil de, "değişim-dönüşüm süreci anlayışı" içinde okumanın daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda da, tartışma noktamızı "süreklilik içinde otoriter bir yönetim tarihi olarak Türkiye" ve "kırılma noktası olarak 1923'te Cumhuriyetin ilanıyla başlayan bir çağdaşlaşma tarihi olarak Türkiye" karşıtlığı ve kutuplaşması gerisinde bir alanda, "Türkiye'nin değişim ve dönüşüm sürecini nasıl çözümlemeliyiz?" sorusu üzerinde odaklamamız gerektiğini önermek istiyorum. 1923'ten bugüne Türkiye tarihine baktığımız zaman, Türkiye'nin giderek "karmaşıklaşan bir toplumsal yapıya" dönüştüğünü gözlemliyoruz. Üstelik, bir karmaşık toplum olarak Türkiye, giderek küreselleşen dünyanın içinde yaşıyor ve küreselleşeme süreçlerinin etkilerini siyasal, ekonomik, güvenlik, kültürel ve günlük yaşam içinde ciddi olarak hissediyor. Dahası, Türkiye bu dünyanın önemli aktörlerinden biri olma yolunda, en azından dünyanın ne yönde değişeceğine etki edebilecek önemli bir kilit ülke olma potansiyeli taşıyor.
Radikal İki'de 26 Ağustos 2007'de çıkan "Merkez sol ve değişim" adlı yazımda, değişim-dönüşüm süreci içinde Türkiye'nin bugünkü karmaşık yapısını, "1923'ten bugüne yaşanan modernleşme, 1950'den bugüne yaşanan demokratikleşme, 1980'den bugüne yaşanan küreselleşme ve 2000'den bugüne yaşanan Avrupalılaşma süreçlerinin birbirleriyle kesiştikleri tarihsel dönem" olarak görmemiz gerektiğini önermiştim. Ve bu önerime ek olarak da, bugünün Türkiye'sinde siyasetin, bu süreçlere tekabül eden ve "beraber ve birbirleriyle ilişkili hareket eden", "merkez-çevre ekseni", "sağ-sol ekseni", "küresel-ulusal etkileşim ekseni" ve "kimlik-vatandaşlık ekseni" diye adlandıracağımız dört ana eksen etrafında şekillendiğinin altını çizmiştim. Bu anlamda da, Türkiye'nin değişimi ve dönüşümü, siyasi kutuplaşmalar ya da ideolojik karşıtlıklar içinde açıklanamayacak bir süreçtir. Aksine Türkiye yukarıda sıraladığım tarihsel süreçler ve siyasi eksenler etrafında giderek karmaşık bir topluma dönüşen bir toplumsal oluşum olarak görülmeli.
Sağ sol, sol sağ
Bu karmaşıklığın siyasete yarattığı etkilerin başında, son zamanlarda AKP ve CHP deneyimini tartışırken kullanılan ve İdris Küçükömer'in Türkiye'de siyaset ve siyasi alan üzerine yaptığı çalışma ve yorumlarda kullandığı "sağın sol, solun sağ olma" saptaması geliyor. Son yıllar içinde merkez solda yer alma iddiasında olan partilerin, başta CHP ve DSP olmak üzere, zaman içinde giderek sağa ve milliyetçiliğe kaymaları, buna karşın özellikle 2002'den bugüne yaşadığımız AKP deneyiminin de sosyal adaletten demokratikleşmeye sol referanslar içermesi, İdris Küçükömer'in Türkiye'de, sağın sol, solun da sağ gibi hareket ettiği tezinin yeniden canlanmasına yol açtı. Gerçekten de, son dönem CHP ve AKP deneyimi, özellikle de CHP'nin tepkici devlet-milliyetçiliğini aşırı uçlara götüren söylem ve eylemi, bu yolla da tüm demokratikleşme ve sürdürülebilir ekonomik kalkınma alanını AKP'ye bırakması, beraberinde, hem merkez solun boşaltılmasını hem de "solun sağ, sağın sol gibi davranması" görüşünü haklı çıkarttı.
Buraya kadar tamam. Ama bugünün Türkiye'sinin karmaşık toplum yapısını anlamada ve yönetmede bu görüşün çok sınırlı olduğunu da kabul etmeliyiz. Ki bu kabul, sadece akademik olarak değil, siyasi düzeyde merkez sol siyaseti yeniden kurma girişiminin başarılı olması için de çok önemli. İdris Küçükömer'in çözümlemesi, tarihselliği içinde Türkiye'nin modernleşme süreci içinde çok partili demokrasiye geçiş dönemini, 1960-1970 yıllarını da kapsayan bir şekilde yapılıyor. Siyasete de böyle, sadece merkez-çevre ve sağ-sol eksenleri içinde bakan bir çözümleme. Bu anlamda da, ne Türkiye'nin karmaşık topluma dönüşmesinin önemli süreçleri olan küreselleşme ve Avrupallılaşmayı ve bu süreçlerin toplumsal yaşamda yarattığı etkileri inceliyor ne de küresel-ulusal ve kimlik-vatandaşlık eksenlerinde oluşan siyasi çatışma ve rekabet ilişkilerinin çözümlenmesini içeriyor. Bu tabii ki, İdris Küçükömer'in çözümlemesinin sorunu değil, çünkü tarihsel olarak bu dönemlerden önce yapılmış bir çözümleme. Ama, bu çözümlemenin bugünün Türkiye'sinde siyaseti anlama için kullanılması sorunlu. Çünkü küreselleşme ve Avrupalılaşma süreçlerinin Türkiye'ye etkilerini, modernleşme sürecinin, son yıllarda başta Kürt sorunu ve İslami kimliğin yeniden canlanması süreçlerinde gördüğümüz kimlik-vatandaşlık talepleriyle değişen yapısını ve bu taleplerin demokratikleşmeye yansımasını anlamada "sağın sol, solun sağ olması" saptaması, eksik ve sınırlı açıklama gücüne sahip bir saptama.
Merkez sol ve siyaset
Türkiye'nin karmaşıklaşan yapısı içinde, AKP'nin sol olması diye bir şey yok. CHP'nin de sağ olması diye bir şey yok. Ne var o zaman? Genelde İslami kimliğin ve bir merkez sağ parti olarak AKP'nin değişime ayak uyduran, değişimi içselleştirerek Türkiye'nin karmaşıklaşan toplumsal yapısına ve ilişkilerine yaklaşan ve en önemlisi de, toplumsal süreçlerden ders alarak kendisini yenileyebilen bir "toplumsal öğrenme ve değişme kapasitesi" var. Buna karşın, başta CHP, diğer merkez solda yer aldığını söyleyen partilerin, giderek toplumsal öğrenme yoluyla değişme kapasitelerini kaybederek, toplumdan uzaklaşmaları, toplumsal desteklerini kaybetmeleri ve başarısızlıklarına çare olarak da tepkici milliyetçiliği ve devlet-merkezci rejim ve güvenlik ideolojisini görmeleri var.
AKP'nin değişime ve karmaşık toplumsal yapıya uyum sağlama ve toplumsal öğrenme yoluyla değişme kapasitesini, 28 Şubat postmodern darbesi sonucunda, Refah Partisi'nden AKP'nin doğuşu sürecinde görüyoruz. Cumhuriyet mitinglerinin sonucunda AKP'nin milletvekili formasyonunun değişiminde görüyoruz. 367 tartışmaları ve 27 Nisan e-muhtırası sonrası başkanlık sistemi savunuculuğundan vazgeçip parlamenter sistemi güçlendirecek sivil anayasa hazırlığı kararında da görüyoruz. Aynı şekilde küreselleşme ve Avrupalılaşma süreçlerine uyum sağlamada da bu öğrenme yoluyla değişim olgusunu gözlemliyoruz. Bu bağlamda da, Türkiye'nin değişim dönüşüm sürecini en fazla kapsayan ve siyasi stratejisini bu temelde yapan AKP, 2002 genel seçimleri, 2004 yerel seçimleri ve 2007 genel seçimlerinde oylarını artırarak başarılı oluyor. Hatta son seçimlerdeki başarının Güneydoğu'da çok net olması, (bu çok önemli konuda ayrı bir değerlendirme yazısı yazacağım için kısaca burada belirteyim) AKP'yi Kürt sorununa ve bu sorunun çözümüne bakışımızın çok önemli bir aktörü konumuna getiriyor. Bugün AKP deneyimine baktığımız zaman gördüğümüz, sağın sol olması değil, öğrenme ve değişme kapasitesi yüksek bir partinin, Türkiye'yi anlamada ve yönetmede diğer partilere göre elde ettiği başarı.
Buna karşın, merkez sol boşalıyor ve bunun da temel nedeni, başta CHP olmak üzere merkez sol iddiasında ve sol iddiasında olan partilerin Türkiye'yi anlamada, kucaklamada, toplumla bağ kurmada gösterdikleri eksiklik ve bu temelde "toplumsal öğrenme ve değişme kapasitelerinde oluşan eksiklik". Bu nedenle, bu partilerin hiçbirisinin güçlü ve inandırıcı bir toplumu yönetme iddiası oluşamıyor. Hiçbiri seçimlerde birinci parti olma ve tek başına Türkiye'yi yönetme iddiası taşıyamıyor. Bu partiler, ya kendilerini devlete dayıyor, tepkici milliyetçiliğe soyunuyor ve toplumla bağ kurmak yerine devlet diline sahip bürokratik kurumlar gibi hareket ediyorlar ya da marjinal küçük partiler olarak kalıyorlar.
Merkez solu doldururken, (a) Türkiye'nin karmaşık yapısını kavrayan, (b) siyaseti ve siyasi rekabeti şekillendiren merkez-çevre, sağ-sol, küresel-ulusal ve kimlik-vatandaşlık eksenlerinde kendini "iyi, adaletli ve demokratik toplum yönetimi iddiası"yla konumlandıran ve bu temelde de (c) Türkiye'yi küreselleşme, Avrupalılaşma ve modernleşme süreçlerinin etkilerine iyi ve güçlü hazırlayan bir siyaset anlayışına gereksinimiz var. Aynı zamanda, bu anlayış, bir taraftan yoksulluk, işsizlik, emek, hak ve özgürlükler vb. sorunlara yaklaşırken "sosyal adaleti" kendine öncül alarak kendisini diğer partilerden ayrıştırır, diğer taraftan da bugünün modernleşmesinin önemli bir ayağı olan kimlik taleplerini tanıyarak bu taleplere anayasal vatandaşlık temelinde yaklaşır. Bu noktada şu saptamayla merkez sol tartışmamın bu kısmını bitireyim: Ahmet İnsel'in genel olarak sol için doğru olarak önerdiği gibi, merkez solu doldurma girişimi için önemli bir şans, bugünden başlayarak yakın dönemde siyasetin ana gündem maddelerinde biri olan, yeni (sivil) anayasa hazırlığıdır. Anayasa tartışması, merkez sol tartışması için önemli bir tartışma ve çalışma alanı da yaratıyor. Merkez sol-anayasa tartışmasını gelecek yazımda yapacağım.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üniversitesi